The Ottoman Empire and the World Economy (Osmanlı İmparatorluğu ve Dünya-Ekonomisi), Huricihan İslamoğlu-İnan(ed.), Cambridge University Press, 2004, 481 s. ISBN 0–521–52607–8
Geleneksel bir imparatorluk olarak Osmanlı, modern Batıdakinden çok farklı bir dünyagörüşü ve ekonomik felsefeye dayanıyordu. Osmanlı, Platonik, ideal bir sosyal düzen anlayışınca Habermas’ın “sistem” dediği, kapitalist ekonomik-politik sistemi, yani “iktidar siyaseti ve pazar ekonomisi”ni nötralize etmişti. Padişahın çocukları hükmündeki yerli tebaanın iktisadî faaliyeti tımar sistemine bağlı tarımla sınırlanmış, onları çıkar arayışına iterek “erdemli şehrin ideal düzeni”ni bozabilecek zanaat ve ticaret sektörleri gayrimüslim tebaaya bırakılmıştı. Klasik döneminde Osmanlının ihracatı engellerken, ithalatı teşvik etmesi bu açıdan garip değildi. Benzer dünyagörüşleri ve düzenlere sahip Çin ve Osmanlı gibi geleneksel ülkelerde niçin Batıdaki gibi kapitalizmin gelişmediği, onların niçin Batıya benzemedikleri, Weber gibi Batılı bilginlerin merakını çekmişti. Montesquieu’dan Weber ve Marx’a Batılı bilginlerin Doğuya mukayeseli yaklaşımı, daha çok farklılıkların özselleştirilmesine, “dinamik Batı karşısında durağan Doğu” imajının kuruluşuna hizmet etmişti. Batının despot Doğu imajının merkezinde Osmanlı vardı. Bu yüzden temelde Immanuel Wallerstein tarafından formüle edilen dünya-sistemi perspektifinden Osmanlı tarihinin yeni bir kavramsallaştırılmasını amaçlayan çalışma, Edward Said’in güçlü oryantalizm eleştirisiyle başlayan revizyonizm trendine esaslı bir katkı yapıyor.
Dünya-sistemi perspektifinin yaptığı, dünya tarihinin alışılagelmiş tarihsiz ve dikotomik görüşüne meydan okuyarak Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihî gelişmesini tek bir, yani Avrupa dünya-kapitalist sisteminin dönüşümü sürecinin bağlamına yerleştirmek. “Birleştirme”(incorporation) denen bu süreç, Osmanlı yapılarının dünya-ekonomik güçleriyle temasa geçtikten sonraki dönüşümünü tasvir ediyor. Çalışmanın ilk bölümü, Osmanlı sosyal yapısı, içsel dinamikleri ve onun küresel ekonomik gelişmelerin etkisiyle dönüşümü hakkında genel teorik tartışmaları içeriyor. Kalan üç bölüm ise ziraî, endüstriyel ve ticarî yapılar ve onların farklı zaman dilimlerindeki farklı bölgelerdeki dönüşümleri üzerine vaka incelemelerinden oluşuyor. Çalışmaya, teorik baba Immanuel Wallerstein ve editör Huricihan İslamoğlu-İnan başta olmak üzere, Roger Owen, Peter Gran, Donald Quataert, Suraiya Faroqhi, Halil İnalcık, Mehmet Genç, Çağlar Keyder, Şevket Pamuk, Murat Çizakça, İlay Sunar gibi konunun dünyaca ünlü uzmanları katkıda bulunuyor. Teorik ile pratik arasındaki bu ayırım, mutlak olmaktan çok çalışmanın planıyla ilgili izafî bir ayırım. Zira vaka incelemeleri ya doğrudan teorik problemlerle muhatap oluyorlar veya genel yorumlayıcı şemaları destekleyen, yeni kavramsallaştırma çığırları açan “olgular” sunuyorlar. Buna karşılık kavramsal modeller, özgül araştırmayı “daha büyük resmin’ bağlamına yerleştirme ve yeni araştırma problemlerini tanımlamaya hizmet ediyor.
Honour in African History (Afrika Tarihinde Onur), John Iliffe, Cambridge University Press, 2005, 404 s. ISBN 0–521–54685–0
Duygu, son yıllarda birçok disiplin tarafından gözde inceleme konusu haline gelen bir kavram. Modern çağda daha çok psikolojinin bir konusu olarak görülen duyguların özellikle insanların kültürel değerleri açısından taşıdığı büyük önem, postmodern çağda keşfedilmeye başladı. Kültürlerdeki hayatî işlevi bakımından duygular, özellikle antropolojinin merkezî bir inceleme konusu haline geldi. Türkçede yaygın olarak “şeref” diye karşılanan onur, hayâ (shame and honour) ile birlikte bugüne kadar daha çok Akdeniz dünyagörüşünü karakterize eden değerler olarak alındı. Ancak bu, bütün toplulukların kültürleri açısından merkezî önemi taşıyor. Ünlü Afrika uzmanı John Iliffe’nin Afrika örneğindeki kapsamlı incelemesi de kavramın evrensel önemini apaçık gösteriyor.
Afrika tarihinde on dördüncü yüzyıldan günümüze kadar şeref hakkındaki fikirlerin oynadığı rolü açıklayan yazar, geçmiş ve mevcut Afrikalı davranışını çözümlemek için bu fikirlerin anlaşılmasının elzem olduğunu öne sürüyor. Avrupa fethinden önce nice Afrikalı kahramansal şeref geliştirmiş, başkaları ataerkil aile reisliğine ilişkin sivik değerlere önem vermiş, kadınlar da gayret, sebat ve ailelerine sadakat bakımından birbirlerini takdir etmişlerdir. Diğer taraftan bu yerli, kadim değerler, kıtada yayılan İslamî, Hıristiyan değerlerle hem çatıştı, hem de harmanlandı. Sömürge fethi kahramansal kültürleri parçaladı, ancak tevarüs edilen şeref fikirleri, alay disiplini, saygınlık, işinin hakkını vermek, çalışan-sınıf erkekliği, sömürge düzeninin değişen cinsiyet ilişkileri ve eski düzeni deviren milliyetçi hareketlerde yeni ifade buldu. Bugün, aynı tevarüs edilen mefhumlar, demokrasiyi köstekliyor, zulme direnişi ilham ediyor ve AIDS karşısında haysiyetin savunmasını güdülüyor. Böylece başlığının iham ettiğinden çok daha geniş bir alanı kapsayan çalışma, kanaatimce Avrupa’daki benzer dönüşümlerin mukayesesi için değerli bir kaynak sağlıyor. Örneğin Norbert Elias da ünlü eserinde Avrupa’da medenileşme sürecinde geleneksel hayâ gibi duyguların nasıl sekülerleştiğini göstermişti. Keza çalışma sayesinde Max Weber’in Amerika’da kapitalizmin manevî dinamiği olarak saptadığı Protestan çalışma ahlakının Afrika gibi çok farklı bir bağlamdaki karşılığının izini sürmek de hayli öğretici.
Power and the Nation in European History (Avrupa Tarihinde İktidar ve Ulus), Len Scales-Oliver Zimmer(eds.), Cambridge University Press, 2005, 389 s. ISBN 0–521–60830–9
Modern Avrupa tarihine ilişkin ana meselelerden biri, “devlet” ve “ulus” gibi modern, nominal varlıkların modern öncesi tarihi olup olmadığı. Bunları modern dünyaya özgü olarak görenler tarafından böyle bir araştırma anakronik kalır. Hakikatte çağımızda yaygın bu tür araştırmaların anakronizmi, Reinhart Koselleck gibi Alman araştırmacıların vaz’ ettiği tarihî semantiğin bulguları ışığında daha net görülmeye başladı. “Devlet” ve “ulus”un münhasıran modern kavramlar olduğu görüşü doğru olsa da kanaatimce bunların izini sürmek, geleneksel ile modern tasavvurlar arasındaki farkı ortaya çıkarmak için önem taşıyor. Kolektif çalışma, özellikle bir tür siyaset antropolojisi perspektifinden “ulus”un izini sürüyor. Ulusun bu tür özgül, iktidarla ilişkisi bağlamında ele alınması, millet ve milliyetçiliğin kökenleri hakkında çoğunlukla spekülatif kalan incelemelere de yeni bir boyut getiriyor. Zira Aristo’nun insan için “medenî bir canlı” tanımında olduğu gibi geniş anlamıyla politika, insan topluluğunun alamet-i fârikasını oluşturuyor. Nitekim çağdaş baskın politik birimi oluşturan “ulus-devleti” kavramı da, ulusun siyasî cemaat olarak temel karakterini gösteriyor.
Şu halde tarihî antropolojik araştırmanın işi, farklı zaman ve mekânlarda hükümet ile ulus izdivacının nasıl gerçekleştiğini tespit olacaktır. Çalışma, teorik bir girişin ardından kronolojik bir yaklaşımla ortaçağlar, erken modern ve modern dönemde bu izdivacın nasıl gerçekleştiğini inceliyor. Çalışmanın “yaklaşım ve tartışmalar” başlıklı birinci kısmı, bu konudaki teorik perspektifleri ele alıyor. Konunun ünlü uzmanı Anthony D. Smith, “kadim dünyada uluslar var mıydı” sorusuna cevap arıyor. Kadim dünyada Yahudi ulusu örneğinden, ulusları, “küresel ile yerel” kimlikleri birbirine bağlayan ara birimler olarak sunan Rousseau gibi Aydınlanma düşünürlerine ulusun kavramsal dönüşümü hakkında bir fikir edinebiliyoruz. “Orta Çağlar” başlıklı ikinci bölüm, erken İngiliz deneyiminde Alman iktidar yapılarını, Anglo-Saxon ‘ulus-devlet’inin tarih-yazıcılığını, ortaçağ İrlanda’sında ulusal ve politik kimliklerin örtüşme derecesini, geç ortaçağ Almanya’sında ulusun politik gelişmenin gerisinde kalıp kalmadığını araştırıyor. Erken modern döneme odaklanmış bölümdeki makaleler devlet ve Rus ulusal kimliği, Polonya-Litvanya bölgesinde kimliklerini inşasını, İngiltere’de bölgesel ve politik kimlikler ilişkisini ve devrim çağında ulusu ele alıyor. Modern döneme odaklanmış bölümdeki incelemeler ise başlıca Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya ve İsviçre örneklerinde modern ulus-devletinin tezahürünü ele alıyor.
Kanaatimce çalışmaya belli başlı üç eleştiri getirilebilir. Birincisi, “ulus” ve “state” gibi kavramların, anakronik bir şekilde eski çağlardaki emsallerini tanımlamak için de rasgele kullanılması. İkincisi, tam aksine “ulus”u modern anlamda inşa eden Sieyes’e sadece bir kez atıf yaparak kavramın modern karakterini göstermekte yetersiz kalması. Üçüncüsü, Batı-merkezci bir perspektiften dolayı, ulus-siyaset ilişkisi hakkında belki de dünyada ilk analizleri yapan İbni Haldun’u tamamıyla es geçmesi.
Religion and the Early Modern State: Views from China Russia and the West (Din ve Erken Modern Devlet: Çin, Rusya ve Batı’dan Görünümler), James D. Tracy-Marguerite Ragnow(eds.), Cambridge University Press, 2004, 415 s. ISBN 0–521–82825–2
Max Weber, Avrupa’da modernleşme sürecini sinoesizm ve oryantalizm olarak iki ana perspektiften yorumladı. Antik Yunan’da köy ve kasaba gibi küçük politik birimlerin “bir başkentte birleşmesi” anlamına gelen sinoesizm, daha sonra Batı tarihinde medenileşme ve modernleşme olarak adlandırıldı. Politik merkezileşme süreci, politik bağların dönüştürülmesini, bu da dinin dönüştürülmesini gerektirir; zira İbni Haldun’un “asabiye” veya Marx’ın “sınıf bilinci” dediği bu bağlar, daha doğrusu bu bağları sağlayan ruh, din tarafından sağlanır. O yüzden Weber’in hem Batıda, hem Doğuda incelediği gibi her modernleşme, dinin dönüştürülmesi sürecini içerir. Bu dönüşüm, başlıca iki şekilde kendini gösterir. Birincisi politik kimliğin daralması, yani ulusal-üstü, evrensel kimliklerden ulusal kimliklere dönüşüm sürecine paralel olarak din de evrenselden sivil dine dönüşür. İkincisi, resmî kimliğin tahkimi için dinin “doğru ve sapkın” veya diğer bir deyişle “resmî ve popüler” boyutları yeniden tanımlanır.
Din sosyologlarının bu konudaki teorileştirme çabalarına ise eldeki çalışma gibi tarihî, mukayeseli, vaka incelemeleri tarafından veri sağlanır. Devlet gücü halkın dinine nasıl etki etti? Devlet ve kilise görevlilerinin, halkın dinî bilinç ve davranışını değiştirme niyetiyle iddialı Protestan ve Katolik reform programlarında işbirliği yaptıkları konfesyonelleşme ve kültürel değişme süreçlerini tarihçiler keşfettikçe bu ezelî mesele bilenmiştir. Özellikle İngiltere’de bütün sosyal tabakayı kuşatan bu geniş anlamda reformasyonun, sonunda kadim adet ve inançların dirençli esnekliğinin üstesinden gelip gelemediği tartışması devam ediyor. “Yaşayan din ve resmî din, dinî kimlik şekilleri ve inancın sosyal telaffuzu” olarak üç ana başlık altında toplanan on üç deneme, İngiltere ile Kıta Avrupa’sı yanında iki büyük ülke Rusya ve Çin’deki benzer süreçleri, yöneticilerin politik değişme paralel olarak dinî inançları biçimlendirme girişimlerine karşı halkın nasıl tepki verdiğini inceliyor. Çalışma, inançların bir boşlukta var olmadığı veya masa başında biçimlenmediğini, inanç ile hayat tarzı arasındaki sıkı ilişkiyi, toplumdaki eşitsizlikler oldukça çeşitli, çatışan inanç tarzlarının da var olacağını bir kez daha gösteriyor. Görülen o ki devlet ile halk arasındaki doğrudan veya dolaylı uzlaşma sürecinde inançlar sadece kamusal ile özel arasında alan veya kılık değiştiriyor ve muhalefetçi potansiyellerini koruyor. Kuşkusuz Osmanlı örneğinin de ihtivasıyla bu resim daha tam hale gelirdi. Bu bakımdan çalışma, erken modern dünyada Osmanlı’daki başkaldırı ve mesihçilik hareketlerinin değerlendirilmesi için hayatî önemde bir mukayeseli perspektif sağlıyor.
Muscovy and the Mongols: Cross-Cultural Influences on the Steppe Frontier, 1304-1589 (Moskof ve Moğollar: Bozkır Sınırında Kültürler-Arası Etkiler, 1304-1689), Donald Ostrowski, Cambridge University Press, 2002, 329 s. ISBN 0–521–89410–7
Medeniyetler ve imparatorluklar arası etkileşim, zannediyorum, tarihçiliğin en karmaşık ve ilginç inceleme konularından birini oluşturuyor. Yıllarca önce Fuat Köprülü’nün Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseseleri Üzerindeki Etkisi isimli etüdü, bu konudaki bir ilk adım olarak hayli ilgi görmüştü. Ostrowski’nin çalışması, Köprülü’nünkinin çıkışının üzerinden geçen süre zarfında çağdaş bilimde kaydedilen muazzam gelişmeyi yansıtıyor; hem kapsamı, hem de kaynakları itibariyle. Çalışma, özelde Rusya-Moğol etkileşiminin kökenlerine odaklansa da aslında Birinci, İkinci ve Üçüncü Roma, yani Bizans, Osmanlı ve Rusya, dahası Çin ve İslam medeniyetleri arasındaki zengin etkileşimin izini sürüyor.
Rusya üzerindeki Moğol etkisi uzun süredir kabul edilse bu etkinin boyutları yoğun tartışma konusu olmaya devam ediyor. Moskova Prensliğinin erken döneminde(1304–1448) dış etkiler başlıca Bizans ve Kıpçak Hanlığı sayesinde geldi. Tarihte yakın akrabaları olan Oğuzlardan sonra önemli rol oynamış Türk kavimlerinden biri olan ve Batı Göktürkleri içinde yer alan Kıpçaklar, on birinci yüzyılda 1098–1239 yılları arasında Karadeniz’in kuzeyinde Kuman-Kıpçak Hanlığı adıyla bir hanlık kurdular. Moğol seçkinlerinin hükmettiği Kıpçak Hanlığı, iki köklü Çin ve İslam medeniyetlerinin kavşağını temsil etti. Moğollar, Kıpçak Hanlığı vasıtasıyla kuzeydoğu Rusya’ya Çin ve İslam tarafından etkilenen gelenekleri getirdiler. Yazar, Moskof üzerindeki dört Moğol etkisi iddiası üzerine yoğunlaşıyor: 1) Yönetim, siyasî kurumlar ve askeriye; 2)Kadınların saklanması; 3)Doğu despotizmi; ve 4) Sözde “Tatar boyunduruğu”nun ekonomik baskısı.
Bu iddiaların her biri farklı bir toplum unsuruna tekabül ediyor: siyasal (idare ve hükümet), sosyal(kadının konumu), entelektüel(yönetimin teorik temellendirmesi) ve ekonomik(ticarî faaliyet). Zannediyorum bu inceleme Ruslar kadar Osmanlı araştırmacılarının da ilgisini çekecektir. Çünkü iki imparatorluk ta, İslam ve Hıristiyanlıktan gelen ayrı dinî etki kaynakları dışında ortaklaşa Bizans ve Moğol geleneklerinin sentezine dayanıyor. Bu arada çalışma, Rusya’nın Osmanlı’ya karşı Üçüncü Roma olma iddiasının tarihî kökenlerini ve “Doğu despotizmi” ithamına yol açan ve tarihî geri kalmışlığının sebebi olarak gösterilen Moğol etkisinden dolayı kompleksini de ortaya koyuyor. Osmanlı ile Rusya arasındaki ortaklığın temel yönlerinden biri, biri her iki imparatorluğun da dayandığı Cengiz veya Moğol Yasası. Hatta Makrizî gibi İslam tarihçilerine göre siyaset kelimesi de yasa kelimesinden geliyor. Öneminden dolayı gönül, çalışmanın bu noktayı daha da açmasını arzu ederdi. Ayrıca kanaatimce çalışmanın önemli eksiklerinden biri, Osmanlı ve Rus kozmopolitanizminin ortak Moğol kökenine inmeyi ihmal etmesi.










