Halid Miş’al: Ben, Kur’ân’ı tefsir etme cüretini dahi gösteremeyecek kadar naçizim… Bu benim haddime değil… Ben sadece Kur’ân’ın bir talebesiyim ve ondan dersler alıyorum… İkinci bir husus ise içinde bulunduğum konumdan dolayı vaktimin böyle bir şeye müsait olmaması.
Allah’ın, içimizden bir kimseye Kur’ân vesilesiyle yeni anlamlar ilham etmesi ve bu anlamları başkalarıyla da paylaşmakla bahtiyar kılması hiç şüphesiz büyük bir şereftir. İşte ben de bu paylaşmayı karınca kararınca şu yollarla yapıyorum: Öncelikle yaptığım konuşmalar ve benzeri münasebetler esnasında Kur’ân’dan deliller göstererek işlediğim konuya ışık tutmaya ve ayetleri yerli yerinde şahit göstererek kendi anladığım anlamları karşımdakilerle paylaşmaya gayret ediyorum. Ailemle oturduğum zaman da bu ayetlerin nurunu onlarla paylaşmaya çalışıyorum. Bazen de dostlarımızla bir araya geldiğimiz zaman, namazların akabinde, özellikle de Ramazan ayında, okumuş olduğum ayetlerden içime doğan anlamları, beni etkileyen yönleri onlara da aktarmak istiyorum ve bu benim için bir zevk oluyor. Allah Teâlâ’nın bana nasip etmiş olduğu bu şeyleri onlarla da paylaşmaktan hoşlanıyorum.
Şeyh Vecdi: Umarım bizlere kızmazsınız, bugün ofisinizdeki bazı arkadaşlar bizlere bir sırrı ifşa ettiler ve sizin, özel korumalarınız da dahil olmak üzere ofisinizde çalışan arkadaşlarınıza bazen namazların akabinde basit bazı tefsir dersleri yaptığınızı söylediler. Onların üzerine de titrediğinizi ve anladığınız o manaları kendileriyle paylaşmak gayretinde olduğunuzu öğrendik. Biraz bundan bahsedebilir misiniz?
Halid Miş’al: Tabi ben bunu, ilim tebliği kapsamında yapmıyorum. Zira ben bir âlim değilim. Ancak Hz. Peygamber (s.a.v)’in: “Bir ayet de olsa benden naklediniz” buyurduğu gibi ben de sınırlı bir çerçeve içinde olsa bile bildiğim şeyleri karşımdakilere aktarmaya çalışıyorum ve öyle umuyorum ki bunda büyük bir ecir ve sevap vardır.
Fakat beni buna sevkeden daha önemli bir saik var ki o da şudur: Ben kendisinden etkilendiğim ve etkisini bizzat kendi nefsim üzerinde gördüğüm, yani imanımım güçlenmesine, kanaatlerimin pekişmesine ve Allah’a olan muhabbetimin kuvvetlenmesine vesile olan bir ayet gördüğümde bu ruhun ve bu etkinin karşımdakilere de geçmesini, onların da bundan istifade etmesini istiyorum. Zira çok iyi biliyorum ki mücahid olsun, siyasi olsun, korumalarım olsun, arkadaşlarım olsun, çevremdeki herkes bu sonsuz hazineye ziyadesiyle muhtaçtır. Özellikle de yaşadığımız şu dönemin çalkantıları içinde benim ve benimle birlikte kendisine hitap edebildiğim herkesin buna gerçekten ihtiyacı var ve ben de bunu öncelikle kendi ayaklarımın ve sonra kardeşlerimin ayaklarının sabit kalması için yapıyorum. En büyük saik budur ve bu zaten, kardeşlerime ve kendime karşı duyduğum sorumluluklar içinde yer almaktadır.
Şeyh Vecdi: Kur’ân’ı bizzat okumak ile başka birinden dinlemenin farklı şeyler olduğunu biliyorsunuz. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v) de başkasından Kur’ân dinlemeyi istemiş ve bunu sevmiştir. Acaba Halid Miş’al’in kendisinden özellikle etkilendiği ve onun manevi iklimlere açılmasına, ruhanî bir hava yaşamasına vesile olan Kur’ân kaarii kimdir. Yahut Kur’ân dinlemek istediğinizde öncelikle kimin sesini arıyorsunuz veya sizleri cezbeden ses hangisidir?
Halid Miş’al: Gençlik yıllarımızda dinlemekle bahtiyar olduğumuz kaarilerin sayısı -bugünkünden çok daha- az idi. Allah’a şükürler olsun bugün itibariyle sayıları çok daha fazla… Çocukluğumda beni özellikle etkileyen seslerin başında Allah’ın rahmeti üzerine olsun Şeyh el-Husarî gelir. Onun kıraatinden çok etkileniyordum. Geçmişte de şimdi de beni tertil ve tecvid cihetiyle en fazla etkileyen ses budur. Bugün daha fazla etkiliyor, zira çocukluk ve gençlik yıllarımı taşıyor hafızama…
Beni cezbeden diğer sesler arasında Şeyh el-Minşavi, Şeyh Abdulbasit Abdussamed ve Şeyh et-Tablavî gelir. Allah cümlesine rahmet eylesin. Günümüzde ise genç birçok Kur’ân kaarii var ve bizleri ağlatanların sayısı az değil… Diğer büyük kaariler ise sizin de Mezamir-i Davud programında ekrana taşıdığınız ve herkesin yakından tanıdığı kimseler ki her birinin ayrı bir yeri var.
Şeyh Vecdi: İsterseniz şimdi daha önemli bir konuya, Allah’ın Kitabı’nda önemli bir yeri olan ve İsra suresinde zikri geçen ve bu ümmetin, yani ümmet-i Kur’ân’ın bir davası olan Mescid-i Aksa meselesine gelelim. Bize Kur’ân’da gördüğünüz ve bizzat davasını güttüğünüz Mescid-i Aksa’dan ve bunun neredeyse bütün bir ümmetin meselesi olmaktan çıkıp sadece Arapların meselesiymiş gibi bir boyuta indirgenmesinden, siyasî boyutuyla değil de Rabbimizin bize tarif ettiği ve bu konuda bizden istedikleri bağlamında biraz bahsedebilir misiniz?
Halid Miş’al: Hiç şüphesiz ümmetin, Tih çöllerinde dolaştığı ve değer erozyonuna uğradığı bazı zamanlarda bu tür değerlere bakışında da zayıflamalar oldu. Ancak Allah’a şükürler olsun ki bu süreç geçici idi ve bu değerlerin üzerindeki toz bulutları günden güne dağıldı. Mescid-i Aksa her Filistinlinin, her Arabın ve bu ümmetin her ferdinin yüreğinde önemli bir yere sahiptir. Onun çevresinde yaşayan Filistinliler de öyle… Mescid-i Aksa’nın Kur’ân’da zikredilmiş olması, Müslümanların ilk kıblesi olması, İsra ve Mirac topraklarında bulunması, kendisine doğru yola çıkılacak üç Mescidden biri olarak zikredilmesi ve kendisiyle birlikte çevresinin de mübarek kılındığının Kur’ân’la haber verilmesi gibi hususlar hepimizin malumudur. Ancak daha önemli bir noktaya işarette bulunmak istiyorum ki o da şudur: Allah Teâlâ Hz. Peygamberini Mekke-i Mükerreme’den Filistin’e, yani Mescid-i Aksa’ya doğru yürütmüş ve buradan göğe kaldırmıştır ki bu, Mescid-i Aksa’nın her şeyden önce âlem-i semaya açılan kapı olduğunu gösterir. Yine Hz. Peygamberin bütün peygamberlere burada imamlık etmesinin çok büyük bir anlamı vardır ki o da Peygamberlik makamından başlayarak diğer makamlara varıncaya kadar bütün insanlığı irşat ve onlara liderlik edecek olan gücün İsrailoğullarından tamamen alınıp Hz. Peygambere ve dolayısıyla da Araplara ve ümmet-i İslama verildiğidir. İşte İsrailoğullarının, Müslümanlara karşı duydukları o büyük nefretin altında yatan ana sebeplerden biri de budur. Zira İsrailoğulları Nübüvvet ile Risaletin kendilerinde olduğu, insanlığa liderlik edecek olanların da kendileri olduğunu iddia ediyor ve bununla övünüyorlardı. Hz. Peygamberin az önce ifade ettiğim şekilde bütün peygamberlere imamlığı bu hakkı onlardan tamamen aldığı anlamına gelmektedir.
Filistinler, kendileri için bir hak ve bir zorunluluk olsa da sadece toprakları için savaşmıyorlar. Bir insanın, dini, canı, ırzı ve malı için savaş vermesi elbette kendisi için bir haktır. Ancak Filistinliler bu topraklarda daha kutsal bir savaşın mücadelesi içindeler ki o da Mescid-i Aksa’yı savunmak ve geri almaktır. Filistinliler, Allah’ın kendilerine bahşetmiş olduğu bu şereften dolayı ne kadar şükretseler azdır. Aynı zamanda bu şeref onlar için bulunmaz bir şereftir. Bunun için seçilmiş olmaları, Allah’ın bir takdiri ve bir lütfudur. Filistin’de yaşamanın adı acı olsa da, adı çile olsa da, adı zulüm altında kalmak olsa da verilen bu mücadele dünyada bir şeref, ahirette de bir mükâfat olacaktır inşaallah. Allah’a şükürler olsun ki bu ruh Filistinlerin içinde baskın bir şekilde yaşamakta ve her defasında daha bir güçlenmektedir. O yüzden bütün yoksunluklara rağmen direnişi bırakmıyorlar, o yüzden bir İntifada’nın ardından ikinci bir İntifada’ya geçiyorlar. Zemzem suyu Allah’ın bereketiyle nasıl kesilmiyorsa Filistin direnişi de kesilmeyecektir. Burada bir bereket ve bir kudsiyet var… Filistin işgal altında kaldığı zamanlarda ümmet hep bir yenilgi içinde ve Filistin özgürlüğüne kavuştuğunda ümmetin başı hep dik olmuştur. Bütün tarihe bakın bunu mutlaka görürsünüz…
Şeyh Vecdi: Hz. Peygamberin imameti meselesiyle kısmen de olsa cevapladığınız bir soruya geçmek istiyorum. Maalesef kendini İslamcı olarak tanımlayan türedi bir güruh Yahudilerin ve Hıristiyanların bu topraklarda Araplardan daha eski olduğuna ve orada yaşamanın kendileri için bir hak olduğuna kailler. Bu konuda biraz daha tafsilata girer ve bizleri aydınlatırsanız memnun oluruz?
Halid Miş’al: Bu tartışma yeni değil. Daha önce de “tarihî yaşama hakkı”, “kim bu topraklarda daha fazla hak sahibi” adı altında defalarca gündeme geldi. Bunun cevabına hangi açıdan bakarsanız bakın bu onların lehine değil aleyhinedir. Şöyle ki: Tarihî olarak bakarsanız, onlar, biz üç bin yıl önce bu topraklarda yaşıyorduk, diyorlar. Bu arada Filistin üzerindeki elli-altmış yıllık zorba tarihlerini unutuyorlar. Bu tartışma her şeyden önce objektif bir tartışma değil. Diyelim ki üç bin yıl önce bu topraklarda yaşayan kimselerin, onların da iddia ettiği gibi bu topraklarda hakları var idi. Peki elli-altmış yıldır bu topraklarda yaşayan işgalcilere ne demeli, acaba bunların o üç bin yıl önce burada yaşayanlarla bir irtibatı, dolayısıyla da yaşama hakları var mı? Bu hakkı tespit eden ne? Eğer mesele tarih/ırk ise Ken’an Arapları (Ken’anîler) onlardan çok önce, yani beş ila altı bin yıl önce bu topraklarda yaşıyorlardı. Öyleyse bizim tarihimiz daha eski ve bu noktada daha fazla hak sahibiyiz. Tabi bunun sonrasındaki tarihimiz de onlardan çok daha uzun. Onlar sadece tarihin belli dilimlerinde burada yaşamışlar, ancak biz kesintisiz bir şekilde bu topraklarda kalmışız ve öncemiz de sonramız da onlardan daha uzun…
Eğer meseleye din boyutuyla ve dinî değerler açısından bakacak olursak: Allah’ın kanunu diye bir şey var. “Musa kavmine dedi ki: Allah'tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. (En güzel) akıbet muttakiler içindir.” Bu onlara gönderilmiş olan ve bizim kendisine iman ettiğimiz Hz. Musa (a.s)’ın sözleri… Ne var ki onlar ne Hz. Musa’ya inanır ne de diğer Peygamberlere. Öyleyse dinî boyut söz konusu olunca söylenebilecek yegâne söz, yeryüzünü dilediğine varis kılacak merciin Allah Teâlâ olduğudur. Bir kimse Allah’ın dilediği ve emir buyurduğu şeylere sahip olduğunda Allah onu yeryüzüne varis kılar. Biz, Müslümanlar olarak, hayırlılık ve liderlik meselesinin bütün peygamberlerin varisi olan Hz. Peygamber (s.a.v)’e geçtiğine inanıyoruz. İslam da diğer bütün semavi dinlerin tek mirasçısıdır. Aslında Allah katında tek bir din vardır ve o da İslam’dır… “Doğrusu, insanların İbrahim'e en yakını, elbette ona ittiba edenler, şu peygamber ve inananlardır. Allah, inananların velisidir.” İbrahim’e de onun soyundan gelen bütün diğer peygamberlere de en yakın olanlar ve onların mirasını taşımaya en layık olanlar bizleriz, yani Müslümanlar… Müslümanların bu topraklara hakim olduğu dönemlerde diğer bütün din mensuplarının tam bir güven içinde yaşayageldiklerini, buna mukabil onların hakim oldukları dönemlerde insanlığın nelere maruz kaldığını bilmem zikretmeye hacet var mı? Merak edenler tarihin sayfalarına şöylece bir baksınlar!
Şeyh Vecdi: Affınıza sığınarak bir soru sormak istiyorum ve öyle zannediyorum ki birçok kimse bu sorunun cevabını sizden duymak istiyor. Filistin’de Müslümanın Müslümanı yahut kardeşin kardeşi öldürdüğüyle ilgili haberler duyuyoruz. Karşınızda Yahudiler gibi amansız bir düşman varken, zikrettiğim bu hususa sebep nedir; Allah’ın sizlere bahşetmiş olduğu bu asil bakış açısının ve “eğer müminlerden iki taife birbirleriyle savaşacak olursa…” ayetinin gölgesinde, bunu bizlere açıklayabilir misiniz?
Halid Miş’al: Son derece önemli bir soru bu ve başta sizler olmak üzere herkesin bu soruyu sorma ve cevabını alma hakkı var. Bütün samimiyetimle ve tam bir sarahatle bu soruyu cevaplamaya çalışacağım inşallah… Bildiğiniz gibi Müslümanlar olarak bizim, Allah’ın dinine bağlı kalmaktan ve bu doğrultuda hareket etmekten başka çıkar yolumuz yok. Dinî hükümlere bağlı kalmak, bir farz/zorunluluk olmanın ötesinde, beraberinde bereket taşıyan bir husustur da. Bu konuda bizim herhangi bir tercih hakkımız yoktur. Bizler her meselede olduğu gibi bu meselede de hakkın yanında ve hakkın bize tanımış olduğu ölçüler içinde kalmaya çalıştık ve çalışıyoruz.
Allah’a şükürler olsun bu hareket kurulduğu ilk günden beri Allah’ın Kitabı ve Allah’ın Resûlü’nün yolu üzere yürümeye ve bu yoldan sapmamaya gayret etti. Hareketin ilk günden beri taşıdığı ve bugüne kadar da taşımaya devam ettiği ilk şiar, Allah Teâlâ’nın Maide suresindeki şu kavlidir: “Andolsun ki, sen beni öldürmek için bana el uzatsan da ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim. Çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım.” Allah’ın rahmeti üzerine olsun Şeyh Ahmed Yasin bu ayeti devamlı bir surette tekrar ederdi ki bu aynı zamanda bizim de bağlı kaldığımız ana şiarımız idi.
Bizler muhalefette olduğumuz yıllar boyunca bu şiarı elden bırakmadık. Muhalefet demişken şu noktayı da yeri geldiği için açıklayayım: HAMAS olarak bizim iki kanadımız vardır. Birincisi Siyonist işgal karşısında direnen kanattır. İkincisi ise Filistin içindeki muhalefet kanadıdır. Bizim bakış açımıza göre bu muhalefet, siyasi, basın-yayın, kitleler vs. bazında her zaman için en güzel yollarla, barışla yapılmalıdır ve Filistin içinde de bu süreç HAMAS tarafından hep böyle işletilmiştir. Bu süreç içinde kardeşlerimize karşı tek bir kurşun olsun sıkmadık; elimiz asla kardeş kanına bulanmadı. İçerideki değişikliği hep barışçıl yollarla ve askeri yönteme, yani güç kullanma yoluna başvurmadan tamamlamaya çalıştık. Seçim fırsatı söz konusunda olduğunda da bu yoldan şaşmadık. Filistin içindeki ıslahı sandıkların ve seçimlerin kapısını çalarak gerçekleştirmeye çalıştık ve HAMAS’ın o seçimler sonrasında muhalefet konumu değişti. Yani HAMAS artık bir muhalefet değildi. Bunun öncesine kadar tekrardan ifade edeyim ki HAMAS olarak bizler, mücadeleyi Siyonist düşman ile sınırladık.
Peki sonrasında değişen neydi? Öncelikle şunu belirteyim ki sizin de bildiğiniz gibi Şer’î anlamda fetva demek, nassın mevcut hâle tatbiki demektir. Bu yüzdendir ki bir kimsenin öncelikle nassı sonra da mevcut hâli yahut vakıayı çok iyi kavraması gerekir. Hâlihazır vakıayı iyi teşhis etmeden, nassları körü körüne tatbik etmeye çalışmak caiz değildir.
Dediğim gibi 2006 yılından sonra HAMAS artık Filistin içinde bir muhalefet değil, siyasi gücün bir parçası, bir hükümet, seçilmiş bir hareket idi ve sayısal çoğunluğu da kendisi oluşturuyordu. Şimdi halkı tarafından seçilmiş bir hükümet düşünün ki, ona muhalefet eden karşı bir güç, düşmanla yani Siyonistler ve Amerika ile ittifak içine girsin, onlardan silah alsın, para alsın, askeri eğitim alsın ve gelip bu seçilmiş gücü silah zoruyla devirmeye, ezmeye ve yok etmeye çalışsın… Böyle bir konum karşısında siyasi bir otorite ne yapar acaba?
Her türlü anlayışı bir kenara bırakarak sorayım. Dinde bunun hükmü nedir? Arap ve İslam âleminin bütün âlimlerine sesleniyorum, onlar fetva versinler, böyle bir konumda verecekleri fetva ne olur/du acaba? Acaba normal bir insan kendi nefsini mi müdafaa eder, yoksa başka bir şey mi yapar?
Bizler Şer’î ölçülere bağlıyız. Muhalefette iken elimizi kardeşlerimize karşı uzatmadık ve içeride silah kullanmadık. Ama siyasi gücün bir parçası olunca ve az önce bahsettiğim gelişmeler yaşanınca bazı şeyler değişti. Bazı kimseler, “kardeşim siyasi güç, iktidar falan, bunlar hikâye…” diyorlar. Tamam ben de, “evet kardeşim, biz de biliyoruz bunun böyle olduğunu ve bunun gerçek bir güç olmadığını” diyorum. Zaten biz de buna iman ettiğimiz için böyle bir yola girmiş değiliz. Ama siyasi iktidar olarak orada duran güç, kendi halkının boynunda bir kılıç gibi duruyor, düşmanın çıkarları doğrultusunda güvenlik önlemleri alıyor ve daha bilmem neler yapıyordu. İstedik ki iktidar denilen bu şey öncelikle kendi içinde ıslah olsun, direnişi ve direnişin silahını korusun. Sonunda şunu anladık ki onların iktidarda görmek istedikleri güç, ancak ve ancak Siyonist düşmanı korumayı sağlayan güçtür. Bu yüzdendir ki bütün dünya, halkının temsilcisi olan HAMAS’ın üzerine çöreklendi. Tabii olarak biz de kendi meşru haklarımızı ve Filistin halkının bize vermiş olduğu o gücü savunmak ve korumak zorundaydık. Direniş hakkımız vs. hususlar ise cabası…
Bizim anlayışımız budur. Kardeş kanı dökmenin ne kadar ağır bir şey olduğu herkesten daha iyi biliriz. Zaten biz Fetih hareketi veya başka bir grupla savaşıyor değiliz. İntifada ve bütün direniş boyunca kanımız onların kanıyla aynı hendeğe aktı. Aslında bütün bu olaylara sebep, Filistin içindeki küçük ama sırtını Filistinlerden başka herkese dayamış bir grup… Ellerindeki gücü yitirmemek için Amerika, İsrail ve daha bilmem kimlerle anlaşma içine girdiler ve buna devamda ısrar ediyorlar. HAMAS’ı ezmek ve yok etmek için kimin kimlerle anlaşma içine girdiği ve neler yaptığı Amerikan dergilerinde bile yazıldı. Bilmem daha fazlasını söylemeye gerek var mı?
Buradan bütün açık yürekliliğimle, bizi seven bütün kardeşlerimize şunu söylemek istiyorum: Bizler HAMAS olarak hatadan masum kılınmış bir hareket değiliz. En nihayetinde bizler de insanız ve bizim de sürçmelerimiz olur. Nitekim Allah Teâlâ, Sahabeyi dahi itab etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Ey İman edenler! Allah yolunda cihada çıktığınız zaman, mümini kâfirden ayırmak için iyice araştırın. Size selam veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek, “Sen mümin değilsin” demeyin.” Bizler bunun farkındayız. İnsan kendi nefsini müdafaa ederken dahi ifrat ile tefritten uzak durmalı… Hata etmeyen kim var ki? Bunu da biliyoruz, ancak HAMAS mensubu bir kimsenin kendi nefsini müdafaa ederken düştüğü hata ile onun karşısında durup düşmanla işbirliği yapmış ve bir halkın tercih ettiği kimseleri yok etmeye azmetmiş bir kimsenin yaptığı hata aynı mıdır?
Allah’a yemin olsun ki bu parçalanmışlığın içimizde bıraktığı acıyı herkesten ziyade biz yaşıyoruz. Keşke gücümüz bir olsa da gerçek savaşımızı, sırtımızın arkadan hançerlenmeyeceğine güvenerek yürütebilsek. Ama biz asıl düşmana karşı savaşırken sırtımızı da korumak zorunda kalıyoruz. Mecbur kaldığımız bu mücadele de sırtımızı koruma ölçeğinde, fazla değil…
“Eğer müminlerden iki taife birbirleriyle savaşacak olursa” ayetine gelecek olursak: Öncelikle ayet savaşı “müminler” ile sınırlandırmış. Bu arada herhangi bir kimseyi tekfir ediyoruz gibi bir anlam çıkmasın ortaya, daha peşinen bu kaydı koyalım. Bu durum Allah’a kalmış ve O’nun hükmü dahilinde bir husus… Şimdi iman söz konusu olduğu ve gerçekten direnişe, cihada inanmış iki zümre birbiriyle çatıştığı zaman, büyükler ve ehliyet sahipleri gelip bu iki taifenin arasını bulurlar. Fakat belli ve sınırlı bir grup düşünün ki Filistin’i gerisin geri atmış, kendi halkının maslahatını gözden çıkarmış, Filistin halkının özgür tercihini tabir caizse savsaklamış ve bu da yetmezmiş gibi gidip onun düşmanı İsrail ve Amerika ile yine bu halkı ve bu halkın seçtiği kitleyi ezmek için ittifak etmiş… İşte bunu “müminlerden iki taifenin birbirleriyle çatışması” kapsamında ele almak mümkün değildir. Bu bütün bir Filistin halkına karşı durmaktır ve sadece HAMAS’la ilgili bir sorun da değildir. Kur’ân nassını böyle basit bir seviyeye düşürmek de doğru değildir. Yahut Allah hepsinden razı olsun Sahabe arasında yaşanmış bir meseleyle bu meseleyi üstünkörü bir şekilde kıyas etmek kesinlikle uygun olmaz. Zira burada İsrail ile Amerika’nın araya girip elinden tuttuğu, bir halkın kendisini temsil etmek üzere seçtiği bir kesimi yok etmek için harekete geçirdiği bir gruptan bahsediyoruz. Bu beşinci tabur demektir; bu insanı arkadan hançerleyen bir güç demektir. Binaenaleyh Şer’î bir nass ele alınırken son derece dikkatli olunmalıdır ki bu husus son derece önemlidir.
Şeyh Vecdi: Ben şahsen bu açıklamalardan sonra son derece tatmin oldum. Üstad Halid, şimdi müsaadeniz olursa sizlere doğal olarak sorulması gereken bir soru sormak istiyorum: Hafız Bakanlar, hafız Meclis Başkanı, hafız ve insanlara teravih namazı kıldıran bir Başbakan, bu görüşme boyunca müşahede ettiğimiz böyle bir Kur’ânî bakış açısına sahip Siyasi Büro Şefi, acaba bütün bu sıfatlar bir hükümeti oluşturan, bir devleti idare eden insanlar için bir engel olarak görülüyor mu yahut Batılılar ve diğer kesimlerle ilişkilerinizi olumsuz bir şekilde etkiliyor mu?
Halid Miş’al: Fazlından ve kereminden dolayı Allah’a hamdolsun. Şüphesiz ki böyle bir manzaranın uzun zamanlardan beri Arap ve İslam âleminde yitmiş olması, insanların böyle bir durumu garipsemesine sebep olabiliyor. Bazıları da bunun belli noktalarda engel teşkil edeceğini düşünebiliyor. Bu, kesinlikle doğru bir düşünce değil. Asıl olan insanın kendi kökleri, kendi tarihi ve hepsinden önce kendi dini ve kimliği ile uyum içinde olması, ondan sonra da kendi vazifesini ifa etmesidir. Neden bazı Avrupa ülkelerinde Hıristiyan kimliğiyle önce çıkmış kimseler devlet başkanı olduğunda yahut İtalyan Hıristiyan Partisi vb. denildiğinde kimse bunu garipsemiyor da, iş bizim topraklara gelince dindarlık; siyaset, idare, hükümet, emniyet vs. bazı konumlarda adeta bir kusur gibi görülüyor?
Kur’ân bizim kimliğimizdir, bununla şeref duyarız ve bu son derece doğal bir şeydir. İkinci bir husus onun bizlere getirdiği berekettir. Hz. Peygamber (a.s.v)’ın da buyurduğu gibi: “Muhakkak ki Allah bu Kitab ile kimi kavimleri yüceltir, kimi kavimleri de alçaltır.” Selefimiz ne ile muzaffer olmuşsa biz de ancak onunla muzaffer oluruz. Yine yaşayanlar bilir ki İslam kadar yüce bir din yoktur… Allah’ın bütün bir insanlığa rahmet kıldığı bu din hiçbir şekilde ve hiçbir yerde bir engel olmaz… Allah’a şükür HAMAS’ın kurulduğu ilk günden beri kendisine müracaat ettiği ve bizim de hocalarımız olan âlimleri var. Bütün işlerimizde onlara danışıyoruz. Özellikle de askerî konularla ilgili fetvalarda. Zira buna çok ihtiyaç duyuyoruz. Bu güne kadar, askeri, siyasi, ekonomik her ne sahada olursa olsun, bir darlık yaşamadık. Nitekim İslam bir vüs’at dinidir ve Şer-i Şerif’e bağlı kalmak bereketin temel kaynağıdır. Allah’a şükürler olsun bütün işlerimizde safiyet, iltizam ve bütün bunlardan önce Allah’ın rızası dairesi içinde kalmaya çalıştık ve çalışıyoruz. Dindarlık hiçbir şekilde bir engel değildir. Bir berekettir, bir rahmettir. Hocalar siyasetten anlamaz, şundan bundan anlamaz diyorlar… Niçin? Siyaset yalan dolan ise bunun aksini ispat etmek ve canlı numuneler sunmak lazım. Bir Müslüman dinine bağlı kaldığı zaman bunu ortaya koyar. Hem dindar olarak kalır hem de pek ala bir siyasi, pek ala bir komutan olur. Yeter ki Allah’ın rızasını talep etsin ki Allah Teâlâ da şöyle buyuruyor: “Doğru yola girenlere gelince, Allah onların hidayetlerini artırmış ve onlara kötülükten sakınma çarelerini ilham etmiştir.” “Bizim uğurumuzda mücahede edenlere gelince elbette biz onlara yollarımızı gösteririz ve şüphesiz ki Allah her halde muhsinlerle beraberdir.”
Şimdi bazı insanlar “HAMAS, gelince şunları şunları dayatır” diyorlar. Ben insanlara, kendi gönüllerinde olmadıktan sonra neyi niçin dayatayım? Dindarlık zorlama ile olmaz. Ben örtünmek istemeyen bir insanı zorla örttüremem. Sakal bırakmak istemeyen bir kimseye zorla sakal bıraktıramam. Bu işler kalben iman ile olacak şeylerdir… İkna ile, terbiye ile, güzel örneklik ile, uygun ortamı inşa ile mümkündür. Bir babayı düşünün ki kendi çocukları üzerinde yetkisi olduğu halde onların gönüllerine erişmeden onlara bir şeyi kabul ettiremez. Zorla kabul ettirse bile o şey gönülde karar kılmaz, kısa zamanda uçup gider.
Şeyh Vecdi: Bu açıklamalarınızdan dolayı teşekkür ettikten sonra, itiraf edeyim ki mülakatınızla şereflendiğim ve sizinle geçirdiğim bu dokuz saatlik süre boyunca ne kadar meşgul olduğunuzu gördüm ve bu programın kaydını dahi bitiremeyeceğimiz sandım. Bütün bu yoğunluk içinde virdinizi ne zaman okuyor, ezberinizi ne zaman tekrarlıyorsunuz acaba? Bu soruyu sormamdaki gayelerden biri de vakitlerinin darlığından şikâyet edenlere dolaylı yoldan bir mesaj iletmek…
Halid Miş’al: Değerli kardeşim, şüphesiz ki zor vakitlerdeyiz ve vakit darlığı da bir gerçek. Ancak insan niyet ettiği zaman Allah da ona yardım ediyor. Yani mesele her şeyden önce niyetle ve bir işin kaygısını gütmekle alakalı… Hangi mesele olursa olsun, insan niyet ettikçe ve o işin kaygısını güttükçe mutlaka onun için bir vakit bulur. Allah’ın vereceği bereket de mutlak hatırlanmalı. Ama bir kimse yapacağı o işin gerçekten kaygısını gütmez, olsa da olur olmasa da olur kabilinden bir tavırla hareket ederse o işin kıyısına bile varamaz. Aksini yapar, yani bu işi kalbinde ve vicdanında bir kaygı haline getirirse o işin derununa ulaşır. Yani insan bir işe kendisini ne kadar verirse Allah da ona o kadar verir.
Diğer bir husus ise insanın vakit bulmak istediğinde bir iş için mutlaka vakit ayarlayabileceğidir. Örneğin benim konumum birçok insanın konumundan çok farklı. Mesela güvenlik gerekçesiyle arabayı ben kullanamıyorum ve arabada bulunduğum süre içinde bu vakti değerlendiriyorum. Devamlı yanımda taşıdığım Mushaftan virdimi okuyor veya ezberimi tekrarlıyorum. Spor yapmayı seven bir insanım ben. Yürüyüş esnasında sabah-akşam zikir virdimi yahut ezberimi tekrar edebiliyorum. Yani kim vakit ayarlamak isterse gerçekten bunu yapar. Kimsenin bu konuda özrü olamaz. Kur’ân’dan bir cüz okumak hepi-topu yarım saatini alır insanın… Bu virdler ve bu kıraatler bir kul için bulunmaz bir güçtür. Hele hele cihad eden bir insan için vazgeçilmez bir şeydir. Beden yorulduğu zaman dinlenmek, acıktığı zaman da yemek ister. Peki ya ruhun gıdası? Bizim ruhlarımız, Kur’ân’ın, duanın mededine muhtaçtır. Örneğin İmam en-Nevevî’nin “Kitabu’l-Ezkâr”ına yönelip oradaki sabah-akşam virdlerini, bir sıkıntıya ve derde düçar olunduğunda okunacak duaları okuduğunuzda bambaşka bir dünyaya açılıyorsunuz. Hz. Peygamber (s.a.v)’in dualalarının ifadesi daha başka oluyor. Mesela, “Ya Hayyu, ya Kayyûm! Bike esteğîs fe’eslih lî şe’nî kullehu velâ tekilnî ilâ nefsî tarfete ayn…” Bir diğeri de, ““Ya Hayyu, ya Kayyûm! Birahmetike esteğîs…” şeklinde başlıyor.
Allah (c.c): “Onlar İslâm'a girdikleri için seni minnet altına sokuyorlar. De ki: Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın. Eğer doğru kimselerseniz bilesiniz ki, sizi imana erdirdiği için asıl Allah size lütufta bulunmuştur, (Allah'a minnettar olmanız gerekir)” buyuruyor. Bazı insanlar yapmış oldukları ibadetlerin sanki Allah’a karşı bir minnet olduğunu zannediyorlar. Allah’ın bu ibadete ihtiyacı yok… Yemeğe ve içmeğe olduğu gibi buna da ihtiyacı olan bizleriz. Şimdi bir insan yediği ve içtiği için bunu başkasına karşı bir minnet olarak kullanabilir mi? Tabii ki hayır, zira kendisinin buna ihtiyacı var. İşte bu ruhî, bu kalbî gıdaya ihtiyacı olan da insanın kendisidir. Kul, sırf kul olduğu için buna muhtaçtır. Allah’ın buna ihtiyacı yoktur.
Şeyh Vecdi: Bu görüşmeden sonra işin gerçeği size Hocam demek isterim. Ben gerçekten de istifade ettim. Allah razı olsun. Bu münasebetle bütün Müslümanlara bir tavsiyede bulunmanızı isteyeceğim sizlerden. Cihadınız, direnişiniz, ümmetin en önemli davalarından biriyle yoğrulmuşluğunuz vs. tecrübelerin ışığında sizin tavsiyenize gerçekten ihtiyacımız var. Özellikle de Arap ve İslam âleminin içine düşmüş olduğu; ne tarihine, ne dindarlığına ve ne de asaletine yakışan bu utanç verici durum bizleri gerçekten üzüyor ve bu noktada sizlerin tavsiyelerine kulak vermek istiyoruz… Neler söylemek istersiniz?
Halid Miş’al: Herkesten önce kendi nefsime ve kardeşlerime en öncelikli tavsiyem Allah Teâlâ ile güzel bir bağ içinde olmalarıdır. Zira bütün hayırların anahtarı budur. Bizler Allah’ın kullarıyız ve Allah bizleri söz konusu bu “kulluk” makamıyla müşerref kılmıştır. “Allah kuluna vahyettiğini vahyetti…” “Kulu Muhammed'i geceleyin, Mescid-i Haram'dan kendisine bazı âyetlerimizi göstermek için, etrafını mübarek kıldığımız Mescid- i Aksâ'ya götüren Allah, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz ki her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla gören O'dur.” Bu kulluk makamıdır. Yahudilerle savaşta bile bu kulluk zikredilmiştir: “Birincisinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik…”
Öyleyse bizler, bu kulluğu daha iyi nasıl bir şekilde yapacağımız meselesiyle karşı karşıyayız. Kulluk makamında şah-geda, zengin-fakir, başkan-komutan, herkes aynıdır ve herkes Allah’ın karşısında bir kuldur. Bu kulluğu güçlendirmenin yolları aranmalıdır. Allah’ın bizim için tayin ettiği ve bizden yerine getirmemizi istediği şeyler var. Bunlara bağlı kalmak ve bu doğrultuda yaşamak zorundayız. İnsanın en nihayetinde amaçladığı şey bu dünyada izzet içinde yaşamak ve ahrette de saadete ermektir. Cennete girebilmek ve ateşten kurtulabilmektir. Bunun yolu da Allah’a kulluktur.
İkinci bir husus ise başkalarıyla nasıl daha iyi bir şekilde geçinebileceğimizdir. Anne babaya iyilikten başlayarak diğer bütün insanlarla iyi geçinmenin yollarına bakmalıdır. Zira insan ile olan irtibatımız son derece önemlidir. Bizim ahlakımızın boyutları burada ortaya çıkar ki Allah Resûlü’nün de birçok hadisinde belirttiği gibi güzel ahlaka verilen mükâfat bambaşka olacaktır. Nitekim: “Kıyamet günü bana meclis olarak en yakınınız ahlakı en güzel olanlarınız olacaktır” buyurmuştur. Bizler Sahabe ve Tabiin neslinin de yaptığı gibi insanların kalplerine güzel ahlakımızla açılırız.
Üçüncü bir husus ise büyük davalarımız yahut büyük meselelerimiz karşısındaki sorumluluğumuzdur. Müslüman bir insanın bu konuda da büyük sorumlulukları vardır. Örneğin Filistin bu ümmetin yarasıdır. Irak bu ümmetin yarasıdır. Aynen bu topraklarda olduğu gibi İslam âleminin birçok yerinde kanayan yaralarımız vardır. Kendi nefsinde hayırlı, başkalarına karşı hayırlı ve büyük davaları için hayırlı olmanın yollarını arayan bir Müslüman insanlık için çıkarılmış bulunan en hayırlı ümmet içinde mutlaka yerini alacaktır ve Allah Teâlâ da ona mutlaka yardım edecektir. Ancak daha önce de vurguladığım gibi ana hareket noktası Allah ile olan bağımızın güçlendirilmesi ve güzelleştirilmesidir… Müslüman bir insan her haliyle hayırlı olmalıdır. Eğer bulunduğu yer Filistin, Irak, Afganistan gibi yerlerse bizzat cihad etmeli, bunu yapamıyorsa cihad eden kardeşlerine malıyla, duasıyla, kalemiyle ve elinden geldiğince yardım etmelidir…
Şeyh Vecdi: Bizi kırmayıp zamanınızın darlığına rağmen bu güzel görüşmeyle bizleri bahtiyar kıldığınız için sizlere teşekkür ediyorum. Ben kendi adıma ziyadesiyle istifade ettim ve eminim ki izleyicilerimiz de istifade etmişlerdir. Bu programın bir kuralı da, programı, misafir ettiğimiz kimseden bir aşir dinleyerek kapatmak. Bu arada Şeyh Küreyyim Racih kolay kolay icazet vermez… Bu konuda biraz fazla hassastır. Misk-i hitam olsun diye, kulağımız sizde efendim…
(Halit Miş’âl teşekkürlerini arzettikten ve “herhalde beni imtihan etmek istiyorsunuz” yollu bir şaka yaptıktan sonra şu ayetleri okuyor):
“Ey iman edenler, sizden olmayanları dost edinmeyin; onlar, sizi şaşırtmakta kusur etmezler, sıkıntıya düşmenizi arzu ederler. Baksana, öfkeleri ağızlarından taşmaktadır; sinelerinin gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz, sizlere ayetleri açıkça bildirdik.
İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, hâlbuki onlar sizi sevmezler, siz kitap(lar)ın hepsine inanırsınız, onlarsa sizinle buluştukları zaman «inandık» derler. Başbaşa kaldıkları zaman da kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: «kininizle geberin!». Şüphesiz ki Allah göğüslerin (gönüllerin) özünü bilir.
Size bir iyilik dokunsa fenalarına gider, başınıza bir kötülük gelse onunla sevinirler. Eğer sabreder ve Allah'dan gereğince korkarsanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez; çünkü Allah onları kendi amelleriyle kuşatmıştır.
Hani sen sabah erkenden müminleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın. Allah, hakkıyla işiten ve bilendir.
O zaman içinizden iki takım bozulmaya yüz tutmuştu. Hâlbuki Allah onların yardımcısı idi. İnananlar, yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.
Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz halde Allah size Bedir'de yardım etmişti. Allah'tan sakının ki, O'na şükretmiş olasınız.
O zaman sen müminlere: «Rabbinizin size, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?» diyordun.
Evet, sabreder ve (Allah'tan) korkarsanız, onlar ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı nişanlı beş bin melekle yardım eder.
Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Yardım, yalnız daima galip ve hikmet sahibi olan Allah katındandır.
(Allah bu yardımı) inkâr edenlerden bir kısmını kessin veya perişan etsin de umutsuz olarak dönüp gitsinler (diye yaptı).
Bu işten sana hiçbir şey düşmez. (Allah), ya onların tevbesini kabul eder, yahut onlara, zalim olduklarından dolayı azab eder.
Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder. Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Âl-i İmrân, 118-129)










