Kitabiyat

İngilizce Kitaplar

e-Posta Yazdır PDF

The Ottoman Empire and the World Economy (Osmanlı İmparatorluğu ve Dünya-Ekonomisi), Huricihan İslamoğlu-İnan(ed.), Cambridge University Press, 2004, 481 s.             ISBN 0–521–52607–8

Geleneksel bir imparatorluk olarak Osmanlı, modern Batıdakinden çok farklı bir dünyagörüşü ve ekonomik felsefeye dayanıyordu. Osmanlı, Platonik, ideal bir sosyal düzen anlayışınca Habermas’ın “sistem” dediği, kapitalist ekonomik-politik sistemi, yani “iktidar siyaseti ve pazar ekonomisi”ni nötralize etmişti. Padişahın çocukları hükmündeki yerli tebaanın iktisadî faaliyeti tımar sistemine bağlı tarımla sınırlanmış, onları çıkar arayışına iterek “erdemli şehrin ideal düzeni”ni bozabilecek zanaat ve ticaret sektörleri gayrimüslim tebaaya bırakılmıştı. Klasik döneminde Osmanlının ihracatı engellerken, ithalatı teşvik etmesi bu açıdan garip değildi. Benzer dünyagörüşleri ve düzenlere sahip Çin ve Osmanlı gibi geleneksel ülkelerde niçin Batıdaki gibi kapitalizmin gelişmediği, onların niçin Batıya benzemedikleri, Weber gibi Batılı bilginlerin merakını çekmişti. Montesquieu’dan Weber ve Marx’a Batılı bilginlerin Doğuya mukayeseli yaklaşımı, daha çok farklılıkların özselleştirilmesine, “dinamik Batı karşısında durağan Doğu” imajının kuruluşuna hizmet etmişti. Batının despot Doğu imajının merkezinde Osmanlı vardı. Bu yüzden temelde Immanuel Wallerstein tarafından formüle edilen dünya-sistemi perspektifinden Osmanlı tarihinin yeni bir kavramsallaştırılmasını amaçlayan çalışma, Edward Said’in güçlü oryantalizm eleştirisiyle başlayan revizyonizm trendine esaslı bir katkı yapıyor.

Dünya-sistemi perspektifinin yaptığı, dünya tarihinin alışılagelmiş tarihsiz ve dikotomik görüşüne meydan okuyarak Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihî gelişmesini tek bir, yani Avrupa dünya-kapitalist sisteminin dönüşümü sürecinin bağlamına yerleştirmek. “Birleştirme”(incorporation) denen bu süreç, Osmanlı yapılarının dünya-ekonomik güçleriyle temasa geçtikten sonraki dönüşümünü tasvir ediyor.  Çalışmanın ilk bölümü, Osmanlı sosyal yapısı, içsel dinamikleri ve onun küresel ekonomik gelişmelerin etkisiyle dönüşümü hakkında genel teorik tartışmaları içeriyor. Kalan üç bölüm ise ziraî, endüstriyel ve ticarî yapılar ve onların farklı zaman dilimlerindeki farklı bölgelerdeki dönüşümleri üzerine vaka incelemelerinden oluşuyor. Çalışmaya, teorik baba Immanuel Wallerstein ve editör Huricihan İslamoğlu-İnan başta olmak üzere, Roger Owen, Peter Gran, Donald Quataert, Suraiya Faroqhi, Halil İnalcık, Mehmet Genç, Çağlar Keyder, Şevket Pamuk, Murat Çizakça, İlay Sunar gibi konunun dünyaca ünlü uzmanları katkıda bulunuyor. Teorik ile pratik arasındaki bu ayırım, mutlak olmaktan çok çalışmanın planıyla ilgili izafî bir ayırım. Zira vaka incelemeleri ya doğrudan teorik problemlerle muhatap oluyorlar veya genel yorumlayıcı şemaları destekleyen, yeni kavramsallaştırma çığırları açan “olgular” sunuyorlar. Buna karşılık kavramsal modeller, özgül araştırmayı “daha büyük resmin’ bağlamına yerleştirme ve yeni araştırma problemlerini tanımlamaya hizmet ediyor.

Honour in African History (Afrika Tarihinde Onur), John Iliffe, Cambridge University Press, 2005, 404 s.             ISBN 0–521–54685–0

Duygu, son yıllarda birçok disiplin tarafından gözde inceleme konusu haline gelen bir kavram. Modern çağda daha çok psikolojinin bir konusu olarak görülen duyguların özellikle insanların kültürel değerleri açısından taşıdığı büyük önem, postmodern çağda keşfedilmeye başladı. Kültürlerdeki hayatî işlevi bakımından duygular, özellikle antropolojinin merkezî bir inceleme konusu haline geldi. Türkçede yaygın olarak “şeref” diye karşılanan onur, hayâ (shame and honour) ile birlikte bugüne kadar daha çok Akdeniz dünyagörüşünü karakterize eden değerler olarak alındı. Ancak bu, bütün toplulukların kültürleri açısından merkezî önemi taşıyor. Ünlü Afrika uzmanı John Iliffe’nin Afrika örneğindeki kapsamlı incelemesi de kavramın evrensel önemini apaçık gösteriyor.

Afrika tarihinde on dördüncü yüzyıldan günümüze kadar şeref hakkındaki fikirlerin oynadığı rolü açıklayan yazar, geçmiş ve mevcut Afrikalı davranışını çözümlemek için bu fikirlerin anlaşılmasının elzem olduğunu öne sürüyor. Avrupa fethinden önce nice Afrikalı kahramansal şeref geliştirmiş, başkaları ataerkil aile reisliğine ilişkin sivik değerlere önem vermiş, kadınlar da gayret, sebat ve ailelerine sadakat bakımından birbirlerini takdir etmişlerdir. Diğer taraftan bu yerli, kadim değerler, kıtada yayılan İslamî, Hıristiyan değerlerle hem çatıştı, hem de harmanlandı. Sömürge fethi kahramansal kültürleri parçaladı, ancak tevarüs edilen şeref fikirleri, alay disiplini, saygınlık, işinin hakkını vermek, çalışan-sınıf erkekliği, sömürge düzeninin değişen cinsiyet ilişkileri ve eski düzeni deviren milliyetçi hareketlerde yeni ifade buldu. Bugün, aynı tevarüs edilen mefhumlar, demokrasiyi köstekliyor, zulme direnişi ilham ediyor ve AIDS karşısında haysiyetin savunmasını güdülüyor. Böylece başlığının iham ettiğinden çok daha geniş bir alanı kapsayan çalışma, kanaatimce Avrupa’daki benzer dönüşümlerin mukayesesi için değerli bir kaynak sağlıyor. Örneğin Norbert Elias da ünlü eserinde Avrupa’da medenileşme sürecinde geleneksel hayâ gibi duyguların nasıl sekülerleştiğini göstermişti. Keza çalışma sayesinde Max Weber’in Amerika’da kapitalizmin manevî dinamiği olarak saptadığı Protestan çalışma ahlakının Afrika gibi çok farklı bir bağlamdaki karşılığının izini sürmek de hayli öğretici.

Power and the Nation in European History (Avrupa Tarihinde İktidar ve Ulus), Len Scales-Oliver Zimmer(eds.), Cambridge University Press, 2005, 389 s.     ISBN 0–521–60830–9

Modern Avrupa tarihine ilişkin ana meselelerden biri, “devlet” ve “ulus” gibi modern, nominal varlıkların modern öncesi tarihi olup olmadığı. Bunları modern dünyaya özgü olarak görenler tarafından böyle bir araştırma anakronik kalır. Hakikatte çağımızda yaygın bu tür araştırmaların anakronizmi, Reinhart Koselleck gibi Alman araştırmacıların vaz’ ettiği tarihî semantiğin bulguları ışığında daha net görülmeye başladı. “Devlet” ve “ulus”un münhasıran modern kavramlar olduğu görüşü doğru olsa da kanaatimce bunların izini sürmek, geleneksel ile modern tasavvurlar arasındaki farkı ortaya çıkarmak için önem taşıyor. Kolektif çalışma, özellikle bir tür siyaset antropolojisi perspektifinden “ulus”un izini sürüyor. Ulusun bu tür özgül, iktidarla ilişkisi bağlamında ele alınması, millet ve milliyetçiliğin kökenleri hakkında çoğunlukla spekülatif kalan incelemelere de yeni bir boyut getiriyor. Zira Aristo’nun insan için “medenî bir canlı” tanımında olduğu gibi geniş anlamıyla politika, insan topluluğunun alamet-i fârikasını oluşturuyor. Nitekim çağdaş baskın politik birimi oluşturan “ulus-devleti” kavramı da, ulusun siyasî cemaat olarak temel karakterini gösteriyor.

Şu halde tarihî antropolojik araştırmanın işi, farklı zaman ve mekânlarda hükümet ile ulus izdivacının nasıl gerçekleştiğini tespit olacaktır. Çalışma, teorik bir girişin ardından kronolojik bir yaklaşımla ortaçağlar, erken modern ve modern dönemde bu izdivacın nasıl gerçekleştiğini inceliyor. Çalışmanın “yaklaşım ve tartışmalar” başlıklı birinci kısmı, bu konudaki teorik perspektifleri ele alıyor. Konunun ünlü uzmanı Anthony D. Smith, “kadim dünyada uluslar var mıydı” sorusuna cevap arıyor. Kadim dünyada Yahudi ulusu örneğinden, ulusları, “küresel ile yerel” kimlikleri birbirine bağlayan ara birimler olarak sunan Rousseau gibi Aydınlanma düşünürlerine ulusun kavramsal dönüşümü hakkında bir fikir edinebiliyoruz. “Orta Çağlar” başlıklı ikinci bölüm, erken İngiliz deneyiminde Alman iktidar yapılarını, Anglo-Saxon ‘ulus-devlet’inin tarih-yazıcılığını, ortaçağ İrlanda’sında ulusal ve politik kimliklerin örtüşme derecesini, geç ortaçağ Almanya’sında ulusun politik gelişmenin gerisinde kalıp kalmadığını araştırıyor. Erken modern döneme odaklanmış bölümdeki makaleler devlet ve Rus ulusal kimliği, Polonya-Litvanya bölgesinde kimliklerini inşasını, İngiltere’de bölgesel ve politik kimlikler ilişkisini ve devrim çağında ulusu ele alıyor. Modern döneme odaklanmış bölümdeki incelemeler ise başlıca Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya ve İsviçre örneklerinde modern ulus-devletinin tezahürünü ele alıyor.

Kanaatimce çalışmaya belli başlı üç eleştiri getirilebilir. Birincisi, “ulus” ve “state” gibi kavramların, anakronik bir şekilde eski çağlardaki emsallerini tanımlamak için de rasgele kullanılması. İkincisi, tam aksine “ulus”u modern anlamda inşa eden Sieyes’e sadece bir kez atıf yaparak kavramın modern karakterini göstermekte yetersiz kalması. Üçüncüsü, Batı-merkezci bir perspektiften dolayı, ulus-siyaset ilişkisi hakkında belki de dünyada ilk analizleri yapan İbni Haldun’u tamamıyla es geçmesi.

Religion and the Early Modern State: Views from China Russia and the West (Din ve Erken Modern Devlet: Çin, Rusya ve Batı’dan Görünümler), James D. Tracy-Marguerite Ragnow(eds.), Cambridge University Press, 2004, 415 s.     ISBN 0–521–82825–2

Max Weber, Avrupa’da modernleşme sürecini sinoesizm ve oryantalizm olarak iki ana perspektiften yorumladı. Antik Yunan’da köy ve kasaba gibi küçük politik birimlerin “bir başkentte birleşmesi” anlamına gelen sinoesizm, daha sonra Batı tarihinde medenileşme ve modernleşme olarak adlandırıldı. Politik merkezileşme süreci, politik bağların dönüştürülmesini, bu da dinin dönüştürülmesini gerektirir; zira İbni Haldun’un “asabiye” veya Marx’ın “sınıf bilinci” dediği bu bağlar, daha doğrusu bu bağları sağlayan ruh, din tarafından sağlanır. O yüzden Weber’in hem Batıda, hem Doğuda incelediği gibi her modernleşme, dinin dönüştürülmesi sürecini içerir. Bu dönüşüm, başlıca iki şekilde kendini gösterir. Birincisi politik kimliğin daralması, yani ulusal-üstü, evrensel kimliklerden ulusal kimliklere dönüşüm sürecine paralel olarak din de evrenselden sivil dine dönüşür. İkincisi, resmî kimliğin tahkimi için dinin “doğru ve sapkın” veya diğer bir deyişle “resmî ve popüler” boyutları yeniden tanımlanır.

Din sosyologlarının bu konudaki teorileştirme çabalarına ise eldeki çalışma gibi tarihî, mukayeseli, vaka incelemeleri tarafından veri sağlanır. Devlet gücü halkın dinine nasıl etki etti? Devlet ve kilise görevlilerinin, halkın dinî bilinç ve davranışını değiştirme niyetiyle iddialı Protestan ve Katolik reform programlarında işbirliği yaptıkları konfesyonelleşme ve kültürel değişme süreçlerini tarihçiler keşfettikçe bu ezelî mesele bilenmiştir. Özellikle İngiltere’de bütün sosyal tabakayı kuşatan bu geniş anlamda reformasyonun, sonunda kadim adet ve inançların dirençli esnekliğinin üstesinden gelip gelemediği tartışması devam ediyor. “Yaşayan din ve resmî din, dinî kimlik şekilleri ve inancın sosyal telaffuzu” olarak üç ana başlık altında toplanan on üç deneme, İngiltere ile Kıta Avrupa’sı yanında iki büyük ülke Rusya ve Çin’deki benzer süreçleri, yöneticilerin politik değişme paralel olarak dinî inançları biçimlendirme girişimlerine karşı halkın nasıl tepki verdiğini inceliyor. Çalışma, inançların bir boşlukta var olmadığı veya masa başında biçimlenmediğini, inanç ile hayat tarzı arasındaki sıkı ilişkiyi, toplumdaki eşitsizlikler oldukça çeşitli, çatışan inanç tarzlarının da var olacağını bir kez daha gösteriyor. Görülen o ki devlet ile halk arasındaki doğrudan veya dolaylı uzlaşma sürecinde inançlar sadece kamusal ile özel arasında alan veya kılık değiştiriyor ve muhalefetçi potansiyellerini koruyor. Kuşkusuz Osmanlı örneğinin de ihtivasıyla bu resim daha tam hale gelirdi. Bu bakımdan çalışma, erken modern dünyada Osmanlı’daki başkaldırı ve mesihçilik hareketlerinin değerlendirilmesi için hayatî önemde bir mukayeseli perspektif sağlıyor.    

Muscovy and the Mongols: Cross-Cultural Influences on the Steppe Frontier, 1304-1589 (Moskof ve Moğollar: Bozkır Sınırında Kültürler-Arası Etkiler, 1304-1689), Donald Ostrowski, Cambridge University Press, 2002, 329 s.            ISBN 0–521–89410–7

Medeniyetler ve imparatorluklar arası etkileşim, zannediyorum, tarihçiliğin en karmaşık ve ilginç inceleme konularından birini oluşturuyor. Yıllarca önce Fuat Köprülü’nün Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseseleri Üzerindeki Etkisi isimli etüdü, bu konudaki bir ilk adım olarak hayli ilgi görmüştü. Ostrowski’nin çalışması, Köprülü’nünkinin çıkışının üzerinden geçen süre zarfında çağdaş bilimde kaydedilen muazzam gelişmeyi yansıtıyor; hem kapsamı, hem de kaynakları itibariyle. Çalışma, özelde Rusya-Moğol etkileşiminin kökenlerine odaklansa da aslında Birinci, İkinci ve Üçüncü Roma, yani Bizans, Osmanlı ve Rusya, dahası Çin ve İslam medeniyetleri arasındaki zengin etkileşimin izini sürüyor.

Rusya üzerindeki Moğol etkisi uzun süredir kabul edilse bu etkinin boyutları yoğun tartışma konusu olmaya devam ediyor. Moskova Prensliğinin erken döneminde(1304–1448) dış etkiler başlıca Bizans ve Kıpçak Hanlığı sayesinde geldi. Tarihte yakın akrabaları olan Oğuzlardan sonra önemli rol oynamış Türk kavimlerinden biri olan ve Batı Göktürkleri içinde yer alan Kıpçaklar, on birinci yüzyılda 1098–1239 yılları arasında Karadeniz’in kuzeyinde Kuman-Kıpçak Hanlığı adıyla bir hanlık kurdular. Moğol seçkinlerinin hükmettiği Kıpçak Hanlığı, iki köklü Çin ve İslam medeniyetlerinin kavşağını temsil etti. Moğollar, Kıpçak Hanlığı vasıtasıyla kuzeydoğu Rusya’ya Çin ve İslam tarafından etkilenen gelenekleri getirdiler. Yazar, Moskof üzerindeki dört Moğol etkisi iddiası üzerine yoğunlaşıyor: 1) Yönetim, siyasî kurumlar ve askeriye; 2)Kadınların saklanması; 3)Doğu despotizmi; ve 4) Sözde “Tatar boyunduruğu”nun ekonomik baskısı.

Bu iddiaların her biri farklı bir toplum unsuruna tekabül ediyor: siyasal (idare ve hükümet), sosyal(kadının konumu), entelektüel(yönetimin teorik temellendirmesi) ve ekonomik(ticarî faaliyet). Zannediyorum bu inceleme Ruslar kadar Osmanlı araştırmacılarının da ilgisini çekecektir. Çünkü iki imparatorluk ta, İslam ve Hıristiyanlıktan gelen ayrı dinî etki kaynakları dışında ortaklaşa Bizans ve Moğol geleneklerinin sentezine dayanıyor. Bu arada çalışma, Rusya’nın Osmanlı’ya karşı Üçüncü Roma olma iddiasının tarihî kökenlerini ve “Doğu despotizmi” ithamına yol açan ve tarihî geri kalmışlığının sebebi olarak gösterilen Moğol etkisinden dolayı kompleksini de ortaya koyuyor. Osmanlı ile Rusya arasındaki ortaklığın temel yönlerinden biri, biri her iki imparatorluğun da dayandığı Cengiz veya Moğol Yasası. Hatta Makrizî gibi İslam tarihçilerine göre siyaset kelimesi de yasa kelimesinden geliyor. Öneminden dolayı gönül, çalışmanın bu noktayı daha da açmasını arzu ederdi. Ayrıca kanaatimce çalışmanın önemli eksiklerinden biri, Osmanlı ve Rus kozmopolitanizminin ortak Moğol kökenine inmeyi ihmal etmesi.

 

el-ihkâm ve't-takrir li kâ'ideti el-Meşakka Teclibu't-Teysîr

e-Posta Yazdır PDF

(Müessesetu'r-Risâle Nâşirûn, Beyrut-1420/2004, 344 sayfa)

Kavaid kitaplarının zikrettiğine göre, İmam Ebû Hanîfe'nin mezhebinin dayandığı kavadi 17 küllî kaide halinde tesbit eden ilk kişi, IV/X. asır alimlerinden Ebû Tâhir ed-Debbâs'tır. Onun tesbit ettiği kaidelerden birisi de Mecelle'de "Meşakkat teysiri celb eder" şeklinde kaydedilen 17. maddedir.

el-Kavâ'idu'l-Fıkhiyye isimli çalışmasında (s. 265 vd.) bu kaideye vücut veren Kur'an ve Sünnet nasslarını zikreden Ali Ahmed en-Nedvî, "Zaruretler memnuları mübah kılar", "Zaruretler kendi miktarlarınca takdir olunur", "Bir iş dıyşk oldukta müttesi' olur"… gibi kaidelerin, bu küllî kaideden teferri ettiğine işaret eder.

İslam'ın kolaylık dini olduğu gerçeğinin altını çizen bu kaide ve benzeri muhtevadaki diğerleri, modern zamanlarda farklı bir maksada hizmet eder tarzda istihdam edilmektedir. İslam'ın öngördüğü "kolaylık" ile modernitenin üzerine oturduğu sacayaklarından birisi olan "kolaylık" arasında, aynı kelime ile ifade ediliyor oluşları dışında ne tür bir benzerlik bulunduğu noktası netleştirilmeye şiddetle muhtaçtır.

İkinci bir nokta da şudur: Fıkhî kaideler, fer'î hükümlerin istikrasından elde edildikleri için, mesele çözümünde fakihe büyük kolaylıklar sağlarlar. Özellikle birden çok kaidenin ilgi sahasına giren bir meselenin hangi kaide esasında çözüme kavuşturulacağı problemi bu noktada hayatî öneme sahiptir.

En az bunlar kadar önemli bir diğer husus da, kavaidin pratiğe nasıl aktarılacağı, daha doğrusu bir anlamda soyut halde duran bu kaidelerin sınırlarının ne kadar esnetilebileceği meselesidir. Söz gelimi "Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz" (Zamanın değişmesiyle hükümlerin de değişeceği inkâr olunamaz) şeklindeki kaide, "zamanın değiştiği" gerekçesiyle İslam'ın bütün hükümlerinin ortadan kaldırmasını tazammun eder mi?

Adnan Muhammed Emâme'nin bu kitabı, bu önemli problemlere "Zorluk/sıkıntı kolaylığı celb eder" kaidesi özelinde neşter vurmayı deneyen ve doğrusu bunu iyi yaptığı söylenebilecek bir çalışma.

Kitabına İslam ahkâmının karakteristik özelliklerinin anlatımıyla başlayan Emâme, birinci fasılda, Fıkhî kaidelerin tarihi, çeşitleri, kaynakları ve konu hakkında kaleme alınmış eserler hakkında bilgiler veriyor.

Ardından kitabın konusunu teşkil eden kaideye geçiyor ve kaidenin Kur'an, Sünnet, Selef'in ameli ve İcma'dan delilleri ile aklî gerekçelerini zikrediyor.

Üçüncü fasılda "Meşakkat teysiri celb eder" kaidesinin ne anlama geldiğini yakından inceleyen yazar, "meşakkat"in türlerini, mertebelerini ve tahfife (hükmü hafiletmeye) sebep olan meşakkatin özelliklerini tahlil ediyor. Burada dikkat çektiği nemli hususlardan birsi, İslam'ın insanı "mükellef" bir varlık olarak gördüğü, "teklif"in kaçınılmaz olarak "külfet" içerdiği gerçeği. Dolayısıyla kolaylığı celb eden meşakkatin, dinin çizdiği sınırların dışına taşan daha doğrusu din tarafından belirlenmemiş bir kolaylığı ihtiva etmediği gözden uzak tutulmamalı.

Bir sonraki fasılda tahifi (hafifletme) sebeplerini incelemeye geçen yazar, bunları aklî dengede bozukluk, yaşın küçüklüğü, bunama, unutma, uyku, kölelik, hastalık, hayız-nifas,  ve ölüm hallerinden oluşan "semavî sebepler" ve bilgisizlik, sarhoşluk, hata, yolculuk ve ikrah (zorlanma) dan oluşan "mükteseb sebepler" olarak tesbit ve bu sayılanların her birini ayrıntılarıyla tahlil ediyor.

Bir sonraki fasılda kıyas, istihsan, mesalih-i mürsele, zerai', örf, zaruret ve hacet (ihtiyaç) delilleri ile mezkûr kaide arasındaki ilişkiyi detaylı b çimde ele alan yazarımız, bunun hemen arkasından kaidenin açılımı mahiyetinde "tahfif", "meşakkat" ve bunların kısımlarına geçiyor.

Bir sonraki fasılda "Meşakkat teysiri celb eder" kaidesinden teferri eden kaideleri ve izahlarnı veren yazar, muhtelif fıkıh bablarında bu kaidenin nasıl işletildiğini örnekler vererek geniş biçimde şerh ediyor.

Mezkûr kaidenin günümüz problemlerine nasıl uygulanacağını, belirlediği 15 konu başlığı altında uygulamalı olarak göstermesi, eserin en orijinal yanını oluşturuyor. Bu kısımda özellikle çağdaş dünyanın beklentilerine cevap verme endişesiyle hareket eden Muhammed Gazâlî gibi bir kısım davetçilerin "kolaylık" ilkesine riayet görüntüsü altında ifrada kaçan görüşlerini ele alıp tartışan yazarın, yer yer terfide kayan bir üslup kullandığı dikkat çekiyor.

Her halukârda Fıkıh ile ilgelenenler için mutlaka görülmesi gereken, emek mahsulü bir kitap Emamenin çalışması.

 

et-Temezhüb

e-Posta Yazdır PDF

Müctehidde bulunması gereken vasıfların zikredildiği modern dönem çalışmalarında, daha önceki ulemanın eserlerinde bu hususta zikredilenlere nisbetle hissedilir bir azalma bulunduğu, konunun ilgililerinin malumudur.

Söz gelimi Usul-i Fıkıh kaynaklarımızda müctehidin, asgari olarak ahkâm ayet ve hadislerini, ayet ve hadislerin birbirleriyle ilişkisini, delalet vecihlerini, hadislerin sıhhat ve sübut şartlarını, Arap dilinin inceliklerini, icma ve ihtilaf konularını, kıyası bilmesi gerektiği zikredilir. Aynı konuda modern zamanlarda kaleme alınmış eserlere baktığımızda, tefsirler yardımıyla ayetlerini ve hadis kaynaklarındaki rivayetleri anlayacak kadar sarf, nahiv ve bir miktar da Usul-i Fıkıh bilenlerin müctehid olduğunun, böyle kimselerin başkasını taklid etmesinin caiz olmadığının söylendiğini görürüz. (Şevkânî el-Bedru't-Tâli', II, 85-86)

Tek başına bu durum bile müctehidlik vasfını elde etmenin ne kadar zor bir mesele olduğunu gösterir. Müctehid imamların seviyesine çıkmanın ne müşkil bir mesele olduğunu bildikleri için, ictihad çıtasını aşağılara çekmeyi tercih edenlerin, bu durumu, "ulemanın durumu gereksiz yere zorlaştırması" olarak takdim etmesi ayrı bir ironi!

Bu gerçek, beraberinde bir başka gerçeği daha önümüze koyuyor: Muteber mezheplerin ihtiva ettiği hükümler ve onlara kaynaklık eden usuller çerçevesinde çözüme kavuşturulamayacak bir mesele yoktur! Yeter ki konunun ilgilileri, dini hayata göre değil, hayatı dine göre dizayn etmekle mükellef bulunduğumuz hakikatini göz ardı etmesin.

Din-mezhep ilişkisi söz konusu olduğunda genellikle M. Zâhid el-Kevserî merhumun "Mezhepsizlik dinsizliğin köprüsüdür" sözü akla gelir. Mezhep vakıasına yüksünerek bakanları pek rahatsız eden bu söz, "taassup" ifadesi midir, yoksa din-mezhep ilişkisi konusunda gösterilmesi gereken hassasiyetin veciz bir anlatımı mı?

Gerçek şu ki, bu tesbitte Kevserî merhum yalnız değildir. Çağımızın yetiştirdiği büyük fıkıh alimlerinden, yakın bir zaman önce kaybettiğimiz Prof. Dr. Mustafa Said el-Hınn merhum, mezhebe bağlanmanın "kaçınılmaz" bir husus olduğunu söyler, meşhur ve muteber mezheplerden birisine ihtiyacı olmadığını iddia eden bir kimsenin kendi kendisiyle çelişki içinde olmaktan kurtulamayacağının altını çizer ve ekler: "Çünkü o kişi eninde sonunda anlayacaktır ki, hiç kimsenin, ma'ruf ve meşhur imamlardan birisine intisap etmeden, mutlak ictihad seviyesine ulaşması mümkün değildir. Yine o kimse, İslam dinini terk etmedikçe, ictihadında o imamların çerçevesinin dışına çıkamayacaktır!..

Bu satırlar, el-Hınn merhumun, Abdülfettâh b. Sâlih Kaddîş el-Yâfi'î'nin et-Temezhüb isimli kitabına yazdığı takriz yazısından. İctihad-taklid konusunu –Usul-u Fıkıh kaynakları dışında– müstakil olarak işleyen eserler malum. Prof. DR. Hayreddin Karaman tarafından İbn Teymiyye, Abdullah b. Abdulazim, Şah Veliyullah ed-Dihlevî ve es-Senuhri'nin İctihad, Taklid ve Telfik Üzerine Dört Risale adıyla bir araya getirilip tercüme edilen risaleleri (Dergâh yay.) ile çevirisi Şükrü Özen tarafından yapılan ve Şah Veliyyullah ed-Dihlevî[1], Abdülganî en-Nâblusî, Celaleddin es-Süyûtî, Davud b. Süleyman el-Bağdâdî ve Sıddık Hasan Han'a ait olan risalelerin Mezheplerin Doğuşu ve İçtihad Tartışması adıyla neşredilen (Pınar yay.) derleme, bu meyanda ilk akla gelenler.

"Abdülfettah b. Salih el-Yâfi'înin çalışmasını farklı, dolayısıyla burada anılmaya değer kılan nedir?" sorusunu şöyle cevaplayabiliriz:

Müellifinin meseleyi hiçbir komplekse kapılmadan, tam bir özgüvenle ele alması, belki de bu eserin en özgün yanı olarak tesbit edilmelidir. Söz gelimi "hiçbir müçtehidin mevcut olmadığı bir zaman dilimi bulunabilir mi?" sorusunu, dört mezhep ulemasının çoğunluğunun "bulunabilir" tarzında cevaplandırdığını yine dört mezhebin kaynaklarına dayanarak ortaya koyan müellif, (s. 68 vd.), "günümüzde müstakil müçtehid var mıdır?" sorusunun cevabını aradığı bölümü de(s. 80 vd.) okuyucuya şöyle seslenerek kapatır:

"Zannederim şimdi bana şu konuda katılırsın: Yukarıda ortaya konan hususları okuyan insaf sahibi hiç kimsenin, "Günümüzde içtihad iddiasında bulunan kimse utansın" demekten başka yapabileceği bir şey yoktur…" (s. 86)

Mutlak içtihad kapısının kapalı olmadığını, ancak oradan girecek ehliyette kimse bulunmadığını söyleyen müellif (s. 91 vd.), kitabının üçüncü faslında  bir mezhebi bağlanma ve taklidin cevazı konularında icma bulunduğunu, 4 mezhep ulemasından yaptığı zengin nakillerle ortaya koymuştur (s. 94 vd.) Bu bölümün ilgi çekici bir yönü de, bir mezhebe bağlanmış, çeşitli ilim dallarında otoritesini isbat etmiş belli başlı alimlerin ismini liste halinde vermesi (102-103)

Arkasından, bir mezhebe bağlanma ve taklid konularına tarih içinde ve günümüzde yöneltilen itirazları tek tek ele alıp doyurucu biçimde cevaplayan müellif, (s. 103 vd.), bir mezhepten bir başka mezhebe geçmenin hükmünü inceledikten sonra, Dört Mezhebin Dışına Çıkma başlığıyla yer verdiği fasılda (199 vd.), içtihad imamlarının hiç birisinin benimsemediği bir görüşü benimsemenin caiz olmadığını ve bu konuda ihtilaf bulunmadığını belirttikten sonra, iDört Mezhep imamı dışındaki mamlardan bazısının benimsediği görüşü almanın hükmünü tartışmaya geçer. Çoğunluğu oluşturan alimlerin bunun caiz olmadığını, hatta bu konuda icma nakledildiğini belirtir ve 4 mezhebin kaynaklarından geniş nakillerde bulunur.

Zahirî mezhebinin muhalefetine itibar edilip edilmeyeceği (s. 213 vd.), zayıf hadisle amel meselesi (228 vd.) gibi konuları irdelediği eserinin son kısmında müellif, Hadis ve Fıkıh ilimleri arasındaki ilişkyi ele alır257 vd.). En sonunda da Şafiî mezhebinin kaynaklarından doğru yararlanma usulünü ortaya koyar.

Mezhep meselesi etrafında cereyan eden güncel tartışmalarda doğru tavrı ikna edici delilleriyle öğrenmek isteyenler için tavsiyeye şayan bir çalışma.



[1] Bir önceki derlemede Şah Veliyyullah'ın İkdu'l-Cîd isimli risalesi, ikinci derlmede ise el-İnsâf fî Beyâni Sebebi'l-İhtilâf'ı yer almaktadır.

 

Ebu’l-Leys es-Semerkandî ve Mukaddimetü’s-Salât İsimli Eseri

e-Posta Yazdır PDF
İslamî ilimlere büyük katkılarda bulunan âlimin tam ismi Nasr b. Muhammed b. Ahmed b. İbrahim’dir[1]. Künyesi Ebu’l-Leys olan müellifin nisbesi tüm kaynakların ittifakıyla es-Semerkandî’dir. Fakih, müfessir ve muhaddis ünvanlarına sahip müellif “İmâmülhüdâ” lakabıyla meşhurdur. “Küçük Ebû Hanîfe” lakabıyla anılan Ebû Cafer el-Hinduvânî’den fıkıh ilmini alan Ebu’l-Leys es-Semerkandî’nin meşhur olan ilmî silsilesi: Ebû Cafer el-Hinduvâ[2], Ebu’l-Kasım es-Saffâr, Nusayr b. Yahya ve Muhammed b. Semâ’a vasıtasıyla İmam Ebû Yusuf’a ulaşır[3].

Ebu’l-Leys, Samânîler Devleti’nin (261–389/874–999) hüküm sürdüğü dönemde Mâverâünnehir bölgesinde yaşamıştır. Belh’de ilim tahsil etmiş, müderrislik yapmış ve orada vefat etmiştir (ö. 375/985). Bazı karinelerden hareketle müellifin Türk olduğuna dair yorumlar[4] yapılmaktaysa da bu karineler açık bir kanaat oluşması için yeterli değildir. Bununla birlikte Semerkandî’nin asrında bu bölgede Türklerin yaşadığında bir ihtilaf yoktur.

Ebu’l-Leys’in meşhur fıkıh eserleri olarak Hizânetü’l-fıkh, Uyûnü’l-mesâil, Kitâbu’n-nevâzil ve el-Muhtelef sayılabilir. Tefsiru’l-Kur’an’ı bulunan müellifin, Bustânü’l-ârifîn ve Tenbîhü’l-gâfilîni genel ahlaka dair güzel örnekler veren, halk arasında çok itibar görmüş eserlerdir. İmam Ebû Hanîfe’nin el-Fıkhu’l-ekber’ni ve Hanefi Mezhebi’nin nakili İmam Muhammed’in el-Camiu’s-sagir ve el-Camiu’l-kebir’ini şerheden Ebu’l-Leys’e, zikredilen eserler dışında yirmiden fazla eser nisbet edilmektedir[5].

Açıkça görülmektedir ki, İmâmülhüdâ Ebu’l-Leys temel İslam bilimlerinin konu edindiği ilim dallarında kitaplık çapta eser vermiş bir âlimdir. Onun hemen tüm eserlerine yansıyan zühd anlayışı, kendisinin tasavvufi bir kişiliğe sahip olduğunu göstermektedir. Müellifin çeşitli eserleri üzerinde yapılan incelemeler, bunların bünyelerinde İslam ilim geleneği açısından birçok ilki barındırdığını ortaya koymuştur[6]. Bu meyanda, müellifin tahkikini yaptığımız Mukaddimetü’s-salât isimli eseri de ilmihal geleneğinin ilk örneği olarak değerlendirilebilir.

Eserin sahip olduğu yazma nüsha sayısını bugün için tespit etmek gayet zordur. Dünyanın birçok yazma eser ihtiva eden kütüphanesinde esere ait nüshalar bulunmaktadır. Ayrıca tarih boyunca Türklerin yaşadığı çeşitli coğrafyalarda eserin muhtelif nüshalarının mebzul ölçüde olduğu dikkati çekmektedir. Bunda, kitabın ilmihal türü bir eser olması kanaatimizce en önemli etkendir.

Mukaddimetü’s-salât’ın tespit edebildiğimiz en eski nüshası Konya İl Halk Kütüphanesi F. Nafiz Uzluk bölümü 6993 numarada kayıtlıdır. Bu nüshanın istinsah tarihi h. 884’tür. Bunun akabinde İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya 1449 numarada kayıtlı h. 902’de istinsah edilen nüsha gelmektedir. Carl Brockelmann’ın GAL (Tarîhu’l-edebi’l-arabî) ve Fuat Sezgin’in GAS (Târîhu’t-türâsi’l-arabî) isimli eserlerinde Mukaddimetü’s-salât’ın birçok nüshasına ait kayıt bulunmasına rağmen bu iki nüsha yer almamaktadır[7].

Burada değerli okuyucu ve araştırmacılara bir hususu da ayrıca hatırlatma ihtiyacı hissetmekteyiz. Sahip olduğumuz büyük kültür mirası içinde yer alan yazma nüshaların tespitleri ve tahkiklerinin yapılarak ilim dünyasına kazandırılması önemli bir görev, aynı zamanda bir zarurettir. Bu meyanda birçok yazma eser kütüphanesine sahip İstanbul ve özellikle uhdesinde yüz yirmiden fazla kütüphaneyi barındıran Süleymaniye Kütüphanesi bilindiği gibi büyük bir hazinedir. Süleymaniye ve diğer pek çok yazma eser kütüphanesinde bulunan birçok nüshanın, kaynak eserlerde yer almadığı ya da bazen hatalı olarak zikredildiği rastlanan bir durumdur. Tahkik çalışmalarında, nüsha ya da nüshaların tespiti hususunda, kaynakların yanında bazen kütüphane kataloglarının da yetersiz kaldığını, bunların sadece yol gösterici olduğunu söyleyebiliriz. Bir yazma esere ait kesin tespit için kütüphane kayıtlarının, mutlaka eser ve müellif yönünden karşılaştırmalı olarak taranması gerekmektedir. Bu tespit aşaması neticesinde nüshanın kontrol edilerek araştırmaya konu olması en sağlıklı yaklaşım olacaktır. Çağımızda dijital teknoloji ve iletişimin çeşitli imkânlarından faydalanarak yazma eser kütüphanelerinin bilgisayara aktarıldığını ve kütüphanelerin internet erişimine açılarak araştırmacıların işinin kolaylaştırıldığını görmekteyiz. Ancak sanal ortama aktarılan müellif ve eser kayıtlarında, bazen nüshaya ait yanlış kayıttan dolayı erişilen bilginin de yanlış olabileceği ihtimalini göz ardı etmemek gerekir. Kütüphane yetkilileri ve araştırmacıların gayretiyle bu problemin zamanla çözüleceğini ümit ediyoruz.

Mukaddimetü’s-salât’ın metin nüshalarıyla orantılı olarak çok sayıda şerh nüshası da bulunmaktadır. Farklı usul ve üsluplarda yapılan bu şerhlerin metne ait nüshaların var olduğu her yerde bulunduğunu söyleyebiliriz. Muslihiddîn Mustafa b. Zekeriya b. Aydoğmuş el-Karamânî (ö. 809/1407)’nin et-Tavdîh’i; Cibril b. Hasan b. Osman el-Gencânî’nin (ö. 752/1351) et-Takdime fi şerhi’l-Mukaddime isimli “kavlühü” metoduna göre yapılan şerhleri meşhurdur. Kâdîzâde’nin (ö. 1044/1634) Katarâtü’l-gays alâ Mukaddimeti Ebi’l-Leys isimli şerhi, İbn Tulun’un (ö. 909/1503), Muhammed b. İbrahim b. Muhammed el-Halebî’nin (ö. 879/1474), Şemsüddîn el-Kuhistânî (ö. 962/1555), Zünnûn b. Ahmed b. Yusuf es-Sürmârî (ö. 677/1278) ve Halîl b. Mukbil el-Halebî (ö. 797/1395)’nin de şerhleri mevcuttur[8]. Ayrıca Laleli Ktp. 3706/33 numarada kayıtlı Ebu’l-Leys’e nisbet edilen Nazmu Mukaddime ismindeki yazma nüshanın Abdülvehhab b. Ahmed el-Ensârî el-Hanefî (ö. 901/1496)’nin bahri recez kalıbıyla manzum olarak telif ettiği el-Minahu’l-muazzama fi nazmi mesâili’l-Mukaddime olması kuvvetle muhtemeldir. Araştırmamız esnasında Mukaddimetü’s-salât metninin pek çok Osmanlıca tercümesinin bulunduğunu; bazı şerh nüshaların ise satır altı Osmanlıca tercümelere sahip olduğunu da müşahede ettik.

Bu kadar fazla nüshaya sahip bulunan eserin çeşitli sebeplerle karıştırıldığı başka eserler de bulunmaktadır. Kitabın özellikle h. 900’lerde yaşadığı rivayet edilen Lütfullah en-Nesefî el-Fazıl el-Keydânî’nin aynı ismi taşıyan bir eseriyle çokça karıştırıldığına şahit olunmaktadır.

Bilindiği gibi İmam Muhammed’in el-Asl’ındaki ilk kitap/fasıl “kitabu’s-salat”tır. Mukaddimetü’s-salât incelendiğinde, Ebu’l-Leys’in bu eseri kitabu’s-salat’a bir mukaddime olarak yazdığı anlaşılmaktadır.

Eserde yer alan konuları tertip sırasına göre 7 ana başlıkta özetleyebiliriz:

1) Namazın farziyeti ve buna dair kitap, sünnet ve icmadan deliller.

2) Namazın şartları (hadesten taharet, necasetten taharet, setru avret, istikbalü’l-kıble, vakit, niyet), rükunları (iftitah tekbiri, kıyam, kıraat, rükû, sücud, ka’de-i ahîre), vacipleri, sünnetleri, adapları ve sehiv secdesi.

3) Abdestin farz, sünnet, nafile, müstehab, âdâb, mekruh ve nehiyleri.

4) İstinca, istibra, istinka; bunlara dair hükümler ve aralarındaki farklar.

5) Helâ ve abdest âdâbı, abdest alırken okunan dualar.

6) İmam Muhammed’in “kişi namaza başlamak istediğinde abdest alsın” sözünün açıklaması.

7) Soru cevap tarzında işlenen bazı fıkıh, akait ve ahlak (iman, İslam, ihsan, marifet, din, tevhîd, İman ve şeriat ) konularına dair meseleler ve bunlara dair çeşitli görüşler.

Mukaddimetü’s-salât, Hanefi Mezhebi’nin fıkıh görüşlerini yansıtan bir eserdir. Eser, özellikle ibadet konularının ilki olan namazı, onun ön hazırlığını oluşturan taharet ve abdest mevzularını, bazı temel akaid ve ahlak kurallarını ihtiva etmektedir. Ele aldığı konular, daha çok halkın pratik ihtiyaçlarına yönelik klasik fıkıh eserlerinde pek rastlanmayan konulardır. Üslubu ve muhtevası gereği ibadet ilmihali olduğu anlaşılan kitap, ilmihal geleneğinin ilk nüvesini teşkil etmektedir. Eserde dikkat çeken en önemli yönlerden birisi de, bugün tüm ilmihal eserlerinde ve pek çok fıkıh kitabında namazın şart ve rükunlarına dair sıralanan maddelerin Mukaddimetü’s-salât’ta aynen sıralanmasıdır. Kanaatimizce Mukaddimetü’s-salât bu tertibin yapıldığı ilk eserdir. Ayrıca Mukaddimetü’s-salât, kaynak kullanımının gayet yoğun olduğu bir eserdir. Özellikle namaz konularında mutlaka konuyla alakalı ayet ve hadis delil olarak kullanılmıştır. Müellif ele aldığı konuları işlerken birçok kavram kullanmış, bunların pek çoğuna ait tarifler de yapmıştır. Ancak kullanılan bazı kavramların fıkıh literatüründe yaygın kullanımın dışında anlamları ihtiva ettiği dikkat çekmektedir. Mezhepler arası ve mezhep içi ihtilafların da zikredildiği eserde, müellifin bazen tercihlerde bulunduğu, gerekli gördüğünde kendi görüşünü de zikrettiği görülür. Eserin geneline bakıldığında ilk serdettiği görüşün tercih edilen görüş olduğu anlaşılmaktadır. Bunun yanında müellif bazı görüşleri zikrederken yalnız naklettiği görüş sahibinin ismini değil, o görüşün geçtiği eseri de belirtmiştir.

Eserde, müellifin diğer fıkıh kitapları olan el-Muhtelef ve Uyûnü’l-mesâil’e göndermeler bulunması Mukaddimetü’s-salât’ın söz edilen eserlerden sonra telif edildiği yönünde önemli bir karine teşkil etmektedir. Dolayısıyla eser müellifin ilmi olgunluğa eriştiği bir döneme aittir. Eserin Mâverâünnehir bölgesinde, muhtemelen h. IV. asrın ikinci yarısında telif edildiğini göz önüne aldığımızda, İslam’ı yeni kabul etmeye başlayan Türklerin karşılaştıkları ilk ilmihal eser olması kuvvetle muhtemeldir. Mukaddimetü’s-salât’ın yazma nüshalarının dağılımına baktığımızda, tarih boyunca Türklerin yaşadığı coğrafik bölgelerde esere ait nüshaların bulunduğu; eserin yalnızca halkın yoğun ilgisinin bulunduğu cami ve tekkelerde değil, bir eğitim kurumu olan medreselerde de okunduğu ve okutulduğu; şeyhülislam ve devlet erkânının müracaat ettiği kütüphanelerde yer aldığı görülmektedir. Günümüzde Türkler arasında Hanefî mezhebinin daha yaygın olduğunda kuşku yoktur. Bunda Ebu’l-Leys’in ve Mukaddimetü’s-salât isimli eserinin göz ardı edilemeyecek bir etkisinin bulunduğunu düşünmekteyiz.

Tasnifleriyle meşhur olan müellifin bu özelliğine küçük bir örnek olarak, Mukaddimetü’s-salât’tan aldığımız kısa bir bölümü zikrederek sözü hitama erdirelim.

İman ve Şeriat yirmi temel prensip üzere deveran eder/sürer: Bunların beşi kalp, beşi lisan, beşi vücudun uzuvları ve beşi de bu uzuvlar harici unsurlarla olur. Kalp üzere deveran eden beş prensip şöyledir: Bilmelisin ki, şüphesiz Allah Teâla tektir, onun için bir ortak/ikinci yoktur; mahlûkatın yaratıcısıdır; onlara rızık verendir; onların koruyucusudur; bir halden diğer hale tüm mahlûkatı değiştirendir.

Lisan üzere deveran eden beş prensibe gelince: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, elçilerine, ahiren gününe ve hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmandır.

Vücudun uzuvlarıyla deveran eden beş prensip: oruç, namaz, hac, (bazı nüshalarda zekât da ilave edilmiştir)  abdest, hayız nifas ve cünüplükten dolayı gusletmektir.

Bu uzuvlar dışında deveran eden beş prensip ise: Reisler ve sultanlara itaat, imamlar ve müezzinlere itaat; mest üzere mesh etmek.

(MAKALEDE ATIFTA BULUNULAN KAYNAKLAR)

BAĞDATLI İSMAİL PAŞA, Hediyyetü’l-ârifîn esmâü’l-müellifîn ve âsâru’l-musannifîn           (nşr. Rıfat Bilge ve İbnü’l-Emîn Mahmut Kemal İnal), I-II, İstanbul, 1951       (Hediyyetü’l-ârifîn)

 

BROCKELMANN, Carl, Târîhü'l-edebi'l-arabî, (nşr. Mahmut Fehmi Hicâzî) c. II, Kahire, 1993. (Târîhu'l-edebi'l-arabî)

ERDOĞAN, Mehmet, “Hinduvânî”, DİA, XVIII, s. 118, İstanbul, 1998

FIĞLALI, Ethem Ruhi, Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri, Ankara, 1996

İBN KUTLUBOĞA, Ebu’l-Fida Zeynuddîn Kasım, Tâcü’t-terâcim fi tabakâti’l-Hanefiyye, Dımeşk, 1996 (Tâcü’t-terâcim)

KÂTİP ÇELEBİ, Mustafa b. Abdullah Hacı Halife, Keşfü’z-zunûn an esâmi’l-kütübi ve’l-fünûn (nşr. Kilisli Muallim Rıfat-Şerafettin Yaltkaya), I-II, Beyrut-Lübnan, Ts.   (Keşfü’z-zunûn)

KAYA, Eyyüp Sait, (1996), Hanefi Mezhebinde Nevazil Literatürünün Doğuşu Ve Ebu’l-Leys es-Semerkandi’nin Kitabu’n-Nevazil’i, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi SBE

KEHHÂLE, Ömer Rıza, Mu’cemü’l-Müellifîn, Beyrut, 1993 (Mu’cem)

KINALIZÂDE, Alaaddin Ali b. Emrullah, Tabakâtü’l-Hanefiyye, Hacı Mahmud Ef. Kpt., No: 4662 (Tabakâtü’l-Hanefiyye)

KUREŞÎ, Ebû Muhammed Abdülkadir b. Ebu’l-Vefa Muhammed, el-Cevâhiru’l-mudıyye fî tabakâti’l-Hanefiyye (nşr. Abdülfettâh Muhammed el-Hulv), I-IV, Cize, 1993 (el-Cevâhiru’l-mudıyye)

LEKNEVÎ, Ebu’l-Hasenât Muhammed b. Abdulhayy el-Hindî, el-Fevâidü’l-behiyye fi terâcîmi’l-Hanefiyye, Arambog-Karaçi, Trs. (el-Fevâidü’l-behiyye)

NÂHÎ, Selahaddîn, Hizânetü’l-fıkh ve Uyûnü’l-mesâil, Bağdat, 1965

SEZGİN, Fuat, Târîhu't-türâsi'l-arabî (nşr. Mahmud Fehmi Hicazî, Fehmi Ebu’l-Fazl), c. II, Kahire, 1978, (Târîhu't-türâsi'l-arabî)

TEMÎMÎ, Takiyyüddîn b. Abdülkadir, et-Tabakâtü’s-seniyye fî Terâcîmi’l-Hanefiyye, Süleymaniye Ktp. No: 829 (et-Tabakâtü’s-seniyye)

YAZICI, İshak, (1982), Ebu’l-Leys es-Semerkandi, Hayatı, Eserleri ve Tefsirdeki Metodu, Basılmamış doktora tezi, Atatürk Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi

ZEHEBÎ, Şemsuddin Muhammed b. Ahmed b. Osman, Siyeru Âlâmi’n-nübelâ, (nşr. Şuayb el-Arnaud), I-XXV, Beyrut, 1993, XVI, (Siyer)

---------, Târîhu’l-İslâm ve Vefeyâtü’l-meşâhiri ve’l-âlâm (nşr. Ömer Abdüsselam Tedmûrî), I-LII, Beyrut, 2001 (Târîhu’l-İslâm)



* Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

[1]     Kureşî, el-Cevâhiru’l-mudıyye, III, 544; Leknevî, el-Fevâidü’l-behiyye, s. 220; İbn Kutluboğa, Tâcü’t-terâcim, s. 310; Temîmî, et-Tabakâtü’s-seniyye, vrk. 511/b; Zehebî, Ebu’l-Leys’in ismini “Nasr b. Muhammed b. İbrahim” olarak zikretmiştir. Bk. Zehebi, Siyer, XVI, 322; a.mfl. Târîhu’l-İslâm, XXVI, 583; Bağdatlı İsmail Paşa ise müellifin ismini “Nasr b. Muhammed b. İbrahim b. el-Hattab” olarak vermiştir. Bk. Bağdatlı İsmail Paşa, Hediyyetü’l-ârifîn, II, 490

[2]     Hinduvânî’ni fıkıh ilmindeki silsilesi: Ebû Bekir el-Â’meş, Ebû Bekir el-İskâf, Muhammed b. Seleme, Ebû Süleyman el-Cüzcanî ve Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî vasıtasıyla Ebû Hanîfe’ye ulaşır. Bk. Erdoğan, Mehmet, “Hinduvânî”, DİA, XVIII, 118

[3]     Leknevî, el-Fevâidü’l-behiyye, s. 220; Temîmî, et-Tabakâtü’s-seniyye, vrk. 511/b; Kınalızâde, Tabakâtü’l-Hanefiyye, vrk. 13/a

[4]     Nâhî, Hizânetü’l-fıkh ve Uyûnü’l-mesâil, Mukaddime, s. 49, 50; Yazıcı, Ebu’l-Leys es-Semerkandi, Hayatı, Eserleri ve Tefsirdeki Metodu, s. 63

[5]     Müellifin eserleri hakkında daha geniş bilgi için bk. 1 No’lu dipnotta yer alan kaynaklar ve Sezgin, Târîhu’t-türâsi’l-arabî, II, 97-107; Brockelmann, Târîhu’l-edebi’l-arabî, II, 436-441; Kehhale, Mu’cem, IV, 24

[6]     Tefsiru’l-Kur’ân zühdü esas alan tasavvufi tefsirlerin ilklerindendir. Yazıcı, Ebu’l-Leys es-Semerkandi, Hayatı, Eserleri ve Tefsirdeki Metodu, s. 307 vd. Farklı bölge meşâyıhları arasındaki farklılıkları tespit ederek Belh meşâyihının görüşlerini, ilk nevazil eseri olarak gösterilen Kitâbu’n-nevâzil’de bir araya getiren es-Semerkandî, nevâzil literatürünün doğuşunda önemli bir rol oynamıştır. Kaya, Hanefi Mezhebinde Nevazil Literatürünün Doğuşu Ve Ebu’l-Leys es-Semerkandi’nin Kitabu’n-Nevâzil’i, s. 138. E. Ruhi Fığlalı, “Ehlü’s-Sünne ve’l-Cemâ’a” ifadesine ilk defa Şerhu Fıkhı’l-ekber’de rastlandığını ifade etmektedir. Fığlalı, Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri, s. 55

[7]     Sezgin, Târîhu’t-türâsi’l-arabî, II, 101 vd.; Brockelmann, Tarîhu’l-edebi’l-arabî, II, 438

 

[8]     Kâtip Çelebi, Keşfü’z-zunûn, II, 1795

 

Duyuru

Birinci ve ikinci  sayılarımıza RIHLE başlığı altındaki menümüzden ulaşabilirsiniz.



RIHLE 5-6 KAPAK 
Rıhle 9