İçeride yeni yasama döneminin başlamasıyla birlikte belli bir hareketlilik yaşanıyor. "Yeni anayasa", sürecin ilk gündem maddesini oluşturuyor. Farklı kesimler, beklentileri oranında bu sürece katkı vermenin peşinde. Bir nokta kesin; toplum, kendisine metazori giydirilen elbisenin içinde daha fazla nefesini tutarak yaşamak istemiyor ve aidiyetleriyle arasına konan sun'î engelleri ortadan kaldıracağına inandığı girişimleri destekliyor. Bütün mesele bu yeni sürecin doğru yönetilmesinde.
Biz meselenin bizim durduğumuz noktadan arz ettiği görüntü üzerinde duralım: Yurtdışında, İslam dünyasının en prestijli üniversitelerinde tahsil görmüş ve buralardan iyi derecelerle mezun olmuş azımsanamayacak sayıda genç insan var. Açık yüreklilikle söyleyelim, bu gençlerin –tamamı olmasa da– tamamına yakını oralarda edindikleri müktesebatın hakkını ver-e-medi. Binlerle ifade edilecek sayıda genç beyin, Malezya'da, Pakistan'da, Mısır'da, Suud'da, Suriye'de.. 5-6 sene eğitim gördükten sonra oralarda geçirdiği dönemde elde ettiği birikimi buraya taşıyıp buradaki ilmî hayata belli bir katkı sağlayacağına, başka alanlara yöneldi.
Elbette buraya geldiklerinde onları, belli pozisyonlara "buyur" edecek bir yapı ve anlayış yoktu; bu bir gerçek. Ama onlar da bu durumun düzelmesi için kayda değir bir çaba sarf etmediler. Kendi inisiyatif alanlarını oluşturmak, örgütlü ve etkin biçimde mücadele etmek, direnmek yerine –tabir yerindeyse– sıkıntıyı görünce çabucak pes ettiler, kabuklarına çekilmeyi seçtiler.
O potansiyel öylece heba olup gitti. Şimdi İslamî ilimlere gözle görülür bir yöneliş var elhamdülillah. Bir yandan ilahiyat fakülteleri bağlamında güzel gelişmeler olurken, bir yandan da İslamî ilimleri klasik tarzda öğrenmek isteyenlere hizmet veren oluşumlara her geçen gün bir yenisi ekleniyor.
Bu iki yapının birbirine vereceği çok şey olduğu kesin. Batı'daki pek çok üniversitede öğrencinin müktesebatı transkript üzerinden değerlendiriliyor ve nereden mezun olduğuna, diplomasının üstünde hangi kurumun kaşesinin bulunduğuna bakılmıyor. Öğrenci, girmek istediği fakültenin müfredatına uygun dersleri almışsa "denklik" gibi bir problem yaşamadan – gerekirse ciddi bir sınava da tabi tutularak– istediği bölüme kayıt yaptırabiliyor.
Bu imkân ülkemizde de pekâlâ sağlanabilir. Böylece bir yandan ilahiyat fakültelerinde aşikâr biçimde yaşanan "klasiğe nüfuz" problemi ortadan kalkar, diğer yandan da klasik eğitim almış öğrenciler, birikimlerini fakülte ortamına taşıma imkânı bulur. Öyle görünüyor ki, tek engel "tevhid-i tedrisat" anlayışı. Aşılırsa İslamî ilimler alanında belli bir sıçrama yaşanabilir…
Bu meseleyi niçin önemsiyoruz?
İlim her şeyin başıdır. Müslümanlar için İslamî ilimler ise iki kat önemlidir. Zira milletçe öz değerlerimiz konusunda yaşadığımız karmaşa ve savrulma, İslamî ilimler konusunda gerçekten ehil insanlardan mahrum olmaklığımızdan kaynaklanıyor. Bu boşluğun kemiyet ve keyfiyet planında yeterli ölçüde dolması, milletimizin aidiyetleriyle gerektiği gibi buluşmasının da önünü açacaktır.
• • •
KCK tutuklamaları arttıkça PKK'nın saldırıları da artıyor. Gelişmeler, KCK'nın PKK'yı da içeren bir üst yapı olduğunu, BDP; PKK ve KCK'nın karmaşık bir denklem içinde birbirine geçmiş yapılar halinde varlığını sürdürdüğünü ortaya koydu. Kürt halkının ve aydınlarının bu süreçte yapacağı tercih hayati önem taşıyor. Şu bir gerçek: Bu ülkede Kürtlerin yaşadığı problemlerle "Zenci Türkler"in yaşadığı problemler arasında çarpıcı benzerlikler var! "Derin sistem", benimsediği temel değerlerle çatışma potansiyeli taşıyan hiçbir oluşuma hayat hakkı tanımıyor. Dolayısıyla problem, bu ülkenin, alanı "başkaları"yla paylaşmaya tahammül edemeyen "Beyaz Türkleri"dir. Kürt aydınları Kürt halkının Türk halkının maruz bırakıldığı türden bir "modernleştirme" hareketinin dizayn edicileri olurlarsa, çok geçmez, iki nesil sonra genlerinde Müslümanlık kodu taşıyan Kürt halkından sorgulayıcı tepkiler görmeye başlarlar! Yani "derin sistem"den kaynaklanan arızalar başka arızaları tevlit etmemeli:
Doğru teşhis tedavinin ilk adımıdır…
• • •
Bir önceki sayıda, "Arap baharı" olarak isimlendirilen süreçte henüz sona gelinmediğini ifade etmiş ve bu sürecin "Ümmet'in gerçek kimlik kodlarıyla buluşmasına vesile olması" temennimizi dile getirmiştik. Doğrusu o günden bu yana gönül rahatlığıyla onaylayabileceğimiz bir netliğin ortaya çıktığını söylemek kolay değil. Libya'da Kaddafi –Sirte'ye tıkılmış olsa da– direniyor. Tunus ve Mısır'da yeni yönetimlerin ne tür formlarda şekilleneceği ve hangi muhtevaları yansıtacağı hala soru işareti olarak varlığını koruyor.
Suriye'de ise durum tam manasıyla bıçak sırtı. Nusayri Esed ve yandaşları Suriye halkına kan kusturmaya devam ediyor. Medya organları, Şii Hizbullah milislerinin Sünni halkın nasıl katliama tabi tutulacağı konusunda Nusayri kardeşlerine uygulamalı eğitim verdiğini söylüyor. Birleşmiş Milletler zemininde Rusya ve Çin'in desteğini arkasına almış olan Nusayri Suriye yönetimi, İran'ın dolaysız katkısıyla şehirleri mahalleleri tank ateşiyle dövmeye devam ediyor. Bu yolla halkın sesini bastırabileceğini düşünen Esed ve yandaşları fena halde yanıldıklarını çok geçmeden görecek.
Suriye, Mısır'a, Tunus'a ya da Libya'ya benzemiyor. Oradaki olayların encamı bölge dengelerini alt-üst edecek ve yeni dengelerin oluşmasına zemin hazırlayacak. Mesele birkaç milyonu geçmeyen bir nüfusa dayanan Nusayrilerin hegemonyasının kırılması değil, İran'ın bölgedeki etki alanının geriletilmesi meselesidir.
Bu cümleyi "İran'a karşı emperyalistlerin yanında yer almak" olarak okumaya meyyal zihinler öncelikle şu sorunun cevabını düşünmeli: Niçin Bahreyn ve Yemen'deki ayaklanmalar "iyi"dir de Suriye'deki ayaklanma "kötü"dür?..
Bütün bunların ötesinde daha temel bir problem var ve aktüel gelişmelerin ayartıcı etkisi onu görmemizi çoğu zaman engelliyor: İslam dünyasının temel meselesi, kendi sahici zemini üzerinde var olma iradesine sahip olup olmadığı değil, bunu mümkün kılacak donanıma sahip olup olmadığı meselesidir. Modern dünyanın karmaşık sistemler ve ilişkiler dengesine alternatif oluşturmak, temel zihnî süreçlerden kurumlara ve günlük hayatın pratiklerine kadar İslam'ı varoluşun bütün alanlarını ihata eden genişliği içinde algılamak ve pratize etmek sanıldığından daha ciddi bir donanım ve performans gerektirir.
Bu terazi bu sıkleti çeker mi?
• • •
ABD'de "Wall Street'i işgal et" sloganıyla zuhur edip kısa bir zaman içinde Kanada'ya ve Avrupa'ya yayılan sivil protest hareketin, "Kapitalizmin sonu" tarzı nahif ve romantik değerlendirmelere konu edilemeyeceğini düşünüyoruz. Modernitenin Postmoderniteye evrilişi sürecinde Kapitalizmin kendisini yenileme seanslarıdır bunlar. Sokakları işgal eden, parkları mekân tutan kitleler Kapitalizmin mümkün kıldığı modern hayatın temel kodlarına itiraz etmiyor; pastadan alması gereken payın aldığından daha fazla olduğunu anlatmaya çalışıyor. "Postkapitalizm" diyebileceğimiz bu süreçle ne Komünizm geri gelir, ne de Kapitalizm çöker…
Görelim Mevla neyler…