Kitâbiyât

el-Medârisü’d-Dîniyye fî Pakistan: Mine’l-Câmiati’l-Hakkâniyye ile’l-Mescidi’l-Ahmar / Dr. Misbahullah Abdulbaki

e-Posta Yazdır PDF

el-Medârisü’d-Dîniyye fî Pakistan:

Mine’l-Câmiati’l-Hakkâniyye ile’l-Mescidi’l-Ahmar

(el-Câmiatü’l-Hakkâniyye’den Lâl Mescid’e Pakistan Medreseleri)

Dr. Misbahullah Abdulbaki

Mektebetu Medbûlî

 

Hint Alt-Kıtasında medresenin tarihi Müslümanların Alt-Kıtayı ele geçirip İslâm’ı hâkim kıldığı zamana yani miladî 1030 senesinde vefat eden Gazneli Sultan Mahmud dönemine kadar uzanır. Alt-Kıtada medrese altın çağını Moğol hükümdarı Evrengzib Alemgîr’in döneminde, 1658–1707 yılları arasında yaşar. Bu dönemde birçok eğitim müessesesi kurulmuş olmakla birlikte bunlardan ikisi etkileri bugüne kadar devam eden bir çığır açmıştır. Şüphesiz, Frengî Mahal ve er-Rahîmiyye medreselerinden sözediyoruz.

Firengî Mahal, Leknev’de yer almakta olup aslında Hollandalı bir tüccara ait bir saraydır. Ancak daha sonra Evrengzib bu sarayı satın alarak içine bir medrese kurmuştur. Eski sahibi Frenk biri olması hasebiyle bu medrese Firengî Mahal olarak anılmaya başlamış ve burada ders veren âlimlere de “Ulemâ-i Frengî Mahal” denmiştir. Bu âlimler arasında biri vardır ki ismi bu medreseyle özdeşleşmiştir. Hiç şüphesiz bu ilmî şahsiyet Şeyh Nizâmuddîn Sihâlevî’dir (v. 1693). Şeyh Nizâmuddîn Sihâlevî bu medresenin eğitim programını yapmış ve bu program“Menhec-i Ders-i Nizâmî” adıyla bugünkü Alt-Kıta medreselerinde halen uygulanmaktadır.

Hint Alt-Kıtası medrese tarihine damgasını vuran diğer medrese ise Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’nin babasının kurduğu ve Şah Veliyyullah’ın da mezun olduktan sonra idaresini yürüttüğü er-Rahîmiyye medresesidir. Şah Veliyyullâh ed-Dihlevî babasının vefatından sonra 12 yıl bu medresenin idaresini yürütmüş, 1731’de hacca gidip iki sene burada kaldıktan sonra ülkesine dönerken beraberinde hadis ilimlerini de getirmiştir. Alt-Kıta medreselerinde gözlemlenen yoğun hadis ilmi çalışmalarının milad noktasında Şah Veliyyullâh ed-Dihlevî vardır. Sonraki dönemde Dâru’l-Ulûm Diyobend gibi esaslı bir ilim ve direniş ekolünü doğuran bu çizgi Hint Alt-Kıtasında çok önemli âlimlerin yetişmesine ve mühim eserlerin telifine sebep olmakla birlikte etkileri bugün bile devam etmektedir.

Aşağıda tanıtımını yapacağımız kitap Alt-Kıta medreselerinin bugünkü durumunu anlatan bir çalışma. Müellifi, Rıhle Dergisi okurlarının yakından tanıdığı bir isim: Dr. Misbahullah Abdulbaki el-Afgânî.

Dr. Misbahullah hoca bugünlerde basılan bu kitabının word halini geçen yıl Dâru’l-Hikme’yi ziyareti sırasında arşivimize hediye etmişti.

İslamonline.net’in katkısıyla Mısır, Medbûlî yayınevinden çıkan kitap, Hint Alt kıtasıyla ilgili sayıca az olan kapsamlı çalışmalara önemli bir katkı kabul edilmelidir. Bölgeyle ilgili çalışmalar genelde batılıların kendi bakış açılarıyla ve kendi ülkelerinin çıkarları çerçevesinde şekillendiği için, batılı incelemelerin tersine yerli bir bakış açısı ortaya koyan bu kitap hususî bir ehemmiyet arzetmektedir.

Dr. Misbahullah Abdulbaki, özellikle, 90'lı yılların ortalarında Taliban’ın Afganistan’da iktidara gelmesinden ve 11 Eylül olaylarından sonra Batılı araştırmaların önem merkezlerinden biri olan, Alt-Kıta medreseleri olgusu hakkında dengeli ve ilmî tahliller sunmaya çalışıyor. Sözkonusu konjonktür, Alt-Kıta medreselerini sıcak bir konu haline getirdi ve uluslararası medya organlarının ilgi odağı kıldı. Dolayısıyla bu olgu etrafında birçok çalışma yapıldı ve kitaplar yazıldı. Ancak konuyla ilgili çalışma yapanların bu olgunun hassasiyetini ve giriftliğini idrak edememesi ve konuya ideolojik gözlüklerle bakmaları sebebiyle bu çalışmalarda ilmî ve dakik bir muhtevadan öte sloganik, sansasyonel ve medyatik bir içerik önplana çıktı. Dolayısıyla ilmîlikten ve gerçeklikten uzak bunca çalışma arasında konuyla ilgili sağlıklı bir değerlendirme imkânı sunmak daha da zorlaştı.

Dr. Misbahullah’ın kitabı Hint Alt-Kıtası medreselerini beş bölümde muhtelif açılardan ele alıyor. Geçmiş dönemlerde bu bölgede varlık gösteren din eğitimi tarihine temas ederek Hint Alt-Kıtasındaki medreselerin yeni ortaya çıkmış bir olgu olmayıp geçmişinin çok eskilere, İslâm’ın bu bölgeye giriş tarihine kadar dayandığını açıklıyor. İslâm’ın bu bölgeye girişinden itibaren siyasî otoritenin din eğitimine özel bir ihtimam gösterdiğini, İngiliz emperyalizminin bölgeye girmesine kadar eğitimde dinî ve lâdînî/seküler şeklinde bir düalizmin hiçbir zaman yaşanmadığının altını çiziyor. Bağımsızlık sonrası Pakistan’ın, medreselerin büyük bir bölümünü tevarüs ettiğini ve çok geçmeden bu medreselerin sayısının devasa rakamlara ulaştığını söylüyor.

Medreselerin Dinî Yönelimleri

Yazar, Diyobendî, Birelvî ve Selefî yönelimlerden başlayarak Şiî yönelimlere ve Cemaat-i İslâmî’ye kadar uzanan Alt-kıta medreselerinin dinî ve fikrî temayüllerini irdeliyor. Bu akımların inanç ve düşüncelerini, aralarındaki ayrılık ve benzeşim noktalarını, toplumsal etki ve yaygınlıklarını ele alan Dr. Misbahullah, aynı zamanda Pakistan’daki İslâmî akımların panoramik bir resmini çiziyor.

Dinî medreseler ağının Pakistan toplumu, özellikle de çocuklarını devlet okullarına gönderemeyen yoksul halk kesimleri için önemli bir eğitim imkânı sunması açısından medreselerin mühim rolüne ışık tutuyor. Özellikle kırsal bölgelerde yaşayan yoksul halk kesimleri için eğitim imkânları oluşturamayan Pakistan devletinin bu açığını medreseler kapatıyor.

Daha sonra Dr. Misbahullah, bu medreselerin ders programları, eğitim periyotları ve yöntemleri konusunda önemli tesbit ve tahliller yapıyor ve medrese eğitiminin geliştirilmesi için ortaya konan çabaları detaylıca açıklıyor.

Bazı medreselerde, Tahrîru Oklides, Usturlap Risâlesi, tıpta İbn Sînâ’nın el-Kânûn’u ve İbn en-Nefîs’in Mûcezü’l-Kânûn’u gibi kadim tatbikî ilimlere ait kitapların halen okutulduğunu söylüyor.

Eğitim Metotları

Pakistan’da farklı ekollere mensup medreselerin programları birçok ilmî branşta benzerlik göstermektedir. Yazara göre bunun sebebi, bağımsızlık sonrası Pakistan medreselerinde Diyobendî ekole mensup Dâru’l-Ulûm Diyobend programı ve yöntemi takip edilmekle birlikte Diyobend programı Birelvî ve Selefîler tarafından bir takım küçük değişikliklerle uygulanmaktadır. Bağımsızlık sonrası Pakistan’ında muhtelif fikrî akımlar kendilerine ait medreseler kurmaya başlayınca her akım kendi medresesinde uygulayacağı bir program oluşturdu. Buna rağmen her medresede okutulan temel ilim dallarında pek bir değişiklik olmadı. Sadece müfredat kitaplarının isimleri değişti. Çünkü her akım kendi düşüncesine hizmet eden ve kendi mezhebini destekleyen kitapları medrese müfredatına koydu. Şia medreselerinde ise durum çok daha farklıydı. Şia medreselerinin eğitim program ve yöntemi Ehl-i Sünnet medreselerinkinden oldukça farklıydı. Çünkü Şia daha ziyade, İran’da uygulanan ilmî havzaların programını uyguluyordu.

Yazar, her akımın medreselerinde okutulan kitaplara ve takip edilen yöntemlere dair geniş açıklamalar yapıyor. Diyobendî ve Şia medreselerinin programlarında modern bilimlere yer verilmezken Birelvî, Selefî ve Cemaat-i İslâmî medreselerinde modern bilimlerin de okutulduğunu belirtiyor. Birelvî medreselerinde İngilizce ve matematik ilimleri okutulurken Selefî ve Cemaat-i İslâmî medreselerinde bu çerçeve biraz daha genişleyerek bilgisayar, sosyal bilimler, ekonomi ve Pakistan yakın tarihi derslerini de içine alıyor. Bazı medreselerde resmî eğitim sisteminde lisans bölümüne denk olan Merhale-i Âliyede Pakistan üniversitelerinin lisans bölümlerinde okutulun siyaset bilimi dersi okutuluyor.

Dr. Misbahullah, bu medreselerin, talebelerini fetvâ melekesi kazanmaları konusunda eğitmediğini, her ne kadar bazı büyük medreselerde fıkıh ve iftâ ihtisası bölümü olmakla birlikte talebelerin ictihad ve istinbattan ziyade, klasik kitaplardan fetva istihrâc etmeye teşvik edildiğini açıklıyor.

Medreselerle İlgili Şüpheler

Kitap, sonraki bölümlerinde bu medreseler etrafında üretilen şüphelere ve spekülasyonlara, özellikle medreselerin körfez ülkeleri başta olmak üzere bazı dış ülkeler tarafından finanse edildiğine dair söylentilere değiniyor. Yazara göre bu söylentilerin gerçekle hiçbir ilgisi yok. Çünkü bu medreseleri halk finanse etmekte olup Pakistan devletinden ya da dış ülkelerden herhangi bir malî destek almamakta. Yazar ayrıca medreselerin aşırılık ve terör merkezi olduğuna dair söylentilerin de hakikatle bağdaşmadığını, gerçekte öfke ve terörün kaynağının üçüncü dünya ülkelerinde uygulanan zalim Batı politikaları olduğunu söylüyor. Aşırılığın ve terörün odağı olmakla itham edilen Lal Mescid olayına da değinen yazar, Pakistan devletinin bu medreseye yaptığı devasa askerî saldırıyı meşrulaştırmak için böyle bir tezgah planladığını söylüyor.

Müellif kitabının son bölümünde medreselerin karşı karşıya olduğu sorunlara değinirken medreselerin, dinini ve dünyasını tanıyan ve bugüne hitab eden insanlar yetiştiremediğini bunun sebebinin de İngilizlerin Hint Alt-Kıtasını işgali sonucunda medreselerin içe kapanıp korumacı reflekslerini devreye sokarak İngiliz tehdidi altında olan toplumun dinini ve doğuya ve İslâm’a özgü eğitim sistemini korumaya odaklanması olduğunu söylüyor. Medreselerin dünyevî ilimler alanını boş bırakması batı destekli tarz-ı siyasetin dayatmalarıyla birleşince eğitim laikleşerek dünyevî liderler hazırlamayı hedefleyen seküler; medrese, mescid ve din ilimlerine hizmet etmekle münhasır bir alana hapsolmuş dînî eğitim olmak üzere eğitim alanında ikili bir ayrışma yaşanıyor. Yazar bu sorunu aşmak için bir kısmı medreselerin sisteminin ve eğitim yönteminin geliştirilmesine dair, diğer kısmı ise devlete yönelik ve devletin medreseyle ilişkisinin keyfiyetine dair bir takım çözüm önerileri ve tavsiyelerde bulunuyor.

Medreselerin Geliştirilmesine Dair Öneriler

Yazar Pakistan hükümetine bir çağrıda bulunarak medreselerin yapıcı ve müsbet bir olgu olduğunu ve devletin bu olguyu dikkate alması gerektiğini ve medreseyi geliştirmek için sabır ve teenniyle hareket etmesi gerektiğini söylüyor. Dolayısıyla medrese olgusuna karşı cephe almak veya medresenin sorunlarını onu zayıflatacak ve yok edecek şekilde çözmeyi hedeflemenin gerçekçi olmadığını belirtiyor. Yazar ayrıca Pakistan hükümetinin medreselerle ilgili dış baskıları dikkate almayarak medreseyi bir yere kadar maddi olarak desteklemesi gerektiğini ve diğer eğitim kurumlarına tahsis edilen ödenek düzeyinde medreselere de bir ödenek tahsis edilmesi gerektiğini savunuyor.

Dr. Misbahullah’ın medresenin gelişimi için ortaya koyduğu bir diğer teklif de bütün medrese birliklerinin (vifâgu’l-medâris), İslamabad Uluslararası İslâm Üniversitesinin ve medreseye yakın duran ilmî şahsiyetlerin katılımıyla gerçekleşecek geniş yetkili bağımsız bir sivil kurumun oluşturulması. Bu kurumun hükümete bağlı olmaması ve bütün medreseleri temsil etmesi ve görevinin medrese eğitim müfredatını geliştirmek olması gerektiğini söylüyor. Yazara göre bu kurumun yapacağı programın medrese mezunlarını ülke içi ve dışındaki üniversitelerin ilgili bölümlerinde okumaya yetkin hale getirecek bir seviyede olması gerekiyor.

Netice olarak Pakistan, Afganistan, Taliban üçgeni içine hapsedilmiş “Pakistan Medreseleri” algısını tersyüz eden bu kitap aynı zamanda Alt-Kıta’nın medrese tecrübesine dair önemli tesbit ve tahlilleri de içermesi hasebiyle Türkçeye çevrilmeyi hak ediyor.

Devamını oku...
 

Kur'ân-ı Kerim'de Sahabe / Dr. Ergün Çapan

e-Posta Yazdır PDF

Işık Yay., İzmir-2002, 419 sh.

Sahabe’nin "sahih İslam" çizgisinin tayin ve muhafazasında "ikamesiz" kilit bir rolü vardır. Bu husus, önceki cümlede tırnak içinde verdiğimiz iki noktanın açılımı ile şöylece netleştirilebilir: Sahih İslam çizgisi tabiri, ilahî mesajın, Hz. Peygamber (s.a.v)'in tebliğ ve pratize ettiği şekliyle anlaşılıp yaşanmasına işaret etmektedir. Bir diğer deyişle Hz. Peygamber (s.a.v)'in neyi nasıl anlayıp yaşadığını öğrenmek isteyen kimse için başvurulacak temel merci Sahabe'dir. Son Peygamber'in oluşturup şekillendirdiği bireylerden teşekkül eden toplum, işin tabiatı gereği O'nun arzu ettiği kıvamda olmak durumundadır.

Hadis, Tefsir, Fıkıh... ilimlerinde Sahabe'ye niçin müstesna bir mevki tanındığının tesbiti ise ikinci noktanın açılımını oluşturmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.v) terk-i dünya ettikten sonra, O'nun  bıraktığı miras (Kur'an ve Sünnet), Sahabe tarafından sonraki kuşağa (Tabiun) aktarılmış, Tabiun da bu ilahî emaneti kendisinden sonraki kuşağa aynı hassasiyetle nakletmiş ve bu faaliyet günümüze kadar bu şekilde sürmüştür. Bu zincirin Sahabe halkası devreden çıkartıldığında yerini doldurabilecek bir halka bulunmadığı için Sahabe'nin "ikamesiz" bir nesil olduğunu söylemek durumundayız.

Oryantalistlerin Eski ve Yeni Ahit'e uyguladıkları "tarihsel tenkit" metodunun Kur'an ve Sünnet'e (hadislere) de uygulanmasını teklif etmesinin (bu doğrultuda çeşitli çalışmalar yapmışlardır) ve Modernistlerin bu faaliyete gönüllü olarak iştirakinin, Sahabe hakkında ortaya atılan soru işaretleri üzerinde yoğunlaşması elbette tesadüf değildir. Modernistler tarafından Sahabe'nin Kur'an'ın naklinde üstlendiği kilit rol, "Kur'an'ın korunmuşluğu" ile perdelenmek istenirken Sünnet konusunda böyle bir ilahî vaat bulunmadığı gerekçesiyle Sünnet'in otoritesi zedelenmekte, böylece  Sahabe'nin konumu da dolaylı biçimde örselenmiş olmaktadır!

Oysa şu sorunun cevabı verilmeden bu konudaki tereddütlerin haklılığı hiçbir zaman ispatlanamayacaktır: Eğer Kur'an'ın korunmuşluğu Sahabe neslinin yeri doldurulamayacak gayret ve hassasiyeti üzerinden sağlanmış ise –ki öyledir– ve dahi Sahabe, Kur'an'ı, –muhal farz– korunacağını bildiren ayet olmasa da aynı hassasiyetle koruyacak idiyse –elhak bu da öyledir–, aynı gayret ve hassasiyetin Sünnet hakkında da cari olduğunu niçin söyleyemeyelim?..

Meselenin pratik veçhesi kısaca budur ve gerek tarihsel gerekse çağdaş bid'at mezheplerin bu "realite"yi bir "kurgu", sadece bir "önerme" olarak görüp reddettiği de bir vakıadır. Öyleyse Sahabe'nin bu mevkiinin tartışılabilirler alanından çıkarılabilmesi, meselenin vahyî temellerinin ortaya konmasına bağlıdır.

Dr. Ergün Çapan da bunu yapmış ve "Kur'ân-ı Kerim'de Sahabe" adlı doktora tezinde meselenin bu yönünü ele almış. Çapan'ın şayan-ı tebrik çalışması "sahabî" kavramının izahıyla başlıyor. Ardından gelen dört bölüm şu başlıkları taşıyor: Kur'an'da Çizilen Sahabe Portresi, Kur'an'da Bahsedilen Sahabîler, Kur'an'da Sahabe'nin Yaptığı Savaşlar ve Kur'an'ın İntikalinde Sahabe'nin Yeri ve Önemi. Kısa bir Sonuç ve Bibliyografyayla biten çalışma hakkında teknik açıdan –bölüm başlıklarının daha titiz ifadelendirilmesi, kullanılan Türkçe, indekssiz olması gibi hususlarda– söylenebilecek şeyler var ise de, konuyu Kur'an temelinde enine boyuna ele alan en hacimli Türkçe eser olması dolayısıyla önemli bir boşluğu doldurduğu izahtan varestedir.

Bölüm başlıkları altına serpiştirilen ara başlıklarda, Sahabe'nin "adil" kabul edilmesinin anlamı, aralarında münafık olup olmadığı, hayırla yad edilmeleri tavsiyesinin esprisi, Kur'an'ın hayata taşınmasındaki fonksiyonları... gibi (tezin çerçevesini zorlar mıydı bilmiyorum ama, "bu konular biraz daha genişçe işlenseydi" demekten kendimizi alamadığımız) önemli noktalara parmak basması, çalışmayı, klasik bilgilerin bir araya toplandığı basit bir tekrar görüntüsü vermekten kurtarmış.

 

"Mevkıfü'ş-Şîa el-İsnâ Aşeriyye min Sahâbeti Rasûlillah" / Dr. Abdulkadir b. Muhammed Atâ Sûfî

e-Posta Yazdır PDF

Dâru Edvau's-Selef

Riyad, 2006, 1. Baskı, I-III.

Müslümanların tarih boyu gerek iç isyanları bastırmak için, gerek dış düşmanlara karşı verdikleri askerî-siyasî mücadeleler sırasında kendilerinden bir türlü emin olamadıkları bir cemaat-kitle olarak Şia, hemen bütün alt kollarıyla tarih boyu en küçük bir gafletin bile bedelini acıyla ödeten, İslam tarihinin tekinsiz figürleri olmuştur. İnançları, din anlayışları, sosyo-kültürel yapıları ve özellikle kendilerine özgü din ve tarih kurgularını besleyen epistemolojik sistemleri bakımından Şia tabir yerindeyse şaz duruşun temsil makamındadır.

Şiîlik inanç ve usulünde genel İslamî telakkiyle taban tabana zıt inançların başında "masum imam" inancı ve "rafz" itikadı gelmektedir. Ekseriyeti itibarıyla Şiîler Peygamberlerin dışında da masum şahsiyetlerin olduğuna ve bunların Şiîlik tarihinde adları özel anlam ifade eden malum Ehl-i Beyt imamları olduklarına inanırlar. Bu şahsiyetlerin sözleri, tavır ve eylemleri lâ yüs'eldir, nasslar kadar mutlak doğrudur. Hatta nasslara ulaşmanın biricik yoludur.

Şiîliğin ikinci temel inancı Sahabe telakkisine ilişkin rafz söylemidir. Aralarında en meşhur sahabîlerin de yer aldığı kalabalık sahabîler listesi hakim Şiî inancında aynı zamanda fasık, facir ve hainler listesidir. Şia'nın gözünde bunlar, dindarlığına ve rivayetlerine güvenilmesi mümkün olmayan kimi basiretsiz, kimi muhteris tiplerdir.

On İki İmamcı Şiîlik (İmamiyye/İsnâaşeriyye) bu inancı taşıyan en yaygın Şiîlik mezhebidir. Bu mezhebin, Sahabe'yi Hz. Ali'ye destek verenler ve vermeyenler diyerek ikiye ayırıp Hz. Ali'ye destek vermeyenler hakkında kötü sözler sarf etmek, onlardan teberrî etmek anlamına gelen rafz itikadına sahip olduğu bilinmektedir.

İslam kardeşliği ilkesini gerekçe göstererek bazı Sünnî çevreler, zaman zaman Şia'nın Sahabe konusundaki bu inancından şüphe duymakta, meselenin aşırı (!) Sünnîler tarafından abartıldığını, yersiz bir Sahabe taassubunun tehlikeli bir Şiî düşmanlığını beslediğini düşünmektedir. Oysa Şiîliğin kendi kaynakları üzerine yapılan çalışmalar konuşulanların hiç de abartı olmadığını, bilakis Şiîliğin Sahabe telakkisinin ürkütücü boyutlarda olduğunu göstermektedir.

Dr. Abdulkadir Sûfî'nin, "Mevkıfü'ş-Şîa el-İsnâ Aşeriyye min Sahâbeti Rasûlillah" isimli üç ciltlik eseri bu tesbiti teyid eden en önemli çalışmalardan birisidir. Eser, Mevsûatü'd-Difâ' an Sahâbeti Rasûlillah serisi içinde Advâu's-selef yayınları tarafından ilk olarak 2006 yılında neşredilmiştir.

Eserin yazarı Dr. Sûfî, bugün yeryüzünde en yaygın Şiî mezhebi olarak On İki İmamcılığın Sahabe konusundaki menfur itikadını ilmî bir metodla incelemekte, bizzat ilgili mezhebin kaynaklarından derlediği bilgilerle meseleyi netleştirmektedir.

Dr. Abdulkadir Sûfî, aslen yüksek lisans tezi olarak çalıştığı bu konuyu seçmesini; Sünnî çevrelerde daha önce On İki İmamcı Şiîliğin Sahabe konusundaki görüşlerini ilmî usulde ele alan bir çalışma yapılmamış olması, Şiîlerin Sünnî çevrelerde yaptığı propagandalarla ciddi boyutlara varan Şiîleştirme faaliyetleri ve selef akîdesini müdafaa sorumluluğu gibi gerekçelerle izah ediyor. (s. 8, 9)

Çalışma metodunu ele aldığı cümlelerde Dr. Sûfî, On İki İmamcı Şiîler tarafından muteber sayılan yaklaşık 300 kadar kaynak kitaptan yararlanarak bu mezhebe ait eski-yeni Sahabe telakkisine ilişkin bütün görüşleri eni konu işlediğini; özellikle mezhebin yeni eserlerini de inceleyerek On İki İmamcıların bugünkü Sahabe telakkisini de ele almak istediğini ve maalesef vardığı sonuç bakımından mezhebin dünden bugüne hiç değişmediğini, Sahabe konusundaki menfur itikadiyyatı hala muhafaza ettiğini belirtiyor. (s. 10)

Şiî kaynakları kullanım usulüne dair bilgiler de veren Dr. Sûfî, dipnotlarda önce mezheb usulünce imamlardan doğrudan rivayette bulunduklarına inanılan ravilerin/müelliflerin kaleme aldıkları temel kaynakları, daha sonra imamlardan senedle nakledilen bilgileri, üçüncü dereceden mezhebin ikincil kaynaklarını ve dördüncü dereceden mezhebin bugünkü kaynaklarını referans verdiğini ifade etmektedir. Bunun yanında Dr. Sûfî, bilgilerin güvenilirliğini tespit sadedinde mezhebce muteber cerh-tadil ölçülerini esas aldığını, ravileri bu ölçüler üzerinden kritik ettiğini de belirtmektedir. (s. 10)

Kitabın meziyetlerinden sayılabilecek bir diğer husus, Dr. Sûfî'nin, On İki İmamcı Şiîliğin Sahabe konusundaki görüşlerine yer verdikten sonra gerek mezhebin diğer kabulleriyle arz ettiği çelişki ve tutarsızlıklar vesilesiyle olsun gerekse ayet ve hadisler karşısındaki tutarsızlığı vesilesiyle olsun bunları yeri geldikçe tenkit etmekten geri durmamış olmasıdır. Dr. Sûfî bununla birlikte, tenkitlerinde son derece objektif kalmaya çalıştığını, ilmî tenkit esaslarından taviz vermediğini de sözlerine eklemektedir. (s. 11)

Dr. Sûfî'nin kitabın girişinde "Tevsîku'l-Mesâdir" başlığı altında yararlandığı Şiî kaynakların listesini vermesi de okuyucu güveni açısından son derece anlamlı. Bu bölümde Sûfî 259 adet Şiî kaynağını, müellifleri ve Şia tarihindeki yerleri itibarıyla tanıtmakta, böylece okuyucuya işin başında kaynakçasının Şia literatüründeki yerini göstermektedir. (s. 19-116)

Dr. Sûfî, On İki İmamcı Şiîlerin Sahabe telakkisine geçmeden önce et-Temhîd adıyla açtığı giriş bölümünde Ehl-i Sünnet'in Sahabe telakkisine yer vermekte ve Ehl-i Sünnet nazarında Sahabe'nin adaleti ve Sahabe'ye dil uzatmanın hükmü ile ilgili özet bilgiler sunmaktadır. (s. 122)

Dr. Sûfî daha sonra bugün müntesipleri bulunan en meşhur Şiî fırkalar olan Zeydiyye, İsmailiyye ve On İki İmamcılığın Sahabe hakkındaki görüşlerine de yer vermektedir.

On İki İmamcıların görüşlerine birkaç cümleyle değinip konuyu kitabın ilerleyen bölümlerine bırakan Dr. Sûfî, Cârûdiyye kolu hariç Zeydiyye'nin görüşünün nisbeten mutedil olduğuna işaret eder. Zeydiyye mezhebinde her ne kadar Hz. Ali diğer bütün sahabîlerden üstün görülse de mezhebce mefdûlün imameti caiz kabul edildiğinden ilk üç halifenin hilafeti meşrudur. Bu bakımdan ilk üç halife dahil hiçbir sahabîye dil uzatmak caiz değildir. Bu sadette Dr. Sûfî, ilk dönem Zeydiyye mezhebi imamlarının Sahabe'ye dil uzatmaya karşı sert ve katı bir duruş sergilediklerini, Sahabe'ye dil uzatmanın haram olduğunda ittifak ettiklerini belirtir. (s. 155)

Ancak Dr. Sûfî'nin istidrad kabilinden arz ettiği bir bilgi olarak Zeydiyye mezhebine mensup müelliflerin kitaplarında Hz. Muaviye'ye lanet ettikleri, hatta Hz. Muaviye'yi cerh sadedinde müstakil kitaplar telif ettikleri ayrıca hatırda tutulmalıdır. (s. 159)

Bunun yanında Zeydiyye içinde Sahabe'ye teraddî edenlerle[1] bu konuda tevakkuf edenler[2] olmak üzere iki görüş olduğu; mütekaddimin imamlarının teraddîde bulunduğu, buna karşılık müteahhirinden bazılarının tevakkuf ettiği de bildirilmektedir. (s. 156)

Zeydiyye'nin Cârûdiyye koluna gelince onlar da diğer Şia mezhepleri gibi Sahabe'yi tekfir etmektedir. (s. 157) 

İsmailiyye fırkasının görüşlerinin ele alındığı kısımda onların da tıpkı On İki İmamcı Şiîler gibi Sahabe'yi tekfir ettikleri, her fırsatta onları lanetledikleri kendi kaynaklarından derlenen ifadelerle ortaya konmaktadır. (s. 160)

Dr. Sûfî On İki İmamcı Şiîliğin Sahabe telakkisini ise sekiz ana başlık/bab altında incelemektedir. Dr. Sûfî, birinci başlık altında, On İki İmamcı Şiîlerin Sahabe'nin umumu hakkındaki görüşlerini ele alırken, diğer başlıklar altında Hulefâ-i Râşidîn başta olmak üzere bazı meşhur sahabîler ve müminlerin anneleri Hz. Âişe ve Hz. Hafsa ile ilgili görüşlerini ele almaktadır.

Dr. Sûfî'nin, On İki İmamcı Şiîlerin Sahabe'nin umumu hakkındaki görüşlerini ele aldığı birinci bab şu fasıllardan oluşmaktadır:

- Sahabe'nin irtidad ettiği yönündeki görüşleri

- Sahabe'nin adaletine dair görüşleri

- Sahabe'nin Kur'ân'ı tahrif ettiği yönündeki görüşleri

Bu fasıllarda On İki İmamcı Şiîlerin görüşlerine mesnet edindikleri gerek naklî gerekse aklî delillere yer veren Dr. Sûfî, görüşlerinin tenkidi sadedinde ilgili delillerin tahlilini yapmayı, rivayetlerin sıhhatini sorgulamayı da ihmal etmemektedir.

Sahabe'nin irtidat ettiği yönündeki görüşlerine yer verdiği bahiste On İki İmamcıların, Sahabe'nin çok azı hariç –Dr. Sûfî Şia'daki en racih görüşe göre bunların üç kişiden ibaret olduğunu ifade eder- diğer hepsinin Allah Resûlü'nden sonra dinden çıktığına dair inancı, (s. 171) mezhebin selef tasavvurunu ele vermesi bakımından hayli manidar görünüyor. Allah Resûlü ile irtibatı sadece üç güvenilir adamın sağladığı bir dinin kaynaklarının güvenilir olduğuna kim inanabilir? Bizzat Peygamberden nakledildiği sadece üç kişinin rivayetiyle sabit olan bir kitabın mütevatir olduğunu kim neye göre iddia edebilir?

Doğrudan doğruya Kur'ân ve Sünnet'in nakline ve güvenilirliğine gölge düşüren bu arızayı, Şia, "masum imam" teorisiyle ortadan kaldırmaya çalışır. Dolayısıyla tevatür unsuru Şia'da yerini, masum imamlardan gelen nakil unsuruna bırakmıştır. Buna göre Kur'ân'ın korunmuşluğu, Sahabe vasıtasıyla değil, masum imamlar vasıtasıyla mümkün olmuştur. Sünnet ise münhasıran güvendikleri üç sahabî ve masum imamlar vasıtasıyla gelen rivayetlerden oluşur.

Bu duruma göre herhangi bir rivayet, Sahabe tabakasından itibaren tevatüren nakledilse bile, masum imamlar silsilesiyle aktarılan bir rivayete aykırı düşerse tereddütsüz reddedilir. Bu durum, Kur'ân'ın muhtelif kıraatleri konusunda da aynen geçerlidir. Bir yanda Sahabe'den itibaren tevatüren nakledilen kıraat, diğer yanda masum imamlar kanalıyla geldiğine inanılan bir kıraat olsa, Şia, masum olduğunu söylediği imamlar silsilesiyle geldiğine inanılan kıraati alır, diğerini bırakır.

Dr. Sûfî ikinci babı münhasıran On İki İmamcı Şiîlerin Hz. Ebubekir'le, üçüncü babı Hz. Ömer'le, dördüncü babı, Hz. Osman'la ilgili hezeyanlarına, beşinci babı da mezkur üç halifenin mecmuuna dönük hezeyanlarına ayırmaktadır. Altıncı babı, On İki İmamcıların Aşere-i Mübeşşere'yi oluşturan diğer sahabîler hakkındaki hezeyanlarına, yedinci babı, müminlerin anneleri olan Hz. Âişe ve Hz. Hafsa gibi Hz. Peygamber'in mübarek hanımlarına yönelik hezeyanlarına, sekizinci babı da, Hz. Muaviye, Amr b. As ve oğlu Abdullah b. Amr, Enes b. Malik, Abdullah b. Ömer, Ebu Hureyre, Halid b. el-Velid, el-Muğîre b. Şu'be, Ebu Musa el-Eş'arî ve Semüre b. Cündeb hakkındaki hezeyanlarına ayırmaktadır.

Son olarak Dr. Sûfî incelemelerinden hasıl olan neticeyi "el-Hâtime" başlığı altında özetleyerek kitabını tamamlamaktadır.

Dr. Sûfî'nin konuları işleyiş tarzından onun özellikle Şiî kaynakları kullanma konusunda hassasiyet taşıdığı görülüyor. Mezkur kaynakların ilgili bölümlerinden yaptığı alıntılarla iddialarını temellendiren Dr. Sûfî, kaynaklardan bilgi aktarma konusunda son derece cömert davranmakta, mümkün olduğu kadar bol örnekler vererek okuyucuyu ikna etmeye özen göstermektedir.

Dr. Sûfî'nin Şia'nın kendi kaynaklarından derlediği bu bilgilerin ışığında şunları söylemek mümkün: Şia'nın görüşlerini dayandırdığı naklî deliller son derece şaibeli görünüyor. Özellikle delil olarak kullandıkları ayetlerin istidlalde bulundukları konuyla uzaktan yakından alakası olmadığı açık.

Ekseriya kelimelerin lügat anlamlarını zorlayan ve nüzul ortamına ait verileri hiçe sayan bir yaklaşımla, müşrikleri konu edinen birçok ayeti zorlama yorumlarla meşhur sahabîler için cerh malzemesi olarak kullanmaları Şiî taassubunun akıl ve iz'an sınırlarını nasıl zorladığının açık kanıtı sayılabilir. Öyle bir taassub ki, baştan düşman kesildikleri sahabîleri ta'n etmenin fırsatını kollayan bir tavırla, ayetlerin ifadesine, delaletine ve bağlamına bakma ihtiyacı bile hissetmeden zemmedici muhtevaya sahip hemen bütün ayetleri gözü kapalı Sahabe karalaması uğruna istismar etmekten çekinmiyorlar.

Şia'nın Sahabe karalamasında kullandıkları hadis rivayetlerine gelince bunların da birçoğunun ne senedi ne de belli bir kaynağı bulunmaktadır. Kaynağı bulunan az sayıdaki rivayetlerin de birçoğunun senedleri problemlidir. Birçoğunun da Sahabe'yi cerh edici manalara delaleti son derece şüphelidir. Dr. Sûfî'nin verdiği birçok örnekle On İki İmamcı Şiîlerin, aynı ayet yorumlarında olduğu gibi bu gibi rivayetleri de bağlamından ve lugavî delalet istikametinden saptırarak ilgili ilgisiz Sahabe'yi ta'n malzemesi olarak kullandıklarına şahit olunmaktadır.   

Son olarak kitabı inceleyen biri sıfatıyla diyebileceğim şu ki; Şia'nın nasslar karşısındaki bu lakayt tavrı, fırkanın kelamî temelleri konusunda şöyle bir düşünceyi akla getiriyor: Şia için itikadın esası nasslardan önce tarihsel Şiî edebiyattır ve bunların muhtevası da kahir ekseriyetiyle birer efsaneden ibarettir. Nasslar ise ancak bu edebiyata uyarlanmak üzere kıymet ifade ederler. Bu bakımdan ayetler mezkur Şiî edebiyata uygun biçimde yorumlanmak durumundadır. Böylece bir yandan Sünnî cenaha karşı polemik malzemeleri üretilmiş olmakta, diğer yandan Kur'ân-ı Kerim'in anlamı sulandırılarak efsanevî inancı tehdit eden literal deliller karartılmış olmaktadır.



[1] Sahabeye "Allah kendilerinden razı olsun" diyerek hayır duada bulunmak.

[2] Sahabenin ismi anıldığında hayır duada bulunma konusunda kararsız olanlar.

 

Sahabenin Kur'an Anlayışı / Dr. Mehmet Sürmeli

e-Posta Yazdır PDF

Mavi Yay., İstanbul-2006, 298 sh.

Kur'an'ın nasıl bir kitap olduğu, nasıl anlaşılması ve tedris edilmesi gerektiği, hayata intikalinin ne suretle olacağı ve onunla sahih ilişkinin nasıl kurulacağı gibi soruların doğru cevabına ulaşmak her müslümanın temel hedefidir.

Vahyin bizzat muhatabı olması ve teşri makamında bulunması dolayısıyla yukarıdaki sorulara Efendimiz (s.a.v.)'den alacağımız cevaplar, O'nunla aynı atmosferi soluma bahtiyarlığından mahrum bulunan nesillere, ancak Sahabe'nin hayatında müşahhaslaşmış gerçekler olarak intikal edecektir. Bir diğer söyleyişle Efendimiz (s.a.v)'in, müslüman birey ve toplumun inşasına ilişkin olarak ifadeye koyduğu hakikatler, Sahabe toplumu ile müşahhaslaşmış, ete kemiğe bürünmüştür. Dolayısıyla Efendimiz (s.a.v)'in ne yapmak istediğini görmek isteyenlerin, Sahabe nesline bakması kaçınılmaz bir zarurettir.

Sahabe neslinin pratikleri, peygamberi terk-i dünya etmiş bir ümmetin kendi ayakları üstünde durma tecrübesinin ilk ve en önemli adımını oluşturmaktadır. Bir diğer ifadeyle bizim Kur'an ve Sünnet'e vusulümüz onlar vasıtasıyla olduğu gibi, bu iki temel kaynağa vukufumuz da yine onlar vasıtasıyla olmaktadır.

Kur'an ve Sünnet'in nasıl anlaşılacağı ve hayata nasıl intikal ettirileceği konusunda Sahabe'nin ihraz ettiği kilit mevki dolayısıyla hiçbir tefsir ve şerh çalışması Sahabe'den müstağni kalmamıştır. Bu gerçek, tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de aynen geçerlidir. Hatta günümüzde Ümmet'in Kur'an ve Sünnet bilincinde oluşturulmuş çok yönlü arızalar dolayısıyla bu gerçek kendisini çok daha ağırlıklı olarak hissettirmektedir.

Sahabe'nin Kur'an'a bakışı, onunla münasebeti nasıldı? Sahabe için günlük hayatın akışı içinde Kur'an nerede duruyordu? Bu ve benzeri sorulara verilecek cevaplar, yukarıda arz ettiğimiz vakıa çerçevesinde büyük önemi haizdir.

Dr. Mehmet Sürmeli, Sahabenin Kur'an Anlayışı'nda bu soruların izini sürüyor. Önsöz, Giriş ve üç Bölüm'den oluşan çalışma, ayrıca her bölümün ihtiva ettiği alt başlıklarla da zenginleştirilmiş. Sahabî kimdir sorusunun cevabıyla başlayan Birinci Bölüm'de, Kur'an-ı Kerim'in Nüzul Ortamı ve Sahabe konusunu ele alan Dr. Sürmeli, Sahabe'nin yaşadığı ortamı, Efendimiz (s.a.v.)'in eğitiminden geçmek, vahyin nüzulünü müşahede etmek ve vakıa-vahiy ilişkisine muttali olmak gibi sonraki hiçbir neslin sahip olamadığı imkân ve avantajlara dikkat çekiyor.

İkinci Bölüm'de Sahabe'nin Kur'an'ı okuma-öğrenme, anlama ve hayata aktarma tarzlarını temel kaynaklara inerek ve bol nakiller eşliğinde aktaran yazar, Sahabe'nin Kur'an Anlayışlarına Örnekler başlıklı son bölümde Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Aişe, Abdullah b. Mesud ve Abdullah b. Abbas'ın (Allah hepsinden razı olsun) Kur'an'a yaklaşımları ve Kur'an'dan hüküm çıkarma tarzları üzerinde duruyor.

Dr. Sürmeli Sahabe'nin Kur'an anlayışını şu cümlelerle tesbit ediyor:

1. Kur'an ayetlerinin inişini (nüzul ortamını ve esbab-ı nüzulü) müşahede etmişlerdir.

2. Müslüman bir toplumun oluşumuna ve gücüne tanıklık etmişlerdir.

3. Kur'an'ın dilini çok iyi bilmeleri sebebiyle dil konusunda sorunları olmamıştır.

4. Fikirlerini serbestçe ifade etme imkânına ve bilmediklerini bizzat Hz. Peygamber (s.a.v)'e sorarak bilme imkânlarına sahip olmuşlardır.

5. Kuran'ı çok özlü olarak anlamışlar ve yorucu ayrıntılara girmemişlerdir.

6. Öğrenmiş olduklarını anında hayatlarına katmışlardır.

7. Ayetlerin ve genelde Kur'an'ın ruhuna aykırı ifadelerden kaçınmışlardır.

Kur'an'la sahih ve sahici bir ilişkinin ancak Sahabe'nin Kur'an telakkisiyle mümkün olabileceği gerçeğinden hareketle -dilindeki bir miktar "serbestliğe" rağmen- mutlaka görülmesi gereken bir çalışma Sahabenin Kur'an Anlayışı.

 

Duyuru

Birinci ve ikinci  sayılarımıza RIHLE başlığı altındaki menümüzden ulaşabilirsiniz.



RIHLE 5-6 KAPAK 
Rıhle 9