Javascriptler devredışı. Web sitemizi kullanabilmeniz için tarayıcınızda Javascriptler etkin olmalıdır!






TEZÂKİR

Anasayfa TEZÂKİR

TEZÂKİR

Kadir Mısıroğlu Tanıdıklarım FUAD ŞEMSİ (İNAN)-II

Evvelce de ifâde etmiş olduğumuz üzere Fuad Şemsi Bey toplumdan kaçmış, evine kapanmış olmakla beraber evi ve bu evdeki hayatı en aktif bir şekilde cemiyet içinde yaşayan bir kimseninkinden farksızdı. Güyâ sokaktan kaçmış fakat sokağı bütün kîl-u kaali ile evine taşımıştı. Bir akşam gazeteciler, başka bir akşam hânende ve sâzendeler bu evi doldurur, onların gelmediği zamanlarda ise, hazret, muhakkak birini bularak tavla oynardı. Ben O’nu ziyâretimde bu gibi insanlarla karşılaşmamak için itinâ etmekteysem de, bu karşılaşma bazen bizzarûre vâkî olurdu. Başta Fuad Şemsi olarak benim tenkid ve târizlerimden rahatsız olanlar da, dindar temâyüllü olmaları dolayısıyla târizlerime cevap bulamaz ve onları kabul etmekle birlikte kendi hayat üsluplarına devam ederlerdi.

Bir akşam orada karşılaştığım hânende ve sâzendelerin gulgûleleri bitip tükenmek bilmeyince sıkıldım ve izin isteyip ayrılmak teşebbüsünde bulundum. Bunun üzerine Fuad Şemsi Bey, bende öteden beri bir kusur bulmak husûsundaki tabiî bir meyil ve arzusuna medâr olacak bir noktayı yakaladığından emin olarak:

“- Bak!” dedi. “Senin bir kusurunu yakaladım. Sen musikîden anlamıyorsun. Güyâ Osmanlı’yı bütün medeniyeti ile kabul edip dâvâ etmektesin. Fakat ne yazık ki; bu medeniyetin en parlak bir unsurunu teşkil eden musikîden hazzetmiyorsun. Çünkü onu bilmiyor ve anlamıyorsun.

O’na dedim ki:

“- Musikîyi bir ilim ve sanat olarak ancak onu icrâ edenler bilir. Benim bilmem gerekmez. Bununla beraber onunla telezzüz etmek bu medeniyete tesâhüb eden herkes için gerekli bir şarttır. Siz burada makamlar üzerine konuşmamış olmamdan dolayı sanki musikîyi medeniyetimizin parlak sâhifelerinden biri olarak kabul etmiyormuşum gibi bir netice çıkarıyorsunuz. Çünkü kendinizi icrâ edilen musikînin âhengine kaptıracak yerde baştan beri beni gözetlemektesiniz. Benimse kalkıp gitmek istememden böyle bir istidlalde bulunmanız yanlıştır. Zirâ bana göre ülkemiz iman ve ahlâk buhrânı itibâriyle bir yangın yerini andırmaktayken böyle nefsânî zevkler peşinde koşmayı sâdece yanlış değil, aynı zamanda vebâli mûcib addetmekteyim.

Siz doksan yaşına merdiven dayamış olduğunuz halde benim yirmi yaşlarımdayken fark ettiğim bir gerçeği ve ondan doğan mesûliyet hissini hâlâ müdrik değilsiniz.” Sözümün burasında ben söyleyeceklerimi bitirmemiş olduğum halde,

“- Sen halt etmişsin. Ben sana kaç defa demedim mi ki bu dâvâ için bir teşkilât mı kuracaksın, ne yapacaksan yap, ben senin en muhâtaralı anlarında bile yanında olacağım. Hatta kaç kere «bir kan dökülecekse ilk dökülecek kan benim olsun» demedim mi?!”

“-Evet” dedim. “Bunu sizden birkaç defa duydum. Lâkin kavlinizle fiiliniz birbirine uymuyor. İslâm dâvâsı adına bir hizmette bulunmak iştiyâkı sizde beni tanıdıktan sonra mı uyanmalıydı. Üstelik bu sözler bir fanteziden ibârettir. Size bu maksadla yapılacak bir iş teklif etsem, kapının önüne çıkmanız bile mümkün değildir. Yine siz söylemediniz mi ki, gökten altın yağıyor deseler kapının önüne çıkıp eteğimi açmak istemem. Size yaşadığım bir vak’ayla Klâsik Türk Musikîsi hakkındaki hissiyatımı ifâde etmek isterim:

Ben İstanbul’a yirmi bir yaşında geldim. Hukuk Fakültesi’nin birinci sınıfında okurken sınıf arkadaşlarımdan birinin tavassutu ile Cerrahpaşa Câmii’nin meşrutasında bir meşk grubuna dâhil oldum. Orada birçok ilâhi ile birlikte klâsik şarkılar da meşkettim. Bir zaman bu meclisin öyle tiryâkisi oldum ki, meşkin icrâ edildiği Cumartesi günlerini iple çekiyordum. Bir taraftan bu meşk meclisine devam ederken bir taraftan da üniversite kantininde İslâm dâvâsını anlatmaktaydım. Bir ara cevaplandırmakta güçlük çektiğim bir sualle karşılaşınca kendi kendime dedim ki:

«Sen zevkan tatmin olmak için bu meşk meclisinde harcadığın zamanı İslâmî bilgiler edinmek maksadıyla harcamış olsaydın belki de lâik sistemin anaforunda imanî bir zaafa sürüklenmiş olan şu arkadaşlarına daha faydalı olurdun. Nasıl ki dinî kâideler ehemmiyetlerine göre farz, vâcib, sünnet, müstehab, ilh. sıralanıyorsa aynen muktesebâtını takviye için yapabileceğin işler de böyle ehemiyet derecelerine göre sıralanmalıdır. Maslahat iktizâsı olarak musikî ile iştigâl etmek dâvâmızın ancak galebesinden sonra bir ehemmiyeti hâiz olabilir. Farz olan cihâdı terk edip bir müstehabla iştigâl etmen yanlıştır.»

Bu düşünceyle meşk meclisini terk ettim ve Fâtih’de Mustafa Sabri Sözeri Hoca’nın aynı gün ve saatteki Arapça derslerine devama başladım.

Bu sözlerimin doğruluğu için size orada meşketmiş olduğum bir şarkıyı bile söyleyebilirim” dedim. Sonra da:

“Bu zevk ü safâ sahn-ı çemenzâre de kalmaz

Bülbül susar, güller solar, hâre de kalmaz”

Şarkısını makamıyla okudum. Başta Fuad Şemsi olmak üzere bütün hânende ve sâzendeler beni alkışladılar. O büyük salonu “yaşa”, “vârol” sesleri doldurdu. Fuad Şemsi, oturduğu koltukta bir dakikaya yakın gözlerini yumup sükût etti. Sonra bana dönerek:

“- Sen yirmi yaşlarındayken bizden daha şuurlu bir müslümanmışsın. Ben sende bir kusur buldum diye sevinirken meğer bu durum bir meziyetin eseriymiş. Ben hayatımda birçok mürşid-i kâmil tanıdım. Hiçbiri beni kendine bend edemedi. Sen karşıma çıkmak için benim ihtiyarlık zamanıma rastlamamalıydın. Ben seni Hidiv Abbas Paşa’nın kasasına hükmederken tanımalıydım.” dedi.

“- Öyle olsaydı ne yapacaktınız?” deyince,

“- Hiç olmazsa seni madden destekler, daha müessir hizmet ifâ etmeni sağlardım.” dedi. O’na dedim ki:

“- Yine yanlış konuştunuz. Hidiv Abbas Paşa’nın kasasına hükmettiğin zamanlar İslâm dâvâsının kara kışıydı. O gün biraz müessir olanlar hatta bu şansı vaad edenler bile hemen hemen hiçbir şey yapmadıkları hâlde dar ağaçlarında sallandırıldılar. Sen cesur ve dik kafalı bir adamsın. Ben de öyleyim. Eğer ben gençliğimi o târihlerde idrâk etmiş olsaydım, ya ortalığa hâkim olan devlet teröründen dehşete kapılıp bir kenara siner veya herhangi bir hareket neticesi îdam edilirdim. Şimdi ise, İslâm için çalışmanın düşman cânibinden karşılığı olsa olsa hapsedilmek olur. Çünkü dâvânın kara kışı bitmiş, baharı başlamıştır. Baharın bazı günleri yaza, bazı günleri ise kışa benzer. Bulunduğumuz zaman ise mânevî oluşlar itibâriyle aynen böyledir. Bu sebeple hâdisâta kader perspektifinden bakanlar geçmişe sâdece ders ve ibret için bakarlar. Onunla değil, içinde bulundukları zamanla meşgul olurlar. Hem kendi vasıfları ve hem de zamanın vasıfları muvâcehesinde neler yapabileceğinin idrâkini ve bu idrâkin gerektirdiğini yapmaya çalışırlar.”

O, aynen İbn’ül Emin Mahmud Kemâl İnal gibi samimi olduğu insanlarla kaba ve hatta küfürbaz bir üslupla konuşurdu.

“- Ulan hergele! Sen ne Allah’ın cezâsısın. Hayatım boyunca güzel ve doğru söz için yaşadım. Şu yaşta bile senin üstüne söz söyleyemiyorum.” dedi.

Böyle bir hâdise de Pembe Köşk’de gazetecilerin toplandığı bir akşamda vâkî oldu. O sırada Turhan Feyzioğlu, üniversite hocası olmasına rağmen siyâsî bir beyânâtta bulunmuş, bundan doğan münâkaşalarla üniversiteden ayrılıp Cumhuriyet Halk Partisi’ne girmişti. Bu partide boş olan Genel Sekreterlik makâmı için Bülend Ecevit’le rekâbet hâlindeydi. Aktüel olan bu mesele konuşurken Fuad Şemsi Bey:

“- Bizim Turhan, Ecevit’i alt edip Genel Sekreter olacak ve kanaatimce memlekete çok hizmet edecek!” demez mi?! Dayanamadım ve O’na dedim ki:

“- Şu yaşa gelmişsin, hâlâ bu Dünyada olup biten işleri doğru değerlendirecek bir dirâyet kazanamamışsın. Düşünmüyorsun ki O, siyâsete atılırken CHP’yi seçiyor. CHP saflarında memlekete ne hizmet olabilir ki O da, burada bir hizmete muvaffak olabilsin. Esâsen memlekete hizmet edebilecek vasıfta biri olsaydı, böyle bir tercihle siyâsete başlamazdı. Kanaatimce O’nun eti kemiği haram gıdadan teşekkül etmiştir. Çünkü insanların amelen doğruları icrâ edebilmelerinde en müessir olan helâl gıdadır.” Meğer benim bu sözüm kehânet gibi bir şeymiş. Fuad Şemsi Bey, Turhan Feyzioğlu’nun “Kör Said” lâkâbıyla mâruf olan avukat babasını çok yakından tanıyormuş.

“- Ulan köpeoğlu! Sen bunu nereden biliyorsun?” dedikten sonra avukat Kör Said’in mesleğinde ne madrabazlıklar yaptığını uzun uzun hikâye etti ve:

“- Kendime kızıyorum. Torunum yerinde bir adamsın, senin üstüne söz söyleyemiyorum.” dedi.

Bir gün tasavvufî bir bahis açılmıştı. Her zaman yaptığı gibi Osman Şems Divânı’ndan ilâhî aşka dâir bir gazel okudu. Bu gazel şuydu:

MÜSEBBA’

1- Var mı bir ser-mest-i işkın çeşm-i giryânım gibi? Kangı dil biryânın olmış kalb-i sûzânım gibi? Dağlar açdın sîneme çâk-i girîbânım gibi; Hâk-rûb etdin yüzüm yerlerde dâmânım gibi. Eyledin her vârımı garât sâmânım gibi; Saklarım sînemde işkın, nûr-i îmânım gibi; Beslerim cismimde derdin, cevher-i cânım gibi.

2- Tâ görelden nûr-i vechin, ey cemâli âftâb, Eşki çeşmim, bezm-i gamde oldı gül-câm-i şerâb. Şerh kıldım zâr sînem şerhalerden bâb-bâb; Dâstân-i işk ile oldum müdevven bir kitâb. Sadr-i dîvân-i mahabbetde, yine pür-iztırâb, Saklarım sînemde işkın nûr-i îmânım gibi; Beslerim cismimde derdin cevher-i cânım gibi.

3- Tutmışım dâmân-i işkın, alma destimden, meded; Urma beste destime dîvânın içre dest-i red, Kim sana peyvestedir destim müselsel, yed-be-yed. Câm-i destin nûş edelden bilmezsin ben nîk ü bed; Âşıkım âşık cemâlin-çün ezelden, tâ-ebed Saklarım sînemde işkın nûr-i îmânım gibi; Beslerim cismimde derdin cevher-i cânım gibi.

4- Husnüne âyîneyim, hayretle medhûş olmışım; Bulmışım sırrımda husnün, lâl ü hâmûş olmışım. Neşve-i gül-bâde-i valsınla ser-hûş olmışım; Düşmişim deryâlara, deryâ-yi pür-cûş olmışım; Hum gibi nazzârede emmâ ki rû-pûş olmışım. Saklarım sînemde işkın nûr-i îmânım gibi; Beslerim cismimde derdin cevher-i cânım gibi.

5- Yandı nâr-i işkıne bunca zemândır cân ü ten; Hâlime ruhm etmedin bir kerre ey dil-dâr, sen. Cismime peykân-i cevrin oldı âhen pîrehen; Sîneme revzenler açdın pây-tâ-ser yâreden. Sen, benim esrârımı fâş eyledin, emmâ ki ben, Saklarım sînemde işkın nûr-i îmânım gibi; Beslerim cismimde derdin cevher-i cânım gibi.

6- Dûd-i âh-i germ-i dilden öyle oldum nâ-tevân, Bir-birinden fark olınmaz oldı hâsıl, cism-ü cân. Nûr-i Tûr-âsâ olub pür-lâle-i âteş-feşân, Ben, bu derd île olursam çeşm-i âlemden nihân, Dâğlar hâk-i mezârımdan olur elbet iyân. Saklarım sînemde işkın nûr-i îmânım gibi; Beslerim cismimde derdin cevher-i cânım gibi.

7- Bezmine mânend-i şem’-i zer-külâh oldum yine; Nâr-i işkınla yanub dûd-i siyâh oldum yine. Ney gibi dil-beste-i feryâd – âh oldum yine; Zerre zerre mahv-i cism ettim tebâh oldum yine. Mâh veş mihrinle Şems-i evc-i mâh oldum yine. Saklarım sînemde işkın nûr-i îmânım gibi; Beslerim cismimde derdin cevher-i cânım gibi.


OSMAN ŞEMS EFENDİ

1- Ey sevgili benim yaş döken gözüm gibi, aşkından yıkılasıya mest olmuş biri daha var mı? Hangi gönül, benim yanan kalbim gibi, senin âteşinle yanıp yakılmıştır. Bağrımda, yakamın yırığı gibi derin dağlar açtın. Yüzümü çör-çöp hâline getirip eteğim gibi yerlerde sürüdün. Daha başka neyim varsa servetim gibi yağmaladın. Senin aşkını îmân nûrum gibi göğsümde saklarım. Derdini de cân cevherimmiş gibi cismimde beslerim.

2- Ey cemâli güneşi andıran güzel, yüzünün nûrını göreli göz yaşım, gam dağıtanların bezminde sunulan gül renkli şerâb kadehine döndü. Ağıt dolu göğsümü yarıklarla bâb bâb (fasl fasl) şerh ettiğinden dolayı âdetâ aşk destâniyle, biçime sokulmuş bir kitâb hâline geldim. Mahabbet dîvânının baş köşesinde yine türlü ıztırablarla senin aşkını îmân nûrum gibi göğsümde saklarım. Derdini de cân cevherimmiş gibi cismimde beslerim.

3- Yed-be-yed: “El-ele, elden ele” demektir ki “İnâbe”ye, “Şeyh’den el almağa” işârettir. Alınan el, silsileli olarak Pîr’e, ondan da yine müteselsil sûrette Hazret-i Ebû-bekr veya Hazret-i Alî eliyle Hazret-i Resûl’e ulaşır; ahdleşmeyi temsil ederek Bey’at-i Rıdvâna misâl olur. Burada Kur’ân-i Kerîm’in Feth sûresinin 10. âyetine işâret vardır. Dilimize her nedense “biat” olarak geçen kelimenin doğrusu “bey’at”tir.

4- Ben, senin husnünün (ilâhî güzelliğinden) aynasıyım. (Güzelliğinin te’sîriyle) hayrete kapılarak dehşete düşmüşümdür. Kendi sırrımda (iç âlemimde) hüsnünü bulmuş, dilsizleşmiş, sessizleşmiş olmuşumdur. Gül renkli şerâbı andıran vusletinin çakırkeyifliğiyle sarhoş düşmüşümdür. Duygu deryâlarına düşerek coşkun deryâya dönmüşümdür. Bununla berâber, dıştan bakılınca üstü örtülü küp hâli almışımdır. Senin aşkını îmân nûrum gibi göğsümde saklarım. Derdini de cân cevherimmiş gibi cismimde beslerim.

5- Cân da, ten de bunca zamândır âşk âteşine yandığı hâlde, ey sevgili bir kerre olsun, hâlime acımadın. Senin cevr oklarının temrenleri vücûdumu demirden zırh gibi sardı. Bir baştan başa göğsümde yaradan ışık delikleri açtın. Sen benim sırlarımı ortaya yaydı ammâ ben senin aşkını îmân nûrum gibi göğsümde saklarım. Derdini de cân cevherimmiş gibi cismimde beslerim.

6- Gönülden çıkan âteşli âhın tütüp duman salması dolayısıyle güçten, kuvvetten düştüm. En sonunda o duman yüzünden cismle cân, biri birinde ayırd edilmez oldu. Ben, Tûr’da görülen nûr gibi âteş saçan lâle ile dolup âlemin artık gözüne görünmez olursam göğsümdeki dağlar, elbette mezârımın toprağından dışa vurup belirir. Senin aşkını îmân nûrum gibi göğsümde saklarım. Derdini de cân cevherimmiş gibi cismimde beslerim.

7- Yine senin bezmine altun külâhlı mum gibi oldum. Yine aşk âteşinle yanıp kap-kara duman kesildim. Yine ney gibi ağıtla, âhla âşık oldum. (Yine ney gibi âha, feryâda gönül bağladım.) Yine cismimi zerre zerre mahve edip ortadan kaldırdım. (Yine seni fânî oldum.) Ay aydınlığını andıran sevginle ay evcine (ay doruğuna) vuran Şems (güneş) oldum. Senin aşkını, ey sevgili, îmân nûrum gibi göğsümde saklarım. Derdini de cân cevherimmiş gibi cismimde beslerim.

Şems (Şâirin mahlası ve güneş karşılığı olarak) tevriyeli kullanılmıştır.

Mest hâlinde okuduğu bu gazeli bitirince O’na dedim ki:

“- Sen bu şiirleri bir fantezi olarak okuyordun. Onların terennüm ettiği bir Dünya ile alâkan yok. Akıl sultası altında yaşıyorsun. Sen bir Emniyet Müdürü olmalıydın. Sağa sola bağırır, çağırır, mâiyetindekileri en küçük kabahati sebebiyle haşlar, enâniyetini tatmin ederdin.”

“- Haksızlık ediyorsun.” dedi. “Ben bu şiirlerin Dünyasına öyle müstağrâkım ki, ölümden korkuyorum da, ölümden sonra mahşere kadar mezarda bu şiirleri okumadan nasıl bekleyebileceğimi havsalama sığdıramıyorum.”

O’na dedim ki:

“- Olanı değil, olması lâzım geleni söylüyorsun. Eğer sen iddia eylediğin vasıfta bir adam olsaydın, tam elli sene helâlin olan hanımına el sürmeden bir çatı altında yaşayamazdın.”

Çünkü O bana bir seferinde demişti ki:

“- Babam bana «evlâdlarından bulasın» diye beddua ettiği için, bu bedduadan korkarak hanıma elimi bile sürmemişimdir. O ise, asil bir kadındır. Meşhur Avni Paşa’nın kızıdır. Sesini çıkarmadan bu güne kadar bu köşkte varlığı belli olmayacak bir sûrete oturmuştur.” Bu söze imâ ettikten sonra Muhiddin-i Arabî’nin Fusûs’ül Hikem isimli eserin kendisinde olup olmadığını sordum. Kalkıp raftan alıp getirdi. Mâlum olduğu üzere Fusûs’ül Hikem’de her peygamberden bir hikmet ele alınıp işlenmektedir. Son bahis ise âhir zaman peygamberine tahsis edilmiş olup O’nun “Bana sizin dünyanızda üç şey sevdirildi: Gözümün nûru namaz, helâlinden kadın ve güzel koku” meâlindeki hadîs-i şerifi ele alınıp tahlil edilmektedir. Bu bahsi O’na okudum. Sükûnetle dinledikten sonra:

“- Bunu bana gençliğimde de okumuşlardı. Hiçbir şey anlamamıştım, yine de anlamadım.” dedi. Bu söz üzerine:

“- Kalp işlenmemiş bir ham toprak gibidir!” dedim. “Onun ilk antrenmanı kadınla, ikinci antrenmanı evlâdla, üçüncü antrenmanı ise üstadladır. Bu merhaleleri yaşamayan bir kalp “muhabbetullah” ile hemhâl olabilecek bir vasıf kazanamaz. Sen, âilenle münâsebetini akılla tanzim ettin. Evlâdınsa olmadı. Muhabbetullaha tâlip olman bir binânın inşâsına çatıdan başlamak gibi mantık dışıdır.” Bunun üzerine:

“- Bir mürşid-i kâmile intisâb etseydim, benim yanlışlarını görüp îkaz etmek husûsunda senin kadar başarılı olamazdı.” dedi.

Birgün Şehzâdebaşı’nda eskiden direkler arası denilen şimdi yerini salas dükkânların aldığı caddenin bir arkasındaki Dâr’ül Elhan sokağına girmiştim. Bu sokağın sonunda “Site Talebe Yurdu” vardı. Site Talebe Yurdu’ndan bir evvel harâbe ahşap bir konak gördüm. Konak âdeta kanatları yolunmuş bir tavus kuşuna benziyordu. İnsan eli uzanmayacak kadar yükseklerde bakiye kalmış oymalı tahta parçalarından, onun bir zamanlar ne mûtenâ ve sanatkârâne yapılmış bir eser olduğu anlaşılıyordu. Lâkin o günkü hâli perişandı. Her odasına fakir ve görgüsüz bir âile yerleşmiş bulunuyordu. Penceredeki demir cumbaların kenarlarına kimi yoğurt kabı, kimi çocuk lâzımlığı gibi çirkin kaplara dikilmiş fesleğen çiçekleri konulmuş, doldurulmuştu. Şimdi beş-on âilenin iskân ettiği bu konağın önünde durup, onun önceki hâlini hayal ettim. Şu binbir çivi yarası ihtivâ eden ahşap sütunların arasından geçerek o eve bir beyefendinin veya hanımefendinin girişini tahayyül ettim. O konak bana o gün millî mâceramızın bir sembolü gibi göründü. Terâveti bozulmadan evvelki hâli saadetli Osmanlı günlerinin, bugünkü hâli ise asâlete sırt çevirmiş zevksiz Cumhûriyet hayat tarzını ifâde etmekteydi.

Bir vesîleyle o konak karşısındaki tahassüslerimi Fuad Şemsi Bey’e anlattım. Beni hayretle dinledikten sonra:

“- Biliyormusun ki, o ev benim kayınpederim Avni Paşa’ya âiddi. Ben oraya içgüveyi olarak girdim. Kapıdan girişlerini tasvir ettiğin beyefendi ve hanımefendi ben ve karımdı. Biz orada tamda senin anlattığın gibi bir hayat geçirdik. Lâkin harâbe bir konağa bakarak imparatorlukla cumhûriyeti böylesine tasvir etmek senden başkasının harcı olamaz!” dedi.

Ölümünden az bir müddet evvel O’na henüz basılmış olan “Osmanoğullarının Dramı” isimli kitabımı vermiştim. İkinci ziyâretimde bu kitabı baştan başa okumuş olduğunu hikâye ettikten sonra:

“- Ulan köpeoğlu! Bu kadar lâkırdıyı nereden bulup çıkartıyorsun?” demişti.


Zaman zaman yaşadığı hâdiselerden nakiller yapardı. Onlardan da kısaca bahsedelim. Bunlardan biri de dübb-i ekber, dübb-i asgar tâbirleri üzerine binâ edilmiş bir hâtıra idi. “Hak” isimli şiir kitabının sonuna “Hâmişler” koymuştu. Kitabı tashih ederken bu hâmişlerden biri ile ilgili olmak üzere O’na sorduğum bir sual üzerine bir izâhatta bulunmuştu ki, ülkemizde din adamlarını itibârsızlaştırmak için icrâ edilmiş olan ihânetlerin anlaşılmasında fevkalâde ehemmiyetlidir. Önce o hâmişi dikkatlerinize arz edeyim:

HÂMİŞ

-1-


1324 inkılâbından sonra îdadîyelere sultanî ismi verilmiş ve muallimlerine 1500 ilâ 2000 kuruş maaş tahsis kılınmıştı. fakat menşe’ ve mes’ûliyetleri aynI olduğu halde ulûm-i diniyye, arabî, fârisî hocalarına 500 ilâ 600 kuruş maaş yeter görülmüştü. maarif nezâreti dosyalarında bu müsâvatsızlığın esbâb-ı-mûcibesini bildiren bir satır ya­zı yoktur. şurası da şâyân-ı-dikkatdir ki; 324’den 335’e kadar yüzlerce muallim terfi’ ve terakki görmüş olduğu halde, bu mağdurlardan bir tanesinin maaşına bir kuruş zam edilmemiştir.

335’de iş başına geldiğim zaman bu ikiliğin sebebini senelerce bu makamda oturmuş meslekdaşlarımdan sormak hemen hemen ilk işlerimden biri olmuşdu.

fakat maalesef aldığım cevap: “hiç farkında olmamışım”, “teamül” gibi sözlerden ibâret kalmıştı.

seleflerimin bundaki maksadı anlamadıklarına inanmak, onlara hakâret olur. benim ise imânıma ve kanaatime taban tabana zıd olan bu cereyânın önüne geçmedikçe iş başında kalmam kaabil değildi.

hâlbuki meş’um mütâreke senelerinde idik. yokluk, düşman orduları gibi her tarafı sarmıştı, hazine perişandı, bazen maaşlar bile verilemiyordu.

bu şerâit altında hiç bir şey yapmak kaabil değil gibi görünüyordu. buna rağmen rabbimin înâyetiyle on senedir devam eden bu utandırıcı zulmün önüne geçerek adetleri 250’yi geçen bu mağdur arkadaşların

maaşlarını şimdilik kaydı ile 900’er kuruşa çıkarmağa muvaffak oldum. elhamdülillah.

fakat bu dâvânın asıl hedefi, maârifimizin, millî terbiyemizin istikametini değiştirmek için sinsice sevk edildiği yoldan çevrilmesiydi.

bunu derhal anladıkları için, yıkdıkları imparatorluğun enkazı karşısında biraz daha gizlenmek mecbûriyetinde kalan ve her fırsatda yanıma sokulmağa çalışan malûm hâin kuvvetleri bundan sonra dâima ya karşımda ya pusuda buldum.

bu dalın kurutulması, daha doğrusu bu temelin yıkılması 324 inkılâbının gizli kalmış umdelerindendir.” 1

Burada görüldüğü üzere o, nesirlerinde ve şiirlerinde büyük harf kullanmazdı. Bunu doğru bulmazdı. Esâsen lâtin alfabesinin en az benim kadar aleyhindeydi. Kitabın tashihini yaparken bu hâmişle ilgili olarak sorduğum suale verdiği cevabı ben “Geçmiş Günü Elerken” isimli eserimin ikinci cildinde okuyuculara şöyle nakletmiştim.

Tevhîd-i Tedrisât Kaanunu’nu tenkid ederken oraya koyduğum bir dipnottaki izahâtı dikkatlerinize arz ediyorum:

“Bu kaanunun adına bakarsanız sanki mektep-medrese ayrılığını ortadan kaldırarak tedrisâtı (öğretimi) birleştirdiğini sanırsanız! Hâlbuki gerçek bu değildir. Tevhid-i Tedrisât Kaanunu ile medreseler ortadan kaldırıp mektepler ibkâ edilmiştir. Demek ki «tevhid» yani birleştirme sözü halkın gözünü boyayan bir aldatmadan ibaretti. Hakikatte bu kaanun ile ülkemizde «tevhidî» tedrisat yani dini ortadan kaldırılmıştır.

Bununla beraber dine ve din adamlarına karşı sinsi bir baltalama hareketinin başlangıç târihi çok eskidir. Önce medreselerden fennî ve dünyevî ilimler kaldırılmış, sonra da medrese mezunlarının emsâllerine kıyasen maaşları asgarîde tutulmuştur. Böylece din adamlarının Dünya’dan habersiz yetişmesi sağlanmak istenmiş, sonra da az maaşla onların ele güne muhtaç hâle getirilmesi ve binnetice

itibarlarını kaybetmeleri te’min olunmak yoluna gidilmiştir. Buna dâir târihâ bir vak’a zikredelim:

1909 Meşrûtiyet İnkılâbı hengâmında bizde ilk ansiklopediyi «Muhit-ul Maârif» ismiyle vücûda getirmiş olan Emrullah Efendi, Maârif Nâzırı iken idâdilerde (liselerde) dinî ilimleri okutan medrese me’zunu hoca efendilerin «beşyüz kuruş» maaş almalarına mukâbil, aynı mekteplerde fennî ilimleri okutan Darülfünûn (Üniversite) mezunu muallimlere «ikibin kuruş» verilmekte idi. Hoca efendiler bu aşikâr haksızlık ve adâletsizliği protesto için Bâyezid’den o zaman Çeınberlitaş’ta bulunan Maârif Nezâreti'ne doğru yürüyüşe geçmişler.

Bu haber Nâzır Emrullah Efendi’ye ulaşınca, endişeye kapılmış ve etrafındaki üst kademe me’mur arkadaşlarına:

«-Şimdi ne yapacağız!. Bu adamlar yerden göğe kadar haklı. Fakat bu, beni aşan bir iş!. Bir kaanun mes’elesi. Allah aşkınıza, şu işe, hoca efendileri incitmeyecek bir çâre bulunuz?» demiş.

Nâzır'in muhataplarından biri olan büyük matematik âlimi ve Nezâret’in o zamanki müsteşârı Sâlih Zeki Bey:

«- Muhterem nâzırım!. Siz bu işi bana bırakın!..» demiş.

Hâlide Edip Adıvar’ın ilk kocası olan Sâlih Zeki Bey, Nezâret’in taş merdivenlerinden, önündeki medhalde toplanmış olan sarıklı, lâtalı topluluğa seslenmiş:

«- Buyrunuz hoca efendiler!. Sizi dinliyorum. Ne istiyorsunuz?!»

Hocalardan biri kalabalığın içinden öne çıkmış ve:

«-Arkadaşlarımız adına irâd-ı kelâma (söz söylemeye) me’zun benim!.» demiş. Bundan sonra Salih Zeki Bey’le bu zât arasındaki konuşma şöyle cereyan etmiştir:

Salih Zeki Bey:

«Pekâlâ!... Buyrun hoca efendi! Sizi dinliyorum!.»

Hoca:

«-Biz idadilerde (liselerde) ulûm-i diniyye (din ilimleri) okutan hocalarız. Bize menşelerimize itibâr olunarak beşyüz kuruş maaş veriyorsunuz. Hâlbuki bizden sonra aynı sınıflara girip ulûm-i fenniye okutan arkadaşlarımıza ikibin kuruş maaş veriyorsunuz. Bizim okuttuğumuz ulûm-i diniyye (din ilimleri) acaba Darülfünûn (Üniversite) mezunu arkadaşlarımızın okut­tukları fen dersleri kadar ehemmiyetli kabul olunmuyor mu ki;bu farka vücûd veriyorsunuz!. Bu aşikâr bir haksızlıktır. Bunu protesto ediyor ve bizim maaşlarımızın da iki bin kuruşa çıkarılmasını talep ediyoruz!..» demiş.

Salih Zeki Bey:

«-Estağfirullah!. ulûm-i diniyyenin ulum-i fenniye kadar ehemmiyetli olmadığını söylemeyi hiç bir müslümanın vicdanı kabul etmez!. Ancak, belki sizler Darülfünûn mezunu arkadaşlarımız kadar iyi yetişmemişsinizdir! Bu farka belki bu sebepten dolayı vücûd verilmiştir!»

Hoca efendi:

«-Ne münâsebet!. Bunu asla kabul edemeyiz!.. Bizler, medreseyi aliyyülâlâ (en yüksek) derece ile bitirmiş, mesleğinde mütehassıs insanlarız!.»

Salih Zeki Bey:

«-Muhterem Hoca Efendi! İzin verir misiniz, size bir sual sorabilir miyim?!»

Hoca Efendi:

«- Hay, hay!. Buyrun, sorun!..»

Salih Zeki Bey:
«- Dübb-i ekber nedir, dübb-i asgar nedir?!»

Hoca Efendi pek tabii olarak Arapça biliyordu. Dübbe-i ekberin «Büyük Ayı» dübbe-i asgarin da «Küçük Ayı» demek olduğu anladı. Ama bu neyin nesiydi. Hoca medresede astronomi okumadığı için bunların Gök’te bir gurup yıldızın adı olduğunu bilemedi. Kekeledi. Arkadaşlarından da bir bilen çıkmadı. Bunun üzerine Salih Zeki Bey:
«-Ya gördünüz mü?!. Şimdi o Darülfünûn mezunu muallimlerden birini çağırıp sorsam bunun cevabını bülbül gibi verir!.» dedi.

Hoca efendi, arkadaşlarına dönerek:
«- Arkadaşlar!. Bu efendi haklıdır. Biz iyi yetişmemişiz. Haydin, gidiyoruz..» Böylece sâkin bir şekilde dağıldılar. Salih Zeki Bey, Nâzır Emrullah Efendi’nin yanına dönünce olup bitenleri kendisine hikâye etti. Nâzır da kendisine teşekkür etti.

Bunun üzerine Salih Zeki Bey, Emrullah Efendi’ye dedi ki:
«-Muhterem Nâzırım!.. Şimdi benim de sizden bir ricam var?!»

Emrullah Efendi:
«-Buyur, söyle!..» dedi.

Salih Zeki Bey dedi ki:
«-Olur ki; bir başka zamanda ikibin kuruş maaş alan ulûm-i fennîye muallimleri de maaşlarının artırılması talebiyle yürüyüşe kalkışırlar, sizden ricâ ederim, bendenizi onların karşılarına çıkartmayın!.»

Emrullah Efendi, hayretle sordu:
«-Peki ama niçin? Siz bu kadar haklı taleplerle gelmiş olan şu hoca efen­dileri bu kadar mâhirâne bir sûrette idâre edip sessizce geriye gönderebildikten sonra, böyle haksız bir taleple gelebilecek olanlardan niçin çekiniyorsunuz?!»

Salih Zeki Bey, cevaben dedi ki;
«-Muhterem nâzırım! Bu hoca efendiler edepli insanlardır. Kendilerine -üstelik- okumamış oldukları bir ilimden, küçük bir mes’ele sordum. Bi­lemeyince mahcub oldular. Sâkin bir sûrette dağıldılar. Muallimlerde o edebi bulamayız. Bir kere kendilerine sual sordurmazlar. Farz-ı muhal sorsak ve onlar da cevaba muktedir olamasalar, işi tezvirâta boğar ve kolay kolay dağılmazlar!.»

Acaba bu vak’adan almamız gereken dersi anladık mı?!.»”2
O’nun karakterini göstermesi bakımından Mâhir İz Bey’den henüz kendisini tanımadan dinlediğim bir vak’ayı da burada nakletmek isterim. Mâhir İz, sonradan bunu “Yılların İzi” isimli hâtırâtında şöyle nakletmiş bulunmaktadır:

“Fuad Şemsi Bey’in Sâtı Bey zamanında Dârülmuallimîn İkinci Müdîri, Dârüşşafaka Müdîri ve Maârif Nezâreti Tedrisât-ı İbtidâiye ve Tâliye Müdîrlikleri’nde bulunduğu devreye âid bâzı menâkıbını işitmiştim; pek kuvvetli bir idâreci olduğunu anlatmışlardı. Çok dü­rüst, karaktere ehemmiyet veren, ilmi daha sonraya bırakan, firâsetli ve ileri görüşlü, çok asabî, «ene»sine bağlı, mümtaz bir fıtrattı. Paşabahçe’de, İstinye’de, Bebek’de, Şişli’de, Emirgân’da otuz sene sohbetinde bulundum. Demir gibi olan karakterini çok sevdim ve bağlandım. Kanaatine ve görüşlerine uymayan hususlarda en eski dostunu fedâ edebilirdi. Ondan dolayı devamlı dostu yoktu. Fikirlerinden fedakârlık etmezdi. Usûle ve nizâma uymayan mâfevkini de dinlemediği için devlet hizmeti yapamadı.

Dârüşşafaka’da Müdîr iken mektebi ziyârete gelen Maârif Nâzırı Dr. Nâzım Bey ve Nezâret Müsteşârı beraberindeki heyetle doğru mutfağa gitmişler; bunu gören kapıcı heyecan ile Nâzır Bey’in geldiğini kendisine duyurmak için koşmuş ve bu gayretinden herkes gibi Müdîr Fuad Şemsi Bey’in de memnun kalacağını zannetmişti. Odaya girip keyfiyeti bildirince Fuad Şemsi Bey pürhiddet kapıcıya vazifesinin nerede olduğunu ve vazifesi başından ayrılarak oraya kimin emri ile geldiğini sormuş. Kapıcı şaşırmış, «Yıkıl, vazifenin başına git» diye adamı azarlamış. Bir müddet sonra Başmuâvin işi haber aldığı için gelip haber vermiş, ona da odasında gidip oturmasını söylemiş. Mektebi gezip dolaşan Nâzır Bey nihayet Müdîr Odası’na girmiş ve bu sûretle müdîrin şahsiyeti de Nâzır ile gelenlerden bilmeyenler tarafından anlaşılmıştır.”3

Mâhir İz Bey, O’nun hakkında böyle “otuz sene berâber olduğunu” söylemesine ve hatta adı geçen eserinde:

“Ben fikren bana bu kadar yakın kimseye rast gelmedim. O konuşurken kendimden geçerdim; ben konuşuyorum.”4 demiş bulunmasına râğmen ben O’nunla Fuad Şemsi Bey’in ikâmetgâhı olan Pembe Köşk’de birkere bile karşılaşmadım. Gâliba bu sıralarda Fuad Şemsi Bey’le araları açılmıştı. Bahsettiği beraberlik Fuad Şemsi Bey’in İstinye’deki yalısında ikâmet etmekte olduğu zamana âid olmalıdır. Fuad Şemsi Bey, Mâhir İz Bey’in adı anıldıkça bundan memnun olmadığını gösteriyordu.

Birgün bana sordu:

“- Mâhir’le senin aranda bir münâkaşa geçmiş. Bunun aslı nedir?” Anlatmak istemedimse de ısrar edince geçmişi ve geleceği ile Hilâfet isimli eserimde bir nebze temâs ettiğim üzere 5, saltanatın islâmî olup olmadığı, Mehmed Âkif’in bazı mısraları üzerindeki tenkidlerime dâir hâtırâmı naklederek işin içinden sıyrılmak istedim.

Fakat O, bir şeyler duymuş olmalıydı ki:

“- Hayır, hayır! Yeni, yeni bir münâkaşa olmuş.” dedi. Bunun üzerine O’na Mâhir İz Bey’in o sırada yayınlanmış olan tasavvuf isimli kitabını kendisinde olup olmadığını sordum.

“- Var. Bana imzalayıp gönderdi.” dedi ve kalkıp raftan bu kitabı alarak bana uzattı.

Mâhir İz Bey’in bu kitabı talebelerinden Mustafa Uzun ve birkaç arkadaşı tarafından tesis edilen “Rahle” isimli yayınevinin ilk kitabı olarak basılmıştı. Mustafa Uzun, benden bu kitap için yayınevi adına bir takdim yazısı talep etmişti. Ele aldığım kitapta o takdimi başından sonuna kadar okudum. O takdim aynen şudur:

“Bütün cihâna karşı nev’i şahsına münhasır bir dünya görüşü olan İslâm’ı temsil ile, maddî ve mânevî yapısı itibâriyle büyük ve azametli imparatorluklar kurmuş bulunan milletimiz, ikiyüz yılı aşan çeşitli ihmâl ve ihânetlerle, bu kudret ve şahsiyetli mevkiinden âdeta tard edilerek, kendi ırkî ve millî şahsiyet ve hatta istidâdından şüphe eder hale getirilmiştir.

Bu şüphenin âmili, fiilî sahada, Avrupa’nın ortaya koyduğu sanâyi inkılâbına zamanında ve gereği şekilde ayak uyduramamanın neticesi olan mütevalî mağlûbiyetlerimiz, fikrî sahada ise, ustaca telkin ve takdim edilmiş bulunan menfî fikir ve edebiyat mahsulleridir. Bunlar o derece müessir olmuşlardır ki; Müslüman Türk Milleti’nin içine düştüğü maddî ve mânevî buhran, nesilden nesile katmerleşerek, millî şahsiyet ve müesseselerden uzaklaşmayı, diğer bir tâbirle «kendinden kaçma»yı, bu buhranın izâlesi için tabiî ve zarurî zannettirmiştir.

Bir gün gelmiştir ki, bu zanla zihnî muhtevâları sakatlandırılmış bulunan vatan çocukları, idâreci zümre içindeki ekseriyeti teşkil edecek kadar çoğalmıştır.

Bunların elinde, şahsiyetsiz bir Batı taklîdçiliği ile ikiyüz senesi harcanan ve buna mukabil de hiçbir derdine devâ bulunamayan milletimiz, artık, yakın târihimizi dolduran bütün davranışların ciddî bir muhâsebesini yaparak, aslî şahsiyet ve fikriyâtına dönüş mevsimine gelmiş bulunmaktadır.

Böyle bir târihî devreyi idrâk eden milletimizin, kendisini tekrar büyük ve kudretli kılacak yolu tâyin ve tesbit edebilmesi, varlığının ana unsuru olan din ve târih kültürüne âid ciddî eserlerle takviye edilmesine bağlıdır.

Bu ana görüşü rehber ittihaz eden yayınevimiz, «Türk»ün «İslâm» ile en mükemmel muhtevâya ulaşan şahsiyet ve kudretini yeniden ortaya koyabilmesini temin edecek kuvvette, rehber eserler yayınlayacaktır.

Bu eserleri, zengin ve değerli muhtevaları kadar, en iyi şekil şartları ile de takdim etmeyi gâye edinen yayınevimiz, ilim ve fikir hayatımızın an’anevî vâsıtalarından biri olan «RAHLE» yi unvan olarak bilhassa almıştır.

Türkiye’nin aslî mecra’ına dönüşünü temin meselesinde çok önemli bir mevkii olan Yüksek İslâm Enstitüsü’nün değerli hocalarından MAHİR İZ Bey’in, şekil ve muhtevâ itibâriyle en mükemmel bir sûrette takdim edilen bu kıymetli eserini «RAHLE»mize yerleştirmekle, yayın hayatımıza başlamayı, uygun görmüş bulunuyoruz. Çünkü İslâm’ın mü'minleri vecde gark ederek, büyük şahlanışlara sevk eden metafizik derinliği, İslâm tasavvufunun engin muhtevâsında saklıdır. Onun böylesine salâhiyetli bir kalemle tesbit ve teşhisi, içinde bulunduğumuz içtimaî buhranların irâdeye tutukluk veren hercümercini aşmak için şarttır. Bu itibârla yayınevimiz bu ilk eseriyle, hâdiselerin akla dönük katı neticeleri yerine his ve gönle dönük hikmetlerine nazar imkânını veren tasavvufî vecd ve istiğrâkı, Türk milletinin silkinişinde ilk merhale kabul etmektedir. O vecd ve istiğrâkın coşkun heyecanını yaşayarak, müstakbel Türkiye’yi yeniden «Rab»bin ulvî irâdesine tâbî kılmaya azmedecek îman gençliğine selâm olsun! 6

RAHLE YAYINEVİ”

Beni sükûnetle dinleyen Fuad Şemsi Bey:

“- Mâhir Bey böyle bir şey yazamaz. Ben bu eseri okumadım fakat ezbere söyleyebilirim ki, senin bu takdimin o kitaptan daha değerlidir. Buna ne diye muhâlefet etmiş.” dedi ve biraz durakladıktan sonra:

“- Kıskanmıştır.” sözünü ilâve etti.

“- Hayır” dedim. “Kıskanmış değil, korkmuş. «Biz devlet memuruyuz. Bu yazı siyâsî olmuş» diyerek itirâz etmiş ve bunu derc eden gençleri azarlamıştır. Demek ki; sebep kıskançlık değil korkaklıktır. Tabiî ben bunu duymamazlıktan gelmedim. O’na benim 1970 Yılı Ocak ayı başında Millî Türk Talebe Birliği’nde verdiğim, sonradan Eskişehir’de yedi sene hapis cezâsına çarptırılmama sebep olan konferansın bandını dinletmişler. İlk karşılaştığımda bundan bahsederek:

“- Sen galiba delisin. Biz adamı münakaşa götürmez bir askerliği var diyorduk. Sen onu da çürüğe çıkarmışsın.” deyince:

“- Hayır. Ben sadece korkmadan O’nun hakkındaki gerçekleri söyledim. Senin gibi eserine yazılan bir takrizden «siyâsî olmuş» diyerek endişeye kapılan korkaklardan değilim.” karşılığını verince O, benden yaşlı olmasından istifâde ederek nasihat yollu da olsa bana karşı takdir yerine tekdir ifâde eden sözler söyledi ve cevâbını aldı.” karşılığını verdim. Fuad Şemsi, Mâhir Bey’e tevcih ettiğim tenkidlerden fevkalâde memnun olarak hakkımda takdirkâr sözler söyledi. Bundan dolayı anladım ki Mâhir Bey hakkında artık pek müsbet düşünmemektedir.

Fuad Şemsi Bey’in anlattığına nazaran Hidiv Abbas Paşa’nın iki inşaatında yanlışlık yapılmıştır. Bunlardan biri bugün Kanlıca sırtlarında kâin olup Belediye’ye devredilmiş bulunan Hidiv Kasrı’dır. Abbas Paşa, orada kendine bir köşk yaptırmak isteyince bunu bir Fransız mimara havâle etmiş, yapılırken gidip görmek ihtiyâcını hissetmediğinden kasır bittikten sonra burasının tam bir şapel (küçük kilise) olarak inşâ edildiğini görünce orada bir gün dahi ikamet etmemiş ve onu İstanbul Belediyesi’ne hîbe etmiştir. Bu kasrın meşhur olan bir kulesi vardır ki; bu tam bir çan kulesidir. İnşâ tarzı da tamâmen Fransız kilisesi tarzındadır.

İkinci yanlışlık Dalaman Çiftliği’nde yapılmıştır. Onu da bir İngiliz firmasına inşâ ettirmiştir. Lâkin Mısır’da da Dalaman Çiftliği adında bir çiftliği daha varmış. Siparişi oraya verdiği hâlde yanlışlıkla Türkiye’deki Dalaman Çiftliği’ne tatbîk olunmuş. Türkiye’deki Dalaman Çiftliği’nden tren geçmediği hâlde oraya bir tren istasyonu ve bir bilet gişesi inşâ edilmiş imiş. Halbûki içinden tren geçen çiftlik Mısır’daki Dalaman Çiftliği imiş. Bunları anlatan Fuad Şemsi, Abbas Paşa’nın İstanbul’daki emlâkinin çokluğunu ve birçoklarından haberi bile olmadığını söylerdi. Meselâ bu gün İstanbul’daki Gürün Han denilen hanın o zamanki adı “Katırcıoğlu İşhanı” idi. Sonradan satılmış ve ismi değiştirilmiştir. Hidiv Abbas Paşa, son derecede cömert biriymiş. Her yardım talep edene istediğini verirmiş, Fuad Şemsi Bey, O’nun kasasına bakarken O’na da aynı şekilde hareket etmesinin emretmiş imiş.

Abbas Paşa’nın erkek evlâdı yoktu. Kızı Emine Katırcıoğlu da babasının yolundan giderek hayır hasenât işinde meczub sayılacak derecede fedakârlık gösteren biriymiş. Fuad Şemsi’nin anlattığına göre Emine Katırcıoğlu onca zenginliğine rağmen sıradan bir insan gibi giyinir, erzak ve ilâç doldurduğu külüstür bir arabayla her Allah’ın günü vazîfeye giden bir memur gibi evinden çıkıp bir gecekondu mıntıkasına gidermiş. Fukâra âileleri ziyâret eder, çocukların sümüklerini siler, hastalara ilâç dağıtır, iğne yapar, arabasıyla getirdiği erzâkı bir eve bırakarak geri dönermiş. Benim Fuad Şemsi Bey’i ziyârete gittiğim günlerde O’nun yegâne meşgalesi bu imiş. Hayatının sonuna kadar da böyle devam etmiştir. Filozof Rıza Tevfik, Türkiye’ye döndükten sonra O’nun “Serâb-ı Ömrüm” isimli kitabı Prenses Emine Katırcıoğlu’nun parasıyla basılmış ve bundan dolayı Filozof, bu eserin önsözünde kendisine teşekkür etmiştir. Aynı şekilde Fuad Şemsi Bey’in “Hak” isimli şiir kitabı da O’nun parasıyla basılmıştır. Fuad Şemsi Bey, gerek Abbas Paşa’nın, gerekse kızının sehâvetinden bahsederek Pembe Köşk’ün arkasındaki bir arsayı Mâhir İz Bey’e hiç kimseye sormadan hediye ettiğini ve bunu öğrenince onlardan hiçbir târize muhatab olmadığını söylerdi. Ne yazık ki; bu kadar servet içinde yüzmüş, Hidiv’in parası da olsa dilediğine dilediği miktarda teberruda bulunmuş olan Fuad Şemsi Bey’in bugün bir mezar taşı bile yoktur. Çünkü vefâtından sonra yüzlerini bile görmediği uzak akrabaları terekesine el koyarak bıraktığı her şeyi haraç mezat sattırmışlardır. Zengin kütüphânesi ve hat koleksiyonu Şevket Rado mârifetiyle Yapı Kredi’ye gitmiş, ressam Ali Rıza Bey’in yüze yakın sulu boya resmi ise Kemâl Erhan tarafında satın alınmıştır.

Fuad Şemsi Bey, yegâne eseri olan Hak kitabını avukat Hamdi Çağıl’ın yazıhânesinde depo etmişti. Zirâ eser çıktığında ben Eskişehir’de hapisteydim. O’nun vefâtından sonra avukat Hamdi Çağıl’a:

“- Merhûmun şu eserini ver de satalım, O’na bir mezar yaptıralım.” dedim.

“- Onlar çoktan yerini buldu.” karşılığını verdi. Nasıl bulmuşsa hiç kimsenin bu eserden haberi olduğunu sanmıyorum. Demek ki, boşuna eskiler “Nasîbuke yusîbuke” yâni “Nasîb olursa isâbet olur” dememişlerdir!.. Adamcağız unutulmamak, hatırlanmak için bir şiir kitabı telif etmiş, onunla da bu emeli maalesef gerçekleşmemiştir! Rahmetullâhi aleyh!..



DİPNOTLAR

1-Bkz. Fuad Şemsi İnan – Hak, İstanbul 1971, sh.291 vd.
2-Bkz. Kadir Mısıroğlu – Geçmiş Günü Elerken, C.II, İstanbul 1995, sh.16 vd.
3-Mâhir İz – A.g.e. sh.237
4-Bkz. Kadir Mısıroğlu – Geçmişi ve Geleceği ile Hilâfet, İstanbul 2011

Asset 8 Asset 8 Asset 8 Asset 8 Asset 8