1- Fâtihatü'l-Ulûm
2- Gerekçeli Meal'in Gerekçesiz İddiaları
3- Manası ve Hakikati Arasında İslam Düşüncesi
4- el-Muhaddisü’l-ekber Şeyhu şuyûhi’ş-Şâm eş-Şeyh Muhammed Bedreddin el-Hasenî ve Eseru mecâlisihi fi’l-müctemeı’d-Dımaşkî
1. Kitap Tanıtımı: Abdülkadir Yılmaz
Fâtihatü'l-Ulûm
Ebu Hâmid el-Gazzali
el-Matbaatü'l-Hüseyniyye - Mısır, 1322/1904, 1. Baskı
Gazzali bu kitapta ilmin şartlarından, faziletlerinden, levazım ve mülhakatından, afet ve felaketlerinden, âdap ve farzlarından, selef âlimlerinin yaşantısından ve ahiret âlimleri ile dünya âlimlerinin alametlerinden bahsedeceğini söyler. Bütün bunları yedi ana başlıkta inceleyeceğini ifade eden İmam Gazzali bu başlıkları şöyle sıralamıştır:
I. İlmin Fazileti
II. İlim talebinde niyet tashihi
III. Dünya âlimleri ile ahiret âlimlerinin alametleri
IV. Önemli ilimler ve kısımları
V. Münazaranın şartları ve afetleri
VI. Talebe ve Hocaların adabı
VII. Âlimlerin, sultanların hangi mallarını kabul etmesinin helal olacağı
I. Bölümün ilk faslında Gazzali, "ilmin fazileti" başlığı altında ilgili ayet ve hadislere yer verir. Burada zikrettiği bazı ayetlerin ilmin faziletini doğrudan anlatan ayetler olmadığını, Gazzali'nin bu ayetlerden ince istidlallerde bulunduğunu da zikretmeliyiz.
İkinci fasılda, "ilim talebinin fazileti", üçüncü fasılda ise "irşad ve talimin fazileti" bahislerine geçen Gazzali, burada da konuyla ilgili hadislere yer verir.
Dördüncü fasılda Gazzali'nin kelamcı kişiliği öne çıkmaktadır. "Akli deliller açısından ilmin ve talimin şerefini beyan" ismini verdiği bu bölümde Gazzali konuyu akli ve tecrübî veriler ışığında incelemektedir.
Beşinci fasılda Gazzali, doğru yolda olmayan âlimlerden ve onların Allah katındaki kötü hallerinden bahis açmıştır.
II. Bölümün hemen girişinde, doğru niyet sahibi olmanın hem talebe hem de hoca için vacip olan şeylerin ilki olduğunu vurgular. Buna gerekçe olarak da şunları söyler: "İlim tahsili ibadettir. Hatta o, ibadetlerin en faziletlisidir. Bütün ibadetlerin başı ise niyettir." Daha sonra Gazzali, başta "ameller niyetler iledir" hadisi olmak üzere konuyla ilgili rivayetleri zikreder. Bu bölümde Gazzalî'nin üzerinde durduğu husus, ilim tahsil ederken kişinin niyetinin Allah rızası olması, hedefinin ise ilmiyle amel etmek olmasıdır.
III. Bölümde dünya âlimleri ile ahiret âlimlerinin birbirinden nasıl tefrik edileceğini, ahiret âlimlerinin alametlerini tespit etmek suretiyle anlatır. Buna göre ahiret âlimlerinin alametleri şunlardır: 1. İlmiyle dünyalık talep etmez, 2. İnsanlara anlattığı şeylerle ilk olarak kendisi amel eder, 3. Ahirette kendisine faydalı olacak ve kendisini dünyadan sarf edecek ibadetlere teşvik eden ilimleri tahsil eder; kîl u kâl'in çok olduğu cedel yapılan ilimleri tahsil etmekten kaçınır, 4. Yemesinde, içmesinde, giysilerinde, evinde, eşyalarında lüks ve konfora meyletmez, 5. Zorunlu olmadıkça devlet adamlarını ziyaret etmez, onlarla aynı mecliste bulunmaz, 6. Fetvada atılgan olmaz (Örneğin, bilmediği konularda "bilmiyorum" der) 7. Daha çok ilm-i bâtın ile iştigal eder.
Bu başlıkları, selef âlimlerinin hayatlarından örneklendiren Gazzali, bölümün sonunda dört mezhep imamının hayatından kesitler sunar.
IV. Bölümün ilk faslında Gazzali, ilimlerin tasnifini yapar. Evvel emirde ilimleri "şer'î" ve gayr-i şer'î olmak üzere ikiye ayırır. Bu bölümde, asıl maksadı şer'î ilimleri incelemek olan Gazzali, şer'î ilimleri, "aklın verileri ışığında elde edilemeyen ve peygamberlerden alınan ilimler" şeklinde tarif eder. Gazzali, şer'î ilimleri dört kısma ayırır: 1. Usul, 2. Furu, 3. Mukaddimat, 4. Mütemmimat. Birinci kısmı oluşturan ilimler şunlardır: Kitap, sünnet, icma ve sahabe âsârı. İkinci kısım, bu asıllardan aklî çıkarım yoluyla anlaşılan meselelerdir. Üçüncü kısım, "âlet ilimleri" diye de bilinen lügat ve nahiv gibi ilimlerdir. Dördüncü kısım, rivayet ilimlerinin tamamlayıcı unsuru olan "rical bilgisi"dir.
İkinci fasılda farz-ı ayn olan ilimler meselesi incelenmektedir. Gazzalî burada farz-ı ayn olan ilimleri "itikad", "yapılması gerekenleri bilmek", "terk edilmesi gerekenleri bilmek" şeklinde üçe ayırıyor. Büluğ çağına eren bir kimsenin üzerine farz olan ilk hususun kelime-i şehadet getirmek, yani iman etmek olduğunu söylüyor. Ancak burada kastedilen imanın, illaki delillerden sabit olmasının gerekmediğini, bunun taklid ile de hâsıl olabileceğini ifade ediyor. Gazzali sözlerinin devamında özetle şunları söylüyor: Kişi büluğa erdiği vakit kendisine farz olan şey imandır. İman ettiğinde vaktin farzını yerine getirmiş olur. Daha sonra bazı durumların ârız olmasına binaen kişiye farz olan hususlar da peyderpey artar. Örneğin namaz vakti girdiğinde abdest alıp namaz kılmayı öğrenmesi farz olur. Ramazana kadar yaşarsa oruçla ilgili hususları bilmek kendisine farz olur. Malı var da üzerinden bir sene geçmişse zekâtla ilgili hükümleri bilmesi gerekir… Aynı durum yapılmaması gerekenler hakkında da geçerlidir. Eğer birinden bir toprak gasp etmişse orada ikamet etmemesi gerektiğini bilmesi kişiye farz olur. İçkinin, kumarın yaygın olduğu bir şehirde yaşıyorsa, bunları terk etmenin farz olduğunu bilmesi gerekir… İtikadi hükümlerin tafsilatı da aynı şekildedir. Örneğin kelam ilminin yaygın olduğu bir bölgede yaşıyorsa, ortaya konan şüphelerden imanını nasıl muhafaza edeceği bilgisi kendisine farz olur. Hâsılı, farz-ı ayn olan ilim zaman, mekân ve kişiye göre farklılık arz eder; kimine farz-ı ayn olan bir bilgi, diğerine değildir, kimi yerde farz-ı ayn olan bilgi, kimi yerde değildir ve kimi zaman farz-ı ayn olan bilgi, kimi zaman değildir.
Gazzali üçüncü fasla, zikrettiği dört tür dini ilmin aslında farz-ı kifaye olduğuna ve bunların kişilere, bazı ahval ve şerâit dâhilinde "farz-ı ayn" olarak terettüp ettiğine dikkat çekerek başlar. Buna ilaveten, toplumun ihtiyaç duyduğu tıp, matematik, geometri vb. ilimlerin ve buna ilaveten dokumacılık, ziraat, fırıncılık vb. mesleklerin de farz-ı kifaye olduğunu söyler.
Dördüncü fasıl, ahiret ilimlerinden bahsetmektedir. Burada Gazzali, ilimlerin, fıkıh ilmi gibi "dünyevi maslahatlara talluk edenler" ve "ahiret yolunda sülûke dair olanlar" olmak üzere iki kısma ayırır. Ahiret ilimlerini de kendisinden yalnızca keşif ve marifet murad olan (ilm-i mükâşefe) ve kendisiyle amel hedeflenen (ilm-i muamele) olmak üzere yine ikiye ayırır. İlm-i mükâşefenin, bütün ilimlerin maksudu olduğunu, Hz. Ebu bekir'in (r.a) sair sahabeye olan üstünlüğünün bu ilim sayesinde olduğunu ifade eder. Bu bölümde anlatılanlardan Gazzali'nin "ilm-i mükaşefe" ıstılahıyla aslında "marifetullah" ilmini kastettiğini söyleyebiliriz.
Beşinci fasılda ilimler arasında bir mukayese yapan Gazzali, ilm-i mükâşefe diye adlandırdığı "marifetüllah" ilmini, ilimlerin en yücesi olarak vasıflar. Gazzali, diğer ilimleri, bu ilmin mukaddimesi ve tâbii olarak görmekte ve bu ilmin, ilm-i muameleden daha öte/üstün bir ilim olduğunu özellikle vurgulamaktdır.
V. Bölümde Gazzali, münazara meselesini ele alır. Şerî hükümlerde münazaranın dinden olduğunu belirten Gazzalî, şartlarına riayet ederek, yerinde ve zamanında münazara yapan kişinin sahabeye ve selef-i salihine iktida etmiş olacağını söyler. Nitekim gerek sahabe-i kiram, gerekse Ebu Hanife, Şafii ve Muhammed b. el-Hasan gibi imamlar, dini meselelerde münazara yapmışlardır. Onların bu münazaraları Allah için olup Allah katındaki doğruya vasıl olmak maksadıyla yapılmıştır.
Sonrasında Gazzali, Allah için yapılan münazaranın alametlerini tadad eder. Gazzali bu alametleri sekiz maddede toplamıştır: 1. Farz-ı kifaye olan münazara, ancak farz-ı ayn olan vazifelerden sonra icra edilmelidir, 2. O esnada münazaradan daha mühim bir farz-ı kifaye bulunmamalıdır, 3. Münazara yapan kişi, başkasının mezhebiyle değil kendi reyiyle fetva veren, müçtehit vasfını haiz biri olmalıdır, 4. Münazara, meydana gelmiş mühim bir hadise hakkında yahut meydana gelmesi yakın olan bir hadise hakkında yapılmalıdır, 5. Münazara, özel bir mecliste tertip edilmeli, halka açık yerlerde yapılmamalıdır, 6. Münazara, hakkın ortaya çıkması amacıyla yapılmalıdır, 7. Delilden delile ve sualden suale intikal men edilmemelidir, 8. Kişi, kendisinden istifade edebileceği, ilimle iştigali olan kimselerle münazara etmelidir.
Sonrasında Gazzali müstakil bir başlık açmış ve burada münazaranın zararlarını ve ahlaka dair menfi tesirlerini incelemiştir. Gazzali, hakkı talep noktasında münazaranın ne kadar faydası varsa, bu vesileyle tarafların haset, kibir, riya, kin, kendini beğenmişlik gibi birçok kötü ahlakı da kesbedebileceklerine özellikle dikkat çeker.
VI. Bölümü Gazzali talebe-hoca âdâbına tahsis etmiştir. Önce talebenin sahip olması gereken âdâbı mevzubahis eden Gazzali, bunları altı vazifede hulasa etmiştir: 1. Talebe, kalbini kötü ahlak ve vasıflardan temizlemelidir. Burada Gazzali ilmi, kalbin ibadeti olarak nitelimiştir. Buna göre, nasıl ki bedenin ibadeti olan namaz için hadesten ve necasetten temizlik şarttır, kalbin ibadeti olan ilim için de kötü ahlak ve vasıflardan temizlenmesi gerekmektedir, 2. Talebe, dünya ile olan alakasını asgari seviyeye indirmeli, ailesinden ve vatanından uzaklaşmalıdır, 3. İlim tahsilinde kibir göstermemeli, bu konuda hocasının irşad ve nasihatlerine kulak vermelidir, 4. Bütün ilimlerden öğrenmesi gereken miktarı tahsil ettikten sonra kendisini, ilimlerin en şereflisi olan ahiret ilimlerine tahsis etmelidir, 5. İlimlerin üstünlük sebeplerini ve derecelerini bilmeli ve tahsilini bu istikamette yapmalıdır, 6. Talebenin hal-i hazırdaki maksadı, nefsini kötü vasıflardan arındırarak kemale erdirmek ve Allah'a (c.c.) yaklaşmak olmalıdır.
Daha sonra Gazzali hocaların haiz olması gereken âdâba geçer ve bunları yedi madde halinde izah eder: 1. Hoca, talebelerine karşı son derece müşfik olmalı ve onları oğulları mesabesinde görmelidir, 2. Hoca, öğrettiği ilme karşılık bir ücret veya teşekkür beklememeli, bu vazifeyi yalnızca Allah için yapmalıdır. 3. Hoca, gerekli olan bütün nasihatleri talebelerine yapmaktan geri durmamalıdır, 4. Hoca, talebelerini kötü bir işten men ederken bunu doğrudan yapmamalı, tariz yollu yapmalıdır. Bu konudaki yönlendirmelerini talebesini kınayarak değil, nazikçe ve nasihat amaçlı yapmalıdır, 5. Hoca, kendisinin uzman olduğu ve talebesine öğrettiği bir ilim dalını överken bunu diğer ilimleri kötüleyerek yapmamalıdır. Bilakis diğer ilimler noktasında da talebesinin ufkunu açmalıdır, 6. Hoca, akli ve ilmi seviyelerinin yetmeyeceği hususları talebelerine açmamalıdır, 7. Hoca, ilmiyle mutlaka amil olmalıdır.
VII. ve son bölümda Gazzali, ilim ehlinin devlet adamlarının ve diğer zengin kimselerin mallarından hangilerini kabul etmelerinin helal olacağı konusunu işlemiştir. Bu bölümde Gazzalî'nin üzerinde durduğu konu, ilim ehlinin mutlaka helal mal iktisap etmesi ve dünyaya/dünyalığa karşı mesafeli olmaları hususudur. Helal mal ile haram malın ölçülerini ince bir şekilde veren Gazzâlî, ilerleyen bölümlerde zalim devlet başkanlarından alınan malların helal bile olsa iade edilmesi gerektiğini söyler.
Âdâbü'l-Âlim ve'l-Müteallim literatürü içerisinde sayılabilecek olan Fâtihatü'l-Ulum isimli bu kitabın, konu zenginliği açısından bu sahada yazılmış eserler arasında öne çıktığını söyleyebiliriz. Eser, zengin muhtevasıyla İslamî ilimler müfredatında da mutlaka yer almalıdır diye düşünüyoruz.
Son olarak, incelememiz esnasında kitabın, Gazzâlî'nin en önemli eserlerinden olan İhyâu Ulûmi'd-Din'in, ilimlerle ilgili konularının adeta bir ihtisarı olduğunu tespit ettik. Bu da Fâtihatü'l-Ulûm'un, Gazzalî'nin ilim hayatının zirvesinde olduğu bir zamanda yazılmış olması açısından önemlidir.
Yazının başında künyesini zikrettiğimiz eserin ilmi kriterlere uygun bir baskısına, daha doğrusu bir başka baskısına daha rastlayamadık. Bununla birlikte eser, "Fatihatü’l-ulum (ilimlere giriş) : öğrenene öğretene ilmi anlatan şaheser" ismiyle Abdülkadir Akçiçek tarafından tercüme edilmiş ve bu tercüme 1984 yılında Gonca Yayınevi tarafından İstanbul'da yayımlanmıştır.
2. Kitap Tanıtımı: Orhan Ençakar
Hidayet Zertürk
GEREKÇELİ MEAL'İN GEREKÇESİZ İDDİALARI
Mustafa İslamoğlu'nun Kur'ân Anlayışı
Zafer Matbaası - İstanbul-2011 476 Sayfa
Hz. Peygamber (s.a.v) döneminden itibaren kısmen ve X. Asrın ikinci yarısından sonra tamamen tercüme edilen Kur'ân-ı Kerim, XX. Yüzyılda olduğu kadar hiçbir dönemde bu denli yoğun bir biçimde başka dillere tercüme edilmemiştir.
XIX. asır, Osmanlı'da yeniliğe doğru ilk adımların atıldığı bir çağ olup Tanzimat Fermanın'dan (1839) sonra Kur'ân'ın matbu Türkçe çevirilerinde bir artış olmuştur. Kur'ân'ın tamamını ihtiva eden bu tercümelerin hepsi de bir tefsir içerisinde yer almaktadır, müstakil süre tercümeleri de salt birer çeviri değil, bilakis küçük hacimli birer tefsir denemesidir, dolayısıyla bu dönemde bizim bugün meal diye isimlendirdiğimiz türdeki müstakil Kur'ân tercümeleri formu henüz ortada yoktur.
II. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte matbuat üzerinden sansür kalkmış ve ortalık adeta gazete ve dergilerden geçilmez olmuştur. Bu yayınlarda dikkat çekici bir biçimde Kur'ân'ın tercüme ve tefsirleri yer almaya başlamıştır. Ama yine de II. Meşrutiyetin ilanından Cumhuriyet'e kadar geçen bu dönemde tamamlanmış bir çeviri neşrolunmamıştır.
Cumhuriyetin ilanından sonra piyasaya sürülen birkaç tercüme hakkında lehte ve aleyhte birçok makale yazılmış ve 1925 yılında T.B.M.M.'ye verilen önergeyle Kur'ân'ın tercümesi Mehmet Akif Ersoy'a, tefsiri de Elmalılı Hamdi Yazır'a havale edilmiştir. Mehmet Akif'in bilahare tercümeden vazgeçip yaptığı tercümeyi yetkililere vermemesi sebebiyle tercüme işini de Elmalılı üstlenmiştir.
Elmalılı merhumun bu kıymetli eseri "Türkçe Kur'ân Tercümeleri" tarihi içerisinde bir dönüm noktasıdır. Elmalılı'nın kitaba verdiği "Yeni Mealli Türkçe Tefsiri" isminden sonra "Türkçe Kuran" sözü pek rağbet bulmayacak ve artık Kur'ân tercümelerine "Meal" isminin verilmesi başlı başına bir teamül halini alacaktır.
Hasan Basrî Çantay'ın "Kur'ân-ı Hakîm ve Meal-i Kerim" isimli üç ciltlik eserinin Elmalılı'nın tefsirinden sonra kendisine en çok başvurulan kaynaklardan biri haline gelmesi hasebiyle 1950'li yılların yayınlanmış en ciddi tercümesidir.
27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra yeni kurulan hükümet Kur'ân-ı Latin harfleriyle bastırma işine el atar, ama bunda başarılı olamaz.
Bu dönemden sonra Kur'ân mealleri giderek artmıştır. Fakat bu meallerin büyük bir kısmı Elmalılı Hamdi Yazır ile Hasan Basri Çantay'ın çevirilerinin gölgesi altında kalmış olup, dil bakımından da onların iyi ya da kötü birer redaksiyonu durumundadır. Biçim yönünden ise, hemen hepsi standart meal formunu esas almayı sürdürmüşlerdir.
Yukarıda ülkemizdeki seyrini çok özlü bir şekilde verdiğimiz ve günümüzde sayısı yüzleri aşan meal çalışmalarının en büyük sıkıntısı, Allah kelamı olan ve içinde fesahatten belağata, geçmişten geleceğe, mucizevî olaylardan kevnî ayetlere, muhkemattan müteşabihata birçok farklı alanla ilgili bilgi ve ilim barındıran Kur'ân'ın beşer eliyle başka bir dile aktarılması problemidir. Bu sebeple de Kur'ân'ın başka bir dile yapılan tercümelerine örneğin "Türkçe Kur'ân" yerine tefsir ile tevil arasında bir manaya gelen ve asla Kur'ân'ın yerini tutamayacak olan "Meal" ismi verilmiştir.
Tercüme edilen Kur'ân'ın Allah kelamı olması yanında meallerin problemleri arasında, müteşabih ayetlerin, bağlaç, edat ve vakıfların, deyimsel ifadelerin tercümesi, hazifli ifadeler ve meallerde parantez içi açıklamalar, kelimenin luğavî ve dinî anlamlarının doğru tespiti, geleneksel terminolojinin meallere yansıtılması, çokanlamlılık (el-vucûh) ve meallere yansıtılması, dilin imkânlarının kullanılması gibi konular da yer almaktadır.
Tüm bunlara mütercimin ilmî yetersizliği ve su-i kastı da eklendiğinde yapılan tercüme meal olmaktan uzaklaşmakta ve okuyucuyu yanlış yönlendirmektedir.
İşte günümüz meal çalışmalarında rastlanan bu ve benzeri hatalara işaret edip okuyucuları uyarmak üzere hazırlanan bir tenkit çalışmasından bahsetmek istiyoruz.
Hidayet Zertürk'ün hazırladığı ve "GEREKÇELİ MEAL'İN GEREKÇESİZ İDDİALARI Mustafa İslamoğlu'nun Kur'ân Anlayışı" adını verdiği ve yukarıda bahsettiğimiz noktalar ve diğer bazı konularda mütercimin hatalarına işaret eden eseri Kur'ân'ı mealden öğrenmek isteyenlere bir uyarı niteliği taşımaktadır.
Zertürk çalışmasının hedefi şu şekilde açıklıyor:
"…Müslüman toplum için bir uyarı ve irşat kabilinden olarak Mustafa İslamoğlu'nun "Gerekçeli Meal"ini, girişiyle beraber baştan sona, Bakara Sûresi'ni detaylı diğer sûreleri de gerekli yönleriyle tarafsız ve ilmî bir usûlle, özellikle çevirmenin metodunu ve anlayışını da göz önüne alarak bir eleştiriye tabi tuttuk.
Aynı zamanda Muhammed Esed'in "Kur'ân Mesajı" adlı eserini, söz konusu mealle paralellik arzeden noktalarda eleştiri kapsamına aldık.
(…) Dipnotlarda refarans gösterilen yahut da gizlenen kaynakların tamamına işaret edip eşyayı aslına döndürmeye gayret gösterdik. Gerekli durumlarda Elmalılı, Çantay, Konyalı Mehmet Vehbi ve Ö. Rıza Doğrul'un çevirileri ile mukayeselerde bulunduk ki okuyucu, piyasadaki meallerin konumunu daha net bir şekilde görsün.
(…) Benim böyle bir eleştiriden amacım eleştiri konusu olan çevirmenleri şahsi yönden itham edip rencide etmek değildir. Aksine onların dinimizle direkt ilgili olan görüş ve yorumlarını yine dinimizin kutsal ölçüleri içerisinde değerlendirmektir.
Nitekim İslamoğlu mealin girişinde sonsöz olarak şöyle demektedir:
"Bazı hata ve kusurlar vardır ki onları sahibi değil, başkaları görür. Bazı zuhul, hata ve kusurlar vardır ki, olanca titizlik bile kişiyi onlardan arındırmaya yetmez. Sanki onlar birilerinin katkısını celp etmek için oraya konulmuşlardır. O zuhul, kusur ve hatalara muttali olup da katkıda bulunacak olan işin erbabına peşinen teşekkürlerimi arz ederim."
Ben de aczime bakmayarak değerli yazarın bu temennilerini gerçekleştirmek için ona katkıda bulunmak istedim."
Zertürk önsözdeki bu ifadelerinden sonra Mustafa İslamoğlu'nun mealdeki metodunu anlattığı Meâle Giriş bölümünde eşanlamlılık, edatlar, deyimler, ziyade edat, hazf ve takdir gibi konularda verdiği bilgilerin sağlamasını yapmakta ve bunlar hakkında bahsettiği metoda ne kadar sadık kaldığını yeri geldikçe ifade edeceğini belirtmektedir.
13 sayfa kadar süren bu bölümden sonra mealin eleştirisine geçen Zertürk kendisinin de ifade ettiği üzere Bakara Sûresi'ni detaylı bir şekilde (304. sayfaya kadar) diğer sûreleri de gerekli yönleriyle ele alır.
Eleştiride şu noktaların öne çıktığını görüyoruz:
1.) İslamoğlu'nun mealiyle Esed'in meali arasındaki paralellik.
Zertürk birçok ayetin tercümesinde İslamoğlu'nun meali ile Muhammed Esed'in tercümesi arasındaki paralellikleri tespit edip İslamoğlu'nun adeta Esed'in tercümesini kopyaladığını ortaya koymaktadır.
2.) Mealde kullanılan kaynaklardan yapılan aktarmalardaki hatalar.
Örneğin Bakara Suresi 21. ayete verdiği mealde İtkan'dan yapmış olduğu nakildeki hatası. (s. 51-53)
3.) Başka kitaplardan alıntı yaptığı halde kendi ifadesiymiş gibi verdiği bilgiler.
Örneğin Bakara Sûresi 60. ayetin dipnotunda kaynak göstermeden verdiği bilgiler için (s. 155), 73. ayetin dipnotunda verdiği bilgiler için de (s. 180).
4.) Kur'ân'da anlatılan bazı kıssaların tevili.
Bakara Sûresi 73. ayette Yahudilere kesmesi emredilen buzağının, kesildikten sonra etinin bir kısmıyla ölüye vurulmasını emreden ayete yine Esed'i taklit ile verdiği meal ve getirdiği yorum. (s.180-187)
5.) Bazı mucizelerin fasit tevillerle inkâr edilmesi.
Örneğin Bakara Sûresi 63. ayette yer alan Tur Dağı'nın Yahudilerin başına kaldırılmasının inkârı. (s. 164-171)
Âl-i İmran 46. ayette yer alan Hz. İsa'nın beşikte iken konuşmasının dipnotta Esed'ten ilhamla "hal dili" olarak tevil edilmesi. (s. 306)
6.) Bazı ahkâm-ı ilahiyyenin asılsız teville farklı manalara çekilmesi.
a) Miras ayetlerine getirdiği yorum için Nisa: 7 (s. 327-330)
b) Zina edenlerle ilgili ayetlere verdiği meal ve getirdiği yorum için Nisa: 15-16 (s. 330-334)
c) Maide: 33'te yol kesenlere verilecek cezanın işlendiği ayete verdiği meal, düştüğü dipnot ve eleştirisi için (s. 354-356)
d) Çok evlilik ve cariyelerle ilgili meal ve dipnotu için Nisa: 3 (s. 325-327 )
7.) Lügat ve gramer konusunda yapılmış bilinçli veya bilinçsiz sapmalar.
Örnek olarak, Fatiha: 4'te "Ve iyyake nesteîn" ayetindeki vav harfine verdiği mana ve düştüğü dipnotun eleştirisi için (s. 13-14). Bakara Suresi 21'deki "Ya eyyühe'n-nas" ayetine yaptığı meal ve bununla ilgili olarak İtkan'dan yaptığı yanlış nakli verdiği dipnotun eleştirisi için (s. 51-53)
8.) Dini kavramlara ve bazı kelimelere farklı manaların yüklenilmesi.
Örneğin Bakara Sûresi 45. ayette yer alan ve dini bir kavram olan namazı "dik durmak" olarak tercüme ederek dini kavramlarla oynaması (s. 123-124).
Örneğin, Bakara 40 ve 41'de yer alan "ve iyyaye ferhebun" ve "iyyaye fettekun" ayetleri "Kaygınızın… ve sorumluluğunuzun merkezinde ben olayım" şeklinde meallendirip kelimelere lazimi manalar yüklemesi ve böylece başta verdiği usûlüne muhalefet etmesi.
İslamoğlu'nun bu tavrı meal boyunca en çok başvurduğu, kelime ve kavramlara yeni manalar yüklemeye yönelik bilinçli bir yaklaşım tarzı olarak karşımıza çıkmaktadır.
9.) Zayıf ve şaz görüşleri asıl görüşmüş gibi verip meşrulaştırma çabası.
Örneğin Bakara: 275'te faiz yiyenlerle ilgili ayete verdiği meal ve eleştirisi için (s. 298-300), Nisa: 23'te yer alan üvey kızların nikâhıyla ilgili hükme düştüğü dipnot ve eleştirisi için (s. 335-337)
10.) İslamoğlu'nun girişte verdiği usulüne birçok yerde muhalefet etmesi.
Zertürk eleştirisinde, İslamoğlu'nun özellikle de parantez kullanmama ve ayet mealine Kur'ân nassında olmayan şeyleri katmama konusundaki prensibini sık sık çiğnediğini örnekleriyle göstermektedir.
400'den fazla ayet üzerinden yapılan eleştiri, İslamoğlu'nun mealinde azımsanamayacak kadar çok ve önemli hataların, ayrıca yanlış yönlendirmelerin yer aldığını ortaya koyarak meallere ihtiyatla yanaşmamız gerektiği kanaatini pekiştirmektedir.
Eleştiriyi incelediğimizde, İslamoğlu'nun nesh, mucizeler, kadınların mirası, bazı ceza-i müeyyideler, Kur'ân'da geçen bazı mucizat ve kıssaların tevili gibi konularda tam bir modernist yaklaşım sergileyerek asılsız tevillere başvurduğu çok net bir şekilde anlaşılmaktadır.
Zertürk kitabını, Kur'ân çevirileri bağlamında Fransız bilim adamı Maurıce Bucaille'nin şu sözüyle bitirmektedir:
"Kur'ân'ın her çeşit tabiat olaylarından sık sık bahsettiğini Kur'ân çevirilerinden biliyordum. Ama bu mevzuda özet bir bilgiye sahiptim. Bunu, ancak Kur'ân'ı çok dikkatli olarak Arapçasından okuyup inceleyerek keşfettim."
3. Kitap Tanıtımı
Din Muhammed Mira Sahib
Tercüme Eden: Muhammed Uysal
Aktüel Manası ve Hakikati Arasında İslam Düşüncesi
Endülüs Yayınevi
Aktüel Manası ve Hakikati Arasında İslam Düşüncesi adlı çalışma Prof. Dr. Din Muhammed’in İslam Düşüncesi kavramının kendisini, bu düşüncenin dayandığı kaynakları ve bir düşünceyi İslamî kılan şartlar ve çerçeveyi belirlemeye çalışan bir çalışmadır.
Yazar İslam dünyasının farklı coğrafyalarında öğrencilerin içerisinde geçirdiği hayatında İslam Düşüncesinin mahiyeti ve ona yeri gelince islamîlik vasfını verebileceğimiz şartlar konusunda bir belirsizlik gördüğünü ifade etmekte ve bu konuda yazılan yazılara hevâ ve heveslerin karışmasından dolayı kavramların zayi olduğu ve ilk zayi olan kavramın da İslam Düşüncesi kavramının kendisi olduğunu belirtmektedir. Bu sebeple de bu kısa ve öz araştırmada herkesin günümüz İslam düşüncesini ve problemlerini anlamaya muvaffak olabilmesi için bu kavram ve onun tezahürlerinin belirlenmesini hedeflemiştir. Yazar, İslam Düşüncesi kavramının açık ve anlaşılır bir şekilde sınırlarının belirlenmesinin Müslümanların, özellikle de gençlerin İslamî olan görüşlerle olmayanları birbirinden ayırabilmesi için gerekli olduğuna inanmaktadır.
Bu sebeple ilk önce İslam Düşüncesinin tarifini vererek çalışmasına başlamıştır. Ona göre “İslam düşüncesi, Kitap, Sünnet ve onların verilerine dayanan aklî çabaların ürünüdür. Dolayısıyla, başlangıç noktası olarak Kitap ve Sünnet’ten hareket eder ve tekrar onlara döner. İnsanın dünyasındaki dinî, kültürel, toplumsal ve iktisadî vb. meselelerle muamelesinde bu kaynaklardan aldığı ışıkla hakikati bulur. Bu yüzden İslam düşüncesini oluşturan aklî çabalar, dayanak noktası olan Kuran, Sünnet ve onların verilerinden uzaklaştığı zaman İslamilik vasfını da yitirmiş olur.”
Buradan açıkça anlaşıldığı gibi yazar İslam Düşüncesinin Kur’an, Sünnet ve bunların verilerine dayanması gerektiğini ve Kur’an ve Sünnetten uzaklaşan düşüncenin İslamîlik vasfını yitireceğine inanmaktadır.
İslam düşüncesi herhangi bir problemle karşılaştığı zaman bunu hem hareket noktasında hem de hedeflerinde vahiy dairesinde kalarak çözmektedir. İslam düşüncesinde var olan aklî çabalar aklın Kur’an ve sünnetin çizdiği çerçevede kalmak suretiyle ancak değer kazanabilir. Bu sınırlara riayet etmesi İslam düşüncesine diğer düşüncelerde olmayan çok önemli bir unsur olan ilzam-bağlayıcılık- unsurunu kazandırmaktadır.
Kitapta dikkat çekilen diğer bir husus İslam Düşüncesinin problemleri çözerken veya sabiteler ve değişkenler âleminde insanın karşılaştığı mevzularla muamelesinde sağlam bir metoda dayandığını, bu metodun da vahiy, akıl ve vicdana dayanmasından dolayı herhangi bir çatışmanın yaşanmadığıdır. İslam Düşüncesi aklın vahyin kurallarına boyun eğmesinden dolayı hem fizik hem de metafizik dünyada akıl ve vahiy çatışmasının yaşanmadığı bir düşüncedir. Felsefî düşüncenin uzun tarihinde metafizik meselelerinde doğru ve kapsamlı sonuçlara ulaşamamasının sebebi aklın vahiy gibi bir kaynakla sınırlandırılmamasından dolayıdır.
İslam Düşüncesinin kaynakları vahiyle birlikte onun kuralları ve yönlendirmelerine uyan akıldır. Yazarın akıldan kastı ise insanın gerek zâhirî gerekse bâtınî bütün idrakî meleke ve kabiliyetlerdir. Aklın vahiyle etkileşiminin doğru bir şekilde gerçekleşmesinin ise ancak usul-u fıkıh gibi bir metotla sağlanabileceğini bu yüzdende nasların anlaşılması ve hükümlerin çıkarılmasında bu metoda uyulmasının zorunluluğuna vurgu yapmaktadır. Yazara göre Farabî, İbn-i Sina ve onların yolundan gidenlerin temsil ettiği geleneksel felsefe, asil İslami düşünceyi temsil etmez bilakis asil İslamî düşünce ve İslamî aklın derinliğini usul-u fıkh temsil etmektedir.
Bu sebeple “Bir düşünce ancak usul-u fıkhın kaideleri, metodu, takrirleri ve araştırmalarına iltizam edip tutunursa İslam düşüncesi olur. Günümüzde Müslümanlar İslam düşüncesi adı altında sunulan fikirsel zehirlere bu metoda uyulmaması sebebiyle maruz kalmıştır.” Ona göre “İslam düşüncesinin istikameti kaynak olarak vahiy, akıl ve onların verilerine dayansa da metot olarak usul-u fıkha bağlıdır.”
Bütün bunlara dayanarak yazar İslamî konularda yazılar yazmakla İslam düşüncesi arasını ayırmak gerektiğini, çünkü Kuran ve Sünnete dayanan ve usul-i fıkh metodunu takip eden İslam düşüncesinin ulaştığı sonuçların bağlayıcı olduğunu ve bu şartlara uymayan görüşlerin İslam düşüncesini temsil etmeyeceği gibi herhangi bir bağlayıcılığı da olmayacağını ifade eder.
Yazar çalışmasını bu konudaki bir teklifle bitirmektedir. “Eğer biz İslam Düşüncesinin doğru yolunda yürüyüp devam etmesini istiyor ve inanç, hukukî ve fıkhî problemlerle etrafı sarılmış, fert ve toplum bazında meydan okumalara maruz kalan günümüz hayatında meyvelerini vermesini istiyor ve bu problemlere çözüm üretmesini bekliyorsak, öncelikle yapmamız gereken şey farklı kavramların sınırlarını belirlemek, bunların değişmez sınırlarını çizmek ve ilk olarak da İslam düşüncesi ile İslamî konularda yazı yazmak arasındaki sınırları çizmek olmalıdır.
Yazarlarımız, kültürlülerimiz ve gençlerimiz günümüzün fikir dünyasında rolünü alması gereken bu farkların ve sınırların farkında olmalı, kıymetli âlimlerimiz ve kendilerine uyulan fikir ve zikir ehli kimselerin bununla ilgilenmesi gereklidir.”
Din Muhammed hocanın “Aktüel Manası ve Hakikati Arasında İslam Düşüncesi” adlı eseri kısa ve öz eserler okumayı sevenler için nitelikli ve faydalı bir çalışmadır.
4. Kitap Tanıtımı: H. Mahmut YÜCER
Mahmud Beyrûtî
el-Muhaddisü’l-ekber Şeyhu şuyûhi’ş-Şâm eş-Şeyh Muhammed Bedreddin el-Hasenî ve Eseru mecâlisihi fi’l-müctemeı’d-Dımaşkî (Büyük Muhaddis, Şam Şeyhlerinin Şeyhi Şeyh Muhammed Bedreddin Hasenî ve Dımaşk Toplumunda Derslerinin Etkisi)
Dâru’l-Beyrûtî, Dımaşk 2009, 414 s.
Şam’a dil öğrenmek veya İslâmî ilimleri tahsil için gelen her öğrencinin ismini mutlaka hemen duyacağı ilk isimlerdendir Şeyh Bedreddin Hasenî. Çünkü hangi ma’hede kayıt yaptırılırsa yaptırılsın, hangi cami dersine başlanırsa başlansın mutlaka ders alacağı hocalardan birisi Şeyh Bedreddin Hasenî’nin öğrencisinin öğrencisi olacaktır. Âdeta bütün ilmî gelenekler, ekoller, silsileler, hadis rivâyet zincirleri o kapıya çıkmaktadır. Hatta ilim tahsili değil de turistik amaçlarla Şam’ı ziyaret eden herkesin bile bir şekilde yolu Şeyh Bedreddin Hasenî’ye uğrayacaktır. Çünkü kabri hemen herkesin uğrağı el-Bâbü’s-sagîr mezarlığının bitişiğinde, farklı mimarisi ve ismiyle anılan külliye el-Ma’hedü’-devlî (halk diliyle Düvelî)nin bitişiğindedir.
Bütün hocalar ondan, Şam’da ilmin yeniden ihyacısı (dirilticisi) olarak sitayişle bahsetmektedir. Günümüzde Şam’da bulunan bütün kolejlerin ve ilim cemiyetlerinin kurucuları onun talebesi olmuşlardır. Senetleriyle birlikte Sahîhayn’ı, dört Sünen’i, İmam Mâlik’in Muvatta’ını, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’ini hıfz ettiği, farklı ilim dallarına ait, yirmi bin civarında beyitten oluşan metinleri ezberlediği, daha yaşı otuza gelmeden elliyi aşkın müellifin eserini öğrendiği, bir gün bile ara vermeden yetmiş sene ders okuttuğu, hatta bu usulünü vefat edeceği hastane odasında bile sürdürdüğü rivayet edilmektedir. Osmanlının son dönemlerinde Suriye coğrafyasında siyasi ve toplumsal krizler nedeniyle sönmek üzere olan hadis okuma ve okutma geleneğine verdiği önem ve bu önemi talebelerinin aynı usulle devam ettirmesi Şam’ı ilmi yönden IV-VII. asırlardaki konumuna çevirmiş gözükmektedir.
Şeyh Bedreddin Hasenî hakkında daha önceleri bazı bölük pörçük çalışmalar yapılmış olmakla birliktei bu defa Mahmud Beyrûtîii daha kapsamlı olarak şeyhin hayatını, eserlerini, tesir halkasını ve geleneğini Yüksek lisans tezi olarak incelemiş ve kendi yayınevi kanalıyla basımını gerçekleştirmiştir.
Şeyh Bedreddin, 1850 tarihinde Şam’da dünyaya geldi. Babası Merakeşli Süleyman el-Cezûlî’nin neslinden ve Fas’ın meşhur âlimlerinden Şeyh Yusuf b. Bedreddin’dir. Babası Kadiri tarikatına, kardeşi Şeyh Ahmed Bahaüddin, Şam’ın Nakşibendi şeyhlerinden Şeyh İsa Ebî Şemseddin el-Kürdî’ye bağlıydı. Babasının 400 beyitlik bir kasideden oluşan et-Tahdîs an nazîleti dâri’l-hadis isimli bir eseri bulunmaktadır. 12 yaşında babasını kaybetti. Eşrefiye Daru’l-Hadîs’inde tahsilini tamamladı.iii Gençlik yıllarındaki başarısının kıskanılması nedeniyle on yıl kadar Daru’l-Hadis’teki odasına kapanmış, dost ve arkadaşlarından ilgisini kesmiş, kendisini tahsile vermişti. Bu dönem farklı ilim dallarındaki 20.000 beyiti ve kütüb-i tis’ayı ezberlediği dönemdir.
İlim talebi için seyahat etmek hadis âlimlerinin bir geleneği idi. Bu geleneği Şeyh Bedreddin de sürdürmüştür. Nitekim bu amaçla Mısır’a, Suriye’nin muhtelif şehirlerine, Humus ve Halep’e, Kudüs, Mekke ve Medine’ye yolculuklar yapmıştır. Yine onun Fransız işgaline karşı halkı bilinçlendirmek amacıyla muhtelif şehir, kasaba ve köylere gidip tesirli konuşmalar yaparak insanları emperyalizme karşı direnişe teşvik ettiği malumdur.
Bu yolculukları esnasında binlerce kişiye hadis okutmuş, icâzet almış ve icâzet vermiştir. 28 Haziran 1930 Cuma günü vefat ettiğinde büyük bir kalabalık eşliğinde Emevi Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra el-Babü’s-sağîr yanında, bu gün adıyla anılan külliye içerisine defnolunmuştur. Şeyh Bedreddin’in oğullarından büyüğü İbrahim Üsameddin, Şam Fetva İşleri Dairesi Başkanlığı yapmış, diğer oğlu Muhammed Taceddin ise Osmanlı’nın son döneminde tesis edilen Islâh-ı Medâris’e üye seçilmiştir. Taceddin, daha sonra Suriye vilâyeti adına meclis üyesi seçilmiş, Melik Faysal döneminde, 1920 tarihinde Suriye konferansında azalık yapmıştır.
Bütün bunlar Şeyh Bedreddin Hasenî’nin Sultan Abdulmecid, Sultan Abdulaziz, Sultan Abdulhamid, Sultan Reşad ve İttihad ve Terakkî dönemlerini yaşadığına işaret etmektedir. Osmanlının son dönemlerinde İttihatçıların Şam halkına kötü muamelesi sebebiyle sıkılan halkın yanına gelerek halîfe olması için yaptıkları çağrıyı reddetmiş, devlete karşı çıkmadığı gibi bunun büyük bir günah olduğunu derslerinde söylemiş, kendisini Dâru’l-Hadîs’teki odasında ziyarete gelen Cemal Paşa’ya “Allah seni Müslümanların hayrına olan çalışmalarında muvaffak kılsın, adaleti uygulamada yardım etsin” şeklinde dua etmiştir. Yine kendisini ziyaretle dua talep eden Enver Paşa’ya da dua etmiş, mazlumlara insaf ile muamele etmesini, toplumu gözetmesini tavsiye etmiştir. Cemal Paşa’nın ona dersten çıkarken ayakkabılarını çevirerek saygı gösterdiği anlatılır. Ayrıca Bedreddin el-Hasenî hocanın, en son Kral Faysal idaresini ve akabinde Fransız işgalini gördüğü anlatılmaktadır.
Hocaları arasında; babası Şeyh Yûsuf el-Mağribî el-Medenî, Şeyh Abdulkâdir el-Hatîb, Mısır’ın fakihi Şeyh İbrahim b. Ali b.Hasan es-Sakkâ, Mısır’ın muhaddisi Şeyh Hasan el-Adevî el-Hamzavî el-Mâlikî, Şeyh Ebû Hayr el-Hatîb gibi kimseler bulunmaktadır.
Talebeleri arasında her biri kendinden sonra medrese veya eğitim müessesi kuracak olan; Şeyh Muhammed Ali ed-Dakr, Şeyh Mahmud el-Attar, Şeyh Muhammed Haşim el-Hatîb, Şeyh Yahya el-Mektebî, Şeyh Abdülkerim er-Rifâî, Şeyh Hasan Habenneke el-Meydânî, Şeyh Muhammed Süheyl el-Hatîb, Şeyh Bedreddin Abidîn, Şeyh Mahmud er-Rankûsî, Şeyh Muhammed Sâlih el-Farfur bulunmaktadır.
Talebelerinden Şeyh Mahmud Attar, onun tarîkatının Sünnet-i seniyye olduğunu söyler. Kendisine tarîkat dersi almak için müracaat edenlere Şerîatın emirlerine ittiba etmelerini, Hz. Peygamber’in sünnetine yapışmalarını, hadislerde rivâyet edilen zikirleri okumalarını emrettiğini rivâyet eder. (Beyrûtî: 2009, s.95) Hayatını kaleme alan Mahmud Beyrûtî, kendisi ile yaptığımız görüşmede onun hem Nakşibendî hem de Şâziliyye tarikatına bağlı olduğunu söylemektedir. Nitekim bu gün kabrinin de içerisinde bulunduğu külliyede her Cuma günü Şaziliyye zikir meclisleri kurulmaya devam etmektedir.
Şeyh Bedreddin Hasenî’nin tevekkül ve verâ sahibi olduğu rivayet edilmektedir. Nakledilen bir kıssaya göre o bir defasında tren ile Hacca niyet eder ve yola çıkar. Çölde bir mevkide tren bir sebeple durur. Kum sıcak, güneş yakıcıdır. Şeyh ve yanındaki bir takım kimseler öğle namazı için aşağı inerler. Namazda tam rukûya gidecekleri esnada tren hareket eder. Şeyh hariç herkes namazını yarıda keserek trene koşarlar. Şeyh Bedreddin namazına devam eder. Tren bir süre yol alır, arkadaşları onun gelmediğini görünce makiniste haber verirler. Makinist emir verir, tren geriye yönlendirilir, arkadaşları yanına geldiklerinde onun hiç acele etmeden namazına devam ettiğini görürler. Sonra hep birden yollarına devam ederler. (2009, 96)
Talebesi Mahmud Attar onun günlük hayatını şöyle nakleder: “Alacakaranlıkta sabah namazını cemaatle kıldıktan sonra musallasında oturur, güneş doğuncaya kadar evradını okur, sonra kuşluk namazını kılardı. Vallahi hac için çıktığı seferlerde bir defa hariç bu âdetini terk ettiğini görmedim. Sonra derse başlardı. Öğle namazı yaklaşınca kalkar, abdestini tazeler, nafile ibadetle meşgul olur, cemaatle öğle namazını eda eder, evradını okur, sonra tekrar derse başlardı. İkindi namazı yakını kalkıp abdestini tazeler, cemaatle namazını kılar, evradını okur, tekrar derse dönerdi. Akşam namazına kadar iki veya daha fazla ders okutur, sonra kalkar evine yönelir, akşam yemeğini yedikten sonra evine gelen çoğunluğu halktan oluşan talebelerle derse oturur, yatsı namazını cemaatle eda eder, sonra yatmaya gider, kimseyle konuşmaz, bir süre başını yastığa koyar, zikir halinde az uyur, sonra teheccüde kalkar, fecrin doğmasına yakın Emevi Camiine gider, sabah namazını cemaatle kılar, odasına çekilir, daha sonra şehre inerek derse başlardı. Hiç değişmeyen âdeti buydu.” (Beyrutî: 2009, 101) Özetle onun hayatının birçok devresi veya hayatında farklı günler yoktur. Onun hayatında hepsi de birbirine benzeyen tek bir gün vardır.
Müellif Mahmud Beyrutî, çalışmasının sonuna Şeyh Bedreddin’in kendi el yazısı ile verdiği icâzetnâme örnekleri, Mağrib ulemasından otuz sekiz zatın imzaladığı şeyhin nesebinin Hz. Peygamber’e kadar uzandığına dair bir belge, şeyhin derslerinden tutulan notlardan oluşan defter suretleri, şeyhin henüz basılmayan şerh veya haşiye tarzında yazdığı bazı risâlelerinden örnek sayfalar, okuttuğu hadis kitaplarına ait resimlerden - ki bunlar üzerinde şeyhin düştüğü muhtelif cerh ve tadil cümleleri, şerh, haşiye veya fıkhi hükümleri ihtiva eden el yazısıyla yazılmış çok sayıda dipnot vardır- oluşan yirmi iki sayfalık bir ek yapmıştır.
Eserleri:
Aklî ve naklî ilimlerde birçok eseri şerhleri ile birlikte ezberleyen ve bu metinleri derslerinde yeri geldikçe açıklayan şeyh Bedreddin, eserlerini pratik olarak öncelikle eğitim amaçlı, haşiye mahiyetinde ve kendi dersleri için kaleme almıştır. Bunların adedinin kırk civarında olduğu, ancak bir kısmının 1330 yılında Hamidiye Çarşısını yok eden büyük yangında Daru’l-Hadis kütüphanesinin de yanması nedeniyle zayi olduğu anlaşılmaktadır. Şeyhin eserlerinin tespitini güçlendiren diğer bir neden ömrünün son yirmi yılında yazdığı eserler üzerine şöhret korkusu ile ismini yazmaması, kendini gizlemesidir. Günümüze ulaşan eserlerinin ancak üçü basılmış diğerleri vârislerinin elinde yazma olarak durmaktadır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1- Hâşiye alâ tefsîri’l-Celâleyn: Yazma halindedir.
2- Ed-Dürerü’l-behiyye fî şerhi’l-manzûmeti’l-Beykûniyye: Hadis ıstılahları ve hadis problemleri hakkındadır. Ahmed b. Selim el-Hammamî’nin tahkikiyle 2008 yılında Dımaşk’da basılmıştır.
3- Şerhu’l-kasîdeti’l-garâmiyye: Hadis Usûlüne aittir. (1286)
4- Ravdu’l-meânî şerhu akideti’ş-Şeybânî: Kelâmî konuları içeren eser, yazma halinde bir talebesinin elindedir.
5- el-Budûru’l-celiyye fî şerhi Nazmi’s-Senûsiyye
6- el-Ferâidü’l-behiyye ale’l-Fevâidi’ş-Şenşûriyye fi İlmi’l-ferâiz
7- Haşiye alâ Şerhi’r-Rahabiyye fî İlmi’l-ferâiz
8- Feyzu’l-Vehhâb fî muvâfakâti seyyidinâ Ömer b. El-Hattâb
9- Gâyetü’l-merâm alâ Şerhi’l-katr l’ibn Hişâm Abdillah b. Yûsuf en-Nahvî
10- Ref’u’l-estâr an Şerhi’l-İzhâr fî İlmi’n-nahv
11- El-Envâru’l-celiyye fî Havâşî Şerhi Bürdeti medîhi Seyyidi’l-beriyye
Yazılı bu eserleri dışında onun sohbetlerinden tutulmuş veya ihtisar edilmiş notlar da bulunmaktadır. Özellikle talebelerinden Şark Gazetesi yazı işleri müdürü Abdulkâdir el-Mağribi sohbetlerden tuttuğu notları kısaltarak zaman zaman gazetesinde yayınlamıştır. Talebelerinden Şeyh Ali et-Tantavî; ‘Bu derslerden tutulan notların on cilt olduğunu biliyorum’ demektedir. Ancak bu derslerden de günümüze Şeyh Muhammed Süheyl el-Hatîb’in tuttuğu 106 dersi ihtiva eden notlardan altı ciltlik, Muhammed Hâşim el-Hatîb’in kaleme aldığı 20 dersi ihtiva eden dört küçük defterlik bir metrukât kalmıştır.
Öyle görünüyor ki Şeyh Bedreddin kaleminin ürettikleriyle değil, sohbeti ve dersleriyle gönüllerde yaşamaya devam etmektedir. Suriye’de devam eden, tasavvufi yaşamla birlikte hadis eğitimine dayalı icazet geleneğinin muadili veya benzerleri maalesef pek çok İslam beldesinde unutulmuştur. Dini İlimleri ihya edecek kurumlar içerisinde yer alan Türkiye ilâhiyat camiasında unutulan yön bu olsa gerektir. Dini ilimlerin topluma bakan yüzünü temsil eden Diyanet çevrelerinde ise bir tarafı klasiklere dayanan, diğer tarafı aldığı emaneti son nefesine kadar sahibine teslim etme iştiyakında olan kaç kişi kalmıştır? Bu sorudan da önemli olanı herhalde şu olmalıdır: Sahi onları talep edecek kaç tâlip kalmıştır?