Mülakat

Hattat Hüseyin Kutlu

e-Posta Yazdır PDF

Hattat Hüseyin Kutlu Hocayla Sanat Ekseninde Bir Söyleşi

“modern” adı altında ne varsa, kâffesi besmelesizdir”

 


 

Hattat Hüseyin Kutlu Hoca, İslam Sanat ve Medeniyet tasavvurunun yeniden ihya ve inşası için bulunduğu her noktada tam 33 sene vakarla mücadele vermiş, üşenmeden ve ihmalkârlık göstermeden bugün de mücadelesine devam eden idealist bir imam olmanın yanı sıra, camileri sadece ibadet edilen bir yer olarak algıladığımız bu günlerde, medeniyet inşasının merkezi olarak kabul edilen bu camilerin idealist bir imamın elinde tekrar nasıl ilim ve sanat yuvasına dönüşebildiğine ve günümüz insanının zihnine kazılan imam ve cami imajının silinerek gerçek kimliğine nasıl kavuştuğuna pek güzel bir örnek...

Yıllarını ve gönlünü verdiği bu ideali uğrunda hattatlar yetiştirmiş ve güzel sanatlar alanında gönlünü ve yüreğini bazen bir kâğıdın aharlanmış sarı yapraklarına bazen bir tezhibin hatâilerine bazen de bir sesin ritimlerine bırakan öğrencilerin yetişmesine vesile olmuştur.

Hekimoğlu Alipaşa Camii avlusunun ana girişine ayaklarınız ulaştığında, Türkiye’de mimari ve kuruluşu itibarı ile ender bulunan, bugün Hat, Tezhib, Minyatür, ve Musiki alanında faaliyet gösteren Geleneksel Türk İslam Sanatları Kütüphanesi'nin altında buluyorsunuz kendinizi. Uygulamalı Türk İslam Sanatları Kütüphanesi olarak hizmet veren bu mütevazı ve zarif kütüphane binasına yine aynı zariflikte bir taş merdivenden çıktığınızda zamanın büyük hattatlarının yazılarıyla bezenmiş, içinize huzur veren Hekimoğlu Alipaşa Camiinin minare ve kubbesiyle baş başa kalıyorsunuz.

2000 yılında Alvarlı Efe Hazretleri Vakfı tarafından restore edilen kütüphanedeki bu çalışma ve etkinlikler yine aynı vakfın işrafı altında yürütülmektedir.

Geleneksel Türk İslam Sanatlarını sevdirmek ve yaşatmak için birçok gönül eri hoca ve talebenin gönüllerini bezemek için toplandığı ve el ele verdiği bu bereketli mekânda Hekimoğlu Ali Paşa Camii emekli imam ve hatibi Hattat Hüseyin Kutlu hoca ile hat sanatı ve hattatlığın dışında, cami ve imam kavramları üzerinde yeniden bir imal-i fikir etmemizi sağlayacak eşsiz bir sohbet ve kaybolan medeniyetimiz üzerine güzel bir mülakat gerçekleştirdik.

Abdullah Zerrar Cengiz: Sanat nedir? Bir Müslüman sanattan ne anlamalıdır?

Hüseyin Kutlu: Yaygın olan görüşe göre sanat, gönül ve aklın içinde bulunduğu güzellik, estetik, ölçü ve aheng gibi unsurların bileşimiyle ortaya çıkan bir olgudur. Tabii bu beşerî perspektiften yapılan bir sanat tarifidir, mutlak bir sanat tarifi değildir.

Mesela mağarada yaşayan bir ateş böceği çok ilgimi çekmiştir, ağzıyla bir tür ip imal ediyor. Şeffaf, boğum boğum ve estetik bir güzelliği olan o ipi aşağı sarkıtıyor. Sinekler, ateş böceğinin etrafa yaydığı mavi ışığın güzelliğine kapılıyor ve o yapışkan ipi fark edemediklerinden yapışıp kalıyorlar. O da ipi yavaş yavaş yukarıya doğru çekiyor ve avını yiyor. Ancak burada ateş böceğinin ne aklından, ne de gönlünden söz edilebilir. Sonra o ateş böceğinin kendisi de bir sanat eseri. Yani çok güzel, çok estetik, ama bu da yukarıda yapılan tarife uymuyor. O İlâhî bir sanat olduğuna göre burada da ne akıldan ne de gönülden bahsedilebilir.

Bu örnekte ateş böceğinin meydana getirdiği bir sanat eserinden söz ediyoruz. Gerek enfüsî âlem (iç dünya), gerekse afakî âlem (dış dünya) dikkatle incelendiği zaman, sıradan sayılması asla mümkün olmayan sanatkârane bir yaratışın olduğu fark edilir. Bu fark ediş insanı gerçek iman sahibi kılar ve onu bir başka boyuta taşır. O her şeyi, bütün mevcudatı en mükemmel şekilde, ölçülü, ahenkli ve uyumlu yaratmıştır. Bu güzellikler adeta bizi büyülüyor. İdraki, feraseti ve iz’anı olan, kalbi mühürlenmemiş kimseler için inkârı mümkün olmayan apaçık bir gerçektir bu.

Şimdi, sanat nedir? Bir Müslüman sanattan ne anlamalıdır? Bir başka ifadeyle, Müslüman gözüyle sanat nedir? sorusuna kâinat ölçeğinde cevap aramaya çalışalım:

Allah Teâlâ’nın Peygamber Efendimize ve O’nun mübarek şahsında bütün insanlığa ilk emri, “Oku!” olmuştur. Bu teklif fevkalâde kapsamlı, derin ve anlamlıdır.

Muhatabına herhangi bir işarette bulunmadan ya da önüne okunacak türden bir şey koymadan ona “Oku!” demenin anlamı ne olabilir? Bu soru sözün sahibine ve muhatabına göre farklı şekillerde cevaplandırılabilir.

Peygamber Efendimiz Hira’da, “Oku!” emrine muhatap olunca, “Ben okuma bilmiyorum” buyurdu. Vahiy meleği O’nu kucaklayıp iyice sıktıktan sonra ikinci defa, “Oku!” dedi: Peygamber Efendimizden aynı cevabı alınca tekrar O’nu kucaklayıp kuvvetlice sıkarak “Oku! Yaratan Rabbinin adıyla ve O’nun adına… O, insanı rahim duvarına yapışan bir maddeden yarattı. Oku, Rabbin sonsuz kerem sahibidir. (İnsana) kalemle yazmayı öğretti; insana bilmediklerini öğretti.” (Alak/1-5) ayetlerini tebliğ etti.

Ortada okunacak bir kitap yokken Allah Teâlâ’nın, Resûlüne “Oku!” emri, ileride kendisine okuması için bir kitap indirileceğine işaret etmekle birlikte okunacak başka şeylerin bulunduğunu da düşünmeye sevk etmektedir. Okunacak başka şeyler nelerdir? Elbette okunabilecek her şey yani kâinat ve onun fihristi olan insan. Zira “Oku!” emriyle insan doğrudan aksiyona yönlendirilmekte ve kâinatın ortasında kendisiyle baş başa bırakılmaktadır. Bu emirle birlikte neyin okunacağının açıkça belirtilmemesi ise, kâinatı incelemenin kendine has kuralları olduğunu, bir bakıma gözlem ve deneyimin lüzumunu ortaya koymaktadır. “Oku!” ile başlayan ayetin devamında, okumanın nasıl ve hangi metotla yapılması gerektiği de anlatılıyor. Oku! Sana verilen beş duyu ile algılayabildiğin her şeyi yani kâinatı ve ruhî melekelerini geliştirerek kendini oku, bir de sana yol gösterici olarak kitabı yani Kur’ân’ı oku. Ancak bütün bu okumaların, O’nun adıyla ve O’nun adına olmalıdır.

Bugün adına modern bilim ve teknoloji denilen bilgi yığını aslında bir yönüyle insanlığı felâkete sürüklemiş ve sürüklemektedir. Sonuç itibariyle kolaylık yerine zorluk; mutluluk yerine huzursuzluk sebebi olduğu, bedenî ve ruhî çöküntüye zemin hazırladığı ortadadır. Çünkü modern bilim ve teknoloji, bilgiye ulaşırken “O’nun adıyla” ve “O’nun adına okuma” keyfiyetini hem niyet, hem de metot yönünden kabul etmemektedir.

“O’nun adıyla” ve “O’nun adına okuma”yı bilenler, göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün birbirinin peşi sıra gelişinde elbette birçok işaretler (Âl-i İmran/189) olduğunu fark edecekler ve o işaretleri takip ederek faydalı, doğru bilgiye ulaşabileceklerdir. Güneşin ve ayın var oluşunda ve hareketinde bir hesabın (Rahman/5) bulunduğunu, Rabb-i Zü’l-Celâl’in göğü, bir ölçü ve denge içinde yükselttiğini (Rahman/7), insanın yaratılışındaki “en güzel kıvamı” (Tîn/ 4), estetiği fark edeceklerdir. Yedi göğü birbiriyle uyum içinde yaratan Rahman’ın yaratmasında hiçbir düzensizlik bulunmadığını (Mülk/3) görecek kâinat boyutunda bir ahengi müşahede edeceklerdir.

Birçok ayette farklı şekillerde geçen, ölçü, denge, uyum, ritim, estetik, aheng gibi kavramlar bilindiği gibi sanatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Özünde bu unsurları taşıyan varlık âlemi, aslında ilâhî bir sanat eseridir.

Bu ilâhî sanatın mekâna yansımasına mimari; çizgi ve renkteki aksine resim, ebrû, minyatür, tezhib diyoruz. Bu tecelli yazıda hüsn-i hat, sözde şiir, seste musiki adını alır. Bir başka deyişle varlık âlemi doğru okunduğunda, mekân olarak ilâhî bir mimari, çizgi ve renk itibariyle harika bir tezyinî tablo, söze benzetilirse ilâhî bir şiirdir. Yazı gibi düşünüldüğünde kâinat ölçeğinde kudsî bir hutût-i mütenevvie tablosu olarak seyredilebilir. Cenab-ı Hakk’ın el-Musavvir (Her şeye şekil ve özellik veren), el-Bedi' (Benzersiz ve çok güzel yaratan) isimlerinin insanda tecellisi beşerî sanat olarak tezahür ediyor.

Bu açıdan bir değerlendirme yapıldığında sanat için yapılan dinî-lâdinî ayrımın mutlak değil izafî olduğu görülecektir. Yani bu ayırım özde değil sözde bir ayırımdır. Bir başka ifadeyle sanatın özüyle değil, sanatkârın niyet ve bakışıyla alâkalı bir tariftir.

 


 

Abdullah Zerrar Cengiz: Yani sanatın kaynağı ilâhî kudrettir diyelim mi?

Hüseyin Kutlu: Yalnız sanatın değil, her şeyin kaynağı ilahidir. “كل شيء هالك إلا وجهه” Aslında hiçbir şey yok o var.

Tekrar “Oku!” emrine dönecek olursak; neyi okumamız gerektiği hususunu kısaca arz etmeye çalıştım. İsterseniz şimdi de nasıl okumamız gerekir? sorusuna cevap arayalım.

Evet, “Oku!”, “Yaratan Rabbinin adına/adıyla oku!”  Şu halde yaratanı inkâr ya da ondan gaflet ederek yapılan okumalarda temel bir yanlış yapılmaktadır.

Günümüzde modern ilim, modern teknoloji, modern resim, modern sanat… Yani modern adı altında ne varsa, (istisnası olabilir) kâffesi besmelesizdir azizim. Efendimiz ne buyuruyor: “Besmelesiz başlanan işin sonu ebterdir.” Yani onda hayır, bereket yoktur.

Abdullah Zerrar Cengiz: Modernlikten bahsettik, bir insanın hedefi ne ise ona göre değerlendirmek lazım dediniz. İnsanın ebedi yolcuğu hedef alan bir serüveni var. İnsan doğuyor yaşıyor ve kendisine biçilen ömür çerçevesinde kendisine verilen iradeyi kullanarak Allah’a kulluğunu yerine getirmeye gayret ediyor. Bu muvaceheden bakacak olursak?

Hüseyin Kutlu: Modernite ile medeniyetin ayrı şeyler olduğunu düşünüyorum.

Medeniyeti şöyle tarif etmişler: “İ’maru’l-bilâd, tefrîhu’l-ibâd.” Yani beldeleri mamur etmek, içinde yaşayanları da refah ve huzur içerisinde yaşatmak; içinde yaşayanların rahat ve huzur içinde yaşadığı mamur bir belde varsa orada medeniyetten bahsedilebilir. Konuyu biraz daha açacak olursak: Gökdelenler, alt geçitler, üst geçitler yapılmış her yerde. Vay be, şu medeniyete bak, diyoruz ama insanlar mutsuz. Oysaki bu, medeniyet değil teknolojidir. Bakıyorsunuz insanların yüzü asık, aklı bulanık, depresyona girmiş vs. Böyle medeniyet olur mu? Demek ki tek başına teknoloji insanı mutlu etmeye yetmiyor. İnsanın mutluluğu söz konusu olduğunda tabii ki iyi, güzel ve hoşa giden şeylerden bahsetmek lâzım… İnsan yorulduğunda, bir deniz kenarında oturuyor, dalga seslerini dinliyor, manzarayı seyrediyor, çiçeği kokluyor, kelebeği izliyor… derken “oh be, dinlendim yahu” diyor, mutlu oluyor. Yani tefrîhu’l-ibâd olunca medeniyet tamamlanıyor. İşte o zaman gerçek medeniyetten söz edilebilir.

Abdullah Zerrar Cengiz: Bu anlattıklarınızdan yola çıkarak, “Beldeleri mamur, içinde yaşayan kullara huzur” kaidesine göre son günlerde internet üzerinde dolaşan Medine-i Münevvere’nin gelecekteki şehir planında yer alan gökdelenleri ve Kâbe-i Muazzama’nın büyük bina ve otellerle muhasara altına alınmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hüseyin Kutlu: Hiç sormayın. Kaş yaparken göz çıkarmak gibi bir şeydir bu. Estetik duygu yitikse, insanî boyut bitik demektir. İnsanî boyutun bitirildiği yerde ise medeniyetten söz edilemez.

 


 

Abdullah Zerrar Cengiz: Bazıları, “Mekke ve Medine İslam ümmetinin ortak düşünceleri doğrultusunda yönetilmelidir. Şehir planlaması, hac-umre organizasyonu gibi projeler İslâm ülkelerinin katılımıyla oluşan danışma kurullarınca yürütülmelidir”  diyor.

Hüseyin Kutlu: Çok doğru! Gerek Mescid-i Nebevî’de gerekse Kâbe-i Muazzama’da Osmanlı döneminde yapılan bölümler ile daha sonra yapılan ilavelere bakarsanız ne kadar aykırı ve ahenksiz bir yapılaşma olduğunu hemen fark edersiniz. İnsan, “Ey zevk-ı selim neredesin!” diye feryad ediyor.

Bakınız mesela Edirne Selimiye Camii’ni ele alalım. Şehrin göbeğinde büyük bir külliye, kocaman bir kütle. Ancak zevk-ı selim ve estetik bir duygu ile öylesine incelmiş ve hafifletilmiş ki, uzaktan seyredenler onun göğe yükseldiği hissine kapılırlar. Süleymaniye’nin, Sultanahmed’in fil payelerini düşünün. Çeşitli sütünceler ve silmeler ve nişlerle ne kadar zarif görünüyorlar.

Biliyorsunuz Kâbe-i Muazzama’nın etrafındaki dağları, tepeleri de düzlüyorlar şimdi. Yahu Peygamber-i zî-şânın mübarek gözleri değmiş o dağlara, o tepelere.  

Gubâr-ı pâyine almam cihanı Yâ Resûlallah

Değişmem mûyine heft-âsumânı Yâ Resûlallah

(Ayağının tozuna karşılık bu cihanı verseler almam, bir tek kılını yedi kat göğe değişmem) sözleriyle zirveleşen kıymet-şinaslık neredesin?

“Rivayet edilmiştir ki, Sultan Ahmed, Hz. Peygamber’in bir taş üzerinde bulunan “nakş-ı kadem”ini Kayıtbay Türbesi’nden İstanbul’a getirtmiş ve Eyüp Sultan Camii’ne koydurtmuş. Sultan Ahmed Camii’nin inşaatı tamam olunca nakş-ı kademin buraya getirilmesini ferman buyurmuş. Ancak nakil işleminin yapıldığı gece, rüyasında bütün padişahların toplanıp, yüce bir divan kurulduğunu görmüş. Hz. Peygamber de bu divandadır. Kayıtbay (ö.1495), Sultan Ahmed’i işaretle, “Yâ Fahr-i kâinat! Ümmetinden bu zat, benim türbemi ziyarete vesile olan kadem-i şerifiniz resmini aldırıp, kendi camiine koydu. Bu amelinden davacıyım” demiş. Âlemlerin Efendisi bunun üzerine kadem-i şerif resminin iadesini irade buyurmuş. Sultan Ahmed uyandığında dehşetle sarsılmış, yaptığına pişman olmuştur. Ertesi gün ilk iş olarak iade işlemine girişir. Ancak kadem-i şeriften ayrı kalmaya yüreği dayanamaz ve tıpkı kadem-i şerif şeklinde bir sorguç yaptırıp, hilafet sarığına takar. Ayrıca bir tahta üzerine de kadem-i şerif resmini çizdirtip, tahtının cephesine astırır. Tahtadaki kadem-i şerif resminin kenarlarına bizzat kendisi şu ünlü kıtasını yazmıştır:

N’ola tacım gibi başımda götürsem daim

Kadem-i nakşını ol hazret-i Şah-ı Rüsül’ün

Gül-i gülzar-ı nübüvvet o kadem sahibidür

Ahmedâ durma yüzün sür kademine o Gül’ün

(Peygamberler sultanı o ulu Peygamber’in ayak izini her zaman bir tac gibi başımda taşısam bunda şaşılacak bir şey olmaz. Ey Ahmed! O Peygamber ki nebilik gülistanının en kıdemli ve en müstesna gülüdür; o halde durma sen de o gülün ayağına yüzünü sür!)” (Şiirin Sultanları / İskender Pala)

İşte bir tarafta Sultan Ahmed’in temsil ettiği aşk, edep, sadakat, vefa ve zarafet gibi kudsî değerlerle yoğrulmuş ruh ve onun inşa ettiği medeniyet… Diğer tarafta haklı şikâyetlerimize mevzu teşkil eden çirkinlikler. Medine-i Münevvere’ye, Mekke-i Mükerreme’ye Cebrail (a.s) inmiş, Peygamber Efendimiz orada vahiy almış, Ashab-ı Kiram orada yaşamış. Bunları düşünen kimse yok. Bu hatıraları nasıl yok edersin yahu! Gerçekten bu Mekke-Medine meselesini İslam âlemi gündeme almalı. Ne yapıyorsun kardeşim sen demeli. Ecyad kalesini yıktılar mesela. Osmanlı revaklarını da yıkmaya karar vermişler ama gerekçe bulamıyorlarmış. Ancak bakınız bir şeye daha dikkat çekmek isterim. Mekke-i Mükerreme’ye reva görülenlere üzüldüğümüz kadar, Aziz İstanbul’umuza yapılanlara da üzülmeliyiz. Bilhassa sur içinde tahribat çok fazla olmuş. 

Abdullah Zerrar Cengiz: Uygulamalı Türk İslam Sanatları Kütüphanesi ve Türk İslam Sanatlarının durumunun değerlendirmesini yapacak olursak; halkı ilim ve sanat dilini anlayacak hale nasıl getirebiliriz? Bu güzellikleri idrak için zihne nasıl bir yol açılmalıdır?

Hüseyin Kutlu: Bu güzellikleri idrak etmek zihinle olmaz, ruhî derinliğe ihtiyaç vardır. Sanatı, güzelliği fark etmek, hissedebilmek insan ruhunun olgunlaşmasıyla mümkündür. Yani gönül işidir sanat. Sanatla kurulacak irtibat zihnî faaliyetle temin edilemez. Zihin kıyas yapar, muhakeme yapar. Gönül zevk alır, sever. Her şeyin çığırından çıktığı ve çıkmakta olduğu bir ortamda siz yüksek ideallerden bahsediyorsunuz. İşin zorluğunu siz tasavvur edin. Sadece hat sanatı için değil, bütün güzel sanatlar için durum böyle. İlim öyle değil mi? Dün de öyle imiş, ama hiçbir zaman bugünkü kadar olmamış. Sanat ve ilmi, halka indirdiniz mi, o sanat olmaktan, ilim olmaktan çıkar. Doğru olan halkı o seviyeye yükseltmektir ki bu da umuma mahsus bir keyfiyet değildir. Türkiye’de mimari ve kuruluşu itibarı ile ender bulunan, bugün Hat, Tezhib, Minyatür ve Musiki alanında faaliyet gösteren Uygulamalı Türk İslam Sanatları Kütüphanesi'nin amacı da bu keyfiyeti yakalamaktır.

 


 

Abdullah Zerrar Cengiz: İslam ilmini Batılı bilimden ayıran bir icazet geleneğimiz var. İcazet bizim için ne anlam ifade ediyor?

Hüseyin Kutlu: Efendim, icazet bir nevi nesep tespitidir. Bu bizim kültürümüzde ilimde, tarikatta, sanatta, yani hemen hemen her sahada vardır. Zenaatlerde dahi böyledir. Mesela eskiden bir berber dükkânına, “Her seherde besmeleyle açılır dükkânımız / Hz. Selman-ı paktır pirimiz, üstadımız” yazılı levhayı asıyordu. Kendini mesleğinden dolayı Hazret-i Selman (r.a.)'a nisbet ediyor ve bununla bir nevi teberrükte bulunuyordu. “Benim mesleğim ne idüğü belirsiz bir meslek değildir, Hazret-i Selman’a nisbetimiz vardır” demek istiyor, böylece mesleğini kutsamış oluyordu. Bu bir disiplindir. Malum, ilmiye icazetnamelerinde de “o filandan o filandan” diyerek ta Hz. Ali Efendimize ondan da Allah Resülüne ulaşan bir silsile vardır. Tarikat icazetnameleri de aynı şekildedir.

İcazeti bu şekilde tarif edince, icazetsiz ilmin ve icazetsiz sanatın nesebi sahih midir, gayr-i sahih midir? diye size sorsam ne cevap verirsiniz? 

Abdullah Zerrar Cengiz: Bunu okuyucularımız değerlendirecektir inşaallah. İslam medeniyetinin merkezi olarak tasavvur ettiğiniz cami ve imam modelinden bahsedebilir misiniz?

Hüseyin Kutlu: Bu başlı başına bir mevzu, bu benim idealim, benim sevdam. Düşünün 33 sene mücadele vermişiz. Bu mücadele bir imam ve bir cami tarifi içindir. Mektep kurmak, sanat faaliyetleri, bütün bunlar bir imamı tarif etmek içindir ki, o da yarımdır. Bendeniz imamın yapması gereken şeylerden ancak bir kısmını yapabildim. İmam peygamberin durduğu yerde duruyor. Bununla Peygamber-i zî-şan Efendimizin irşad makamını kastediyorum. O insan mürebbisi, insanı ahsen-i takvim kıvamına getiren bir mürşid, hidayet rehberi. Bu sorumluluk imamın omuzlarında duruyor. Ben bunun derdindeyim. Her şeyden önce devlet ve cemaat nezdinde imametin yüceltilmesi; bu makamın lâyık olduğu seviyeye yükseltilmesi lâzım… Bundan sonra biz imamın kalitesinden söz edebiliriz.

Vasıflı ve kaliteli hizmet, o vasfa ve o kaliteye sahip kişilerden beklenebilir. Dün itibariyle ilim adamını, fikir adamını, sanatkârı, şairi, imamı, müezzini, halkı besleyen güçlü kaynaklarımızdan ne yazık ki bugün mahrum bulunuyoruz. O medeniyet, o kültür ve sanat maalesef bugün itibariyle yitiğimiz durumundadır. Günümüzde imam efendiler hangi kaynaktan beslenip neşvünema bulabilecekler? İmam efendilerimizin elinde, dilinde, gönlünde olan ve halkı aydınlatan irşad kandilleri, sözünü ettiğimiz medeniyetin, kültürün, sanatın yağı ile parlıyor, fitiliyle yanıyordu. Nitekim geçmişte mesela, çok geriye gitmeye de gerek yok, Sadettin Kaynak imamdır. Sultanahmed Camii’nin imamıdır.  Son devrin en büyük musiki üstadıdır. Hulusi Efendi mesela, Yavuz Sultan Selim Camii’nin müezzinidir, kendisi talik hattının en zirvede hattatıdır. Yedikuleli Seyyid Abdullah Efendi İmrahor Camii’nin imamıdır ve şöhretli bir hattattır. Bu insanlar, yani dün bizim imam dediğimiz insanlar, musikiden anlar, hattan anlar, tezhipten anlarlardı. Necmeddin Efendi Üsküdar Valide Camii’nin imamı. Okçuluğu var, gül yetiştirir, ebru yapar, ciltçiliği var. Yani bunlar hezarfen, marifetli, kendilerini iyi yetiştirmiş insanlar. Şiir yazar, şiirden anlar, bir sürü vasfı var. İnsanlara yol gösterebilmek için dolu olmak lazım. Şu Ali Paşa Camii, burası dört tarafı çevrilmiş üstü örtülü bir mekândan ibaret değil. Burada hüsn-i hat, çini sanatı, kalemkârî, kündekârî, taş işçiliği, mimari… bir sürü sanat söz konusu. Bütün bunları o müessesenin sorumlusu olan imam bilmeyecek de kim bilecek? İmamıyla cemaatiyle bu sanat manzumesinin, bediiyatın farkında değilsek, o zaman şu soru akla geliyor: Bu eserleri vücuda getirenler bunca emeği, bunca parayı boş yere mi harcadılar? Eğer böyle değilse, bizde çok önemli bir problem var demektir. Nedir o önemli problem? Cihanın en mükerrem varlığı olan Âdemoğlunun gözü, kulağı midesine bağlı ise bediiyattan ve insanî değerlerden nasibi yok demektir. Gözü kulağı ruhla, gönülle irtibatlı ise ancak o zaman bu güzellikleri görebilir, işitebilir. Bir enerji kaynağıyla irtibatlandırılmamış prizden veya elektrik düğmesinden cereyan gelir mi? Gelmez. Çünkü irtibatı yok, kopuk. Kökü olmayan ağaç ne kadar yeşil kalabilir ki? Yılbaşında kesilip kökünden ayrılan çam ağaçları gibi, yeşilliği bir hafta sürer ve aldatıcıdır. Sanatın kökü de gelenektir, kültürdür, ilimdir…

Abdullah Zerrar Cengiz: “Kaybolan Medeniyetimiz” kitabınızda iki resimden oluşan bir kompozisyon dikkatimizi çekiyor. Sultanahmed meydanındaki dikilitaş ve dikilitaşın kaideleri üzerine “fark edemediklerimizden…” alt yazısıyla oturtulan “Hekimoğlu Ali Paşa Camii Haziresi’nden 28 no’lu taş… “Kaybolan Medeniyetimiz” Hekimoğlu Ali Paşa Camii Haziresi’ndeki Tarihi Mezar Taşları adlı Uygulamalı Türk İslam Sanatları Kütüphanesi’nin yayımladığı bu kitabınızdan da biraz bahseder misiniz?

Hüseyin Kutlu: Aslında bu kitap, Ali Paşa İmamının “İslam bir medeniyettir. Bu medeniyetin merkezi ise camidir. O halde cami, muhteşem İslam medeniyetinin bütün güzelliklerini bünyesinde cemeden bir merkez olmalıdır” tezinden hareketle başlattığı “cami modeli” çalışmasının bir kesitini yansıtıyor. Ayrıca kolektif bilincin yani cemaat şuurunun, daha açık ifade ile imam ve cemaatin neler başarabileceğine dair bir belge hüviyeti de taşıyor. Bu kitap, bir başka gerçeğe daha işaret ediyor: Sadece Hekimoğlu Ali Paşa Haziresi’nde bu kadar sanat eseri, kültür varlığı bulunuyorsa; Orta Asya’dan Orta Avrupa’ya kadar Kuzey Afrika’yı da içine alan coğrafya üzerinde acaba nasıl bir hazine mevcuttur? Bu eserlerin sahibi kim? Adeta ölüme terk ettiğimiz bin yılın muhassalası kültürümüzü, sanat ve medeniyetimizi kimler ihya edecek ve sonrasında kimler koruyacak? Onlarsız biz kendimizi ne ile ve nasıl tarif edeceğiz? Hiçbir şey yapamıyorsak bile hiç olmazsa bir “var oluş tesbiti” yani envanter çalışması yapamaz mıyız?

Ali Paşa İmamı, bu sorulara kendi hissesine düşen sorumluluk nispetinde sözle değil ama icraatıyla cevap vermek istedi. Önce cami cemaati ve çevre sakinlerine, bu eserlerin gerçek sahiplerinin kendileri olduğu bilincini aşılamaya çalıştı. İmar faaliyetlerine cemaatin katılımını sağlayarak onlarda kendi eserlerini sahiplenme duygusu uyandırdı. Cemaati olan öğrencileri ve öğrencileri olan cemaatinin cevherlerini fark etti. Onların ruhlarında mevcut bulunan güzel tohumların neşvünema bulması için bir ortam hazırladı. Kendisini o güzel habbelerin yeşereceği toprak gibi gördü ve öyle olmaya çalıştı ve bu eser vücud buldu.

Kültür varlığımız, sanat ve medeniyetimiz konusunda bunca duyarsızlığa rağmen, bütün bu değerlere sahip çıkma adına iddiasız ama samimi bir niyetle hazırlanan bu kitaba yani onun vermek istediği mesaja gereken ilginin gösterileceğine yürekten inanıyorum.

Ben imamım kardeşim, namaz kıldırırım, mezar taşları ile ne alakam var, anlayışını kabul etmiyorum. Burada ne olup bittiğini en iyi imam bilmeli ve anlamalıdır, o anlatmalıdır. Kaybolan Medeniyetimiz kitabı bunun için hazırlandı. Ama ne yazık ki Diyanetimiz bu kitapla ve bu kitapla vermek istediğimiz mesajla hiç ilgilenmedi.

Abdullah Zerrar Cengiz: Mezar taşları başta olmak üzere sebiller ve tarihi eserlerin kaybolmasını esefle karşıladığınızı biliyoruz, bu konuda neler söylemek istersiniz?

Hüseyin Kutlu: Bizim medeniyetimiz kabuk medeniyeti değildir. İçi dolu, muhtevayı öncelikli unsur olarak kabul eden bir medeniyettir. İ’mâru’l-bilâd, tefrîhu’l-ibâd içindir. Sebillerimizi gösterişli, süslü, nakışlı binalardan ibaret görmeyip, onların su medeniyetimizi temsil eden eserler olduğunu kabul etmeliyiz. Su medeniyeti deyip geçmeyelim. Batıda, Amerika’da, Uzak Doğu’da, diğer medeniyetlerde bir su medeniyetinden bahsedilemez. Bu bize has bir medeniyettir.

 


 

Abdullah Zerrar Cengiz: Su medeniyetiyle neyi kastettiğinizi biraz açar mısınız?

Hüseyin Kutlu: Su, bilindiği gibi hayat kaynağıdır. Dünyanın ¾ ü sudur, hücrenin de. Tabii ve zaruri bir ihtiyaçtır su. Bu ihtiyacınızı bir dereden eğilip su içerek giderebilirsiniz. Bir musluğa ağzınızı dayayarak ya da pet şişeyi kafanıza dikerek de susuzluğunuzu giderebilirsiniz. Neticede bu bedenî bir ihtiyaçtan ibarettir. Ama bu zaruri ihtiyacınızı medeniyet boyutuna taşıdığınız zaman ortaya çeşmeler, sebiller çıkar. Suyu herhangi bir musluktan akıtınca medeniyet olmuyor da sebil musluğundan akıtınca mı medeniyet oluyor? Şöyle ki: Bir kere fikir ve düşünce plânında sebile yüklediğimiz anlam çok önemli. Onu, Cennet-i A‘la’da salih kullarına Rableri tarafından tertemiz içeceklerin ikram edildiği bir kaynak gibi düşünmüşüz. Sebilin mimarisi, tezyinatı, kitabesi, su tasları bu temel düşünce ve tasavvuru yansıtıyor. İçinde şifa ayetleri yazılmış olan işlemeli bir tastan su içmekle, alelâde plâstik bir bardaktan su içmenin farkı… Yalnız insan için değil, can taşıyan diğer mahlûkat için de onları yaratana karşı duyulan hürmet ve sevgi aşkına, başka hiçbir karşılık beklemeden akıtılan sular, bal şerbetleri, süt, ahududu, nar şerbeti… bir bakıma mahlûk-ı Hakka sevgi ve merhametle coşan gönül pınarlarından sunulan muhabbet şerbeti… İşte buna su medeniyeti denir. Mübalağa yapmıyorum bu konuya dair kitap değil, kitaplar yazılır.

Abdullah Zerrar Cengiz: Mezarlık veya tarihi mekânlarda bayramlaşma merakınız olduğunu biliyoruz. Bunun kaynağı nedir?

Hüseyin Kutlu: Bu, merakın ötesinde bir şeydir. Bizim mezarlıklarımız da medeniyetimizin çok önemli bir parçasıdır. Mısır’daki Firavun mezarlarını bütün dünya biliyor. Biz de görüp "vay be" diyoruz. Ne özelliği var? Zavallı halkı köleleştirip, zulümle çalıştırmışlar, ha bire taş yığıp saçma sapan düşüncelerini, sapık inançlarını somutlaştırmışlar. Gelip bir de bizim tarihî mezarlıklarımıza (neredeyse tükettik) bakınız. Hayat ve ölüm nasıl tarif ediliyor? Kabir taşı kitabelerindeki muhteva zenginliği, edebiyattan hüsn-i hatta, tezyinî sanatlarımızdan, hakkâkliğe, çağrışımlı anlam zenginliğine işaret eden sembollere varıncaya kadar bir güzellik manzumesi. Ben buna “kabristan medeniyeti” diyemez miyim?

Biz Uygulamalı Türk İslâm Sanatları Kütüphanesi mensupları olarak meşhur hattatlarımızın türbe ve kabirlerini ziyaret ediyoruz. Bununla kendi kültür ve medeniyetimizi tanımaya ve bizden önceki büyüklerimize vefa borcumuzu ödemeye çalışıyoruz. Çünkü biz sahip olduğumuz güzelliklere, onların sayesinde ulaştığımızın idraki içindeyiz.

Abdullah Zerrar Cengiz: Geçmişiyle arasındaki köprüler büyük ölçüde tahrip olmuş bir nesil olarak yapmamız gereken gerçekten çok şey var. İlimde, sanatta, kültürde, mimaride, toplum hayatında, evde, sokakta, içimizde, dışımızda… En azından, yaşadığımız arızaların farkında olanlarımız mevcut çok şükür. Rıhle'miz boyunca zat-ı âlinizden daha fazla istifade etmek dileriz. Lütfettiğiniz bu mülakat "siftah" yerine geçsin. "Şimdilik" kaydıyla son sözlerinizi alabilir miyiz?

Hüseyin Kutlu: İyi Müslüman kaliteli Müslüman’dır. Sanat, fantezi falan değildir; insan kalitesini artıran bir özelliktir.  O bakımdan Müslümanların bu sanatları bir fantezi, bir gönül eğlencesi, hobi gibi görmemeleri, kendi ruhlarını nakşedecekleri, ruhlarını güzelleştirecekleri, kalitelerini arttıracak bir uğraş olarak kabul etmeleri gerekir. Yani aslında hattat, müzehhib, ebru ustası bir taraftan kâğıdı ya da bir mekânı bezerken kendi ruhunu bezemeyi asla unutmamalıdır. Sanata bu açıdan bakılması lâzım. Dün bu sanatlara böyle bakılmış. Bugün eksiklik burada. Kâğıdı bezerken aslında ruhunu bezemeyi öğreneceksin. Kalite böyle artar. Bugün İslâm âleminin bir kalite problemi vardır. İlim, irfan, sanat… Bunlar insanın, toplumun kalitesini artırır. Bu da en çok Müslüman’a yakışır.

 

 

Muhammed Avvâme Hocayla Mülâkât Bölüm 3

e-Posta Yazdır PDF
Hadis ve Ricâl kitapları muhakkikleri içinde bu işi layıkıyla yaptığına inandığınız, ehil gördüğünüz zatlar kimlerdir?

 

Muhammed Avvâme Hoca: Değerli kardeşim Dr. Ahmed Muhammed Nûr Seyf günümüzde tedebbür, teenni ve dikkatle çalışanlardandır. Dr. Ahmed Ma‘bed Tehzîbu't-Tehzîb üzerine çalışmaktadır. O, bu sahada tecrübe ve birikim sahibi bir kimsedir. Mısır'da hadis üzerine çalışan kardeşlerimizi de burada zikretmeliyiz. Hususen hadis şerhleri üzerine çalışmaktalar. Aralarında, Hadis ilimleri, cerh-ta‘dîl ve ricâl konusunda Ahmed Ma‘bed'den başka çalışan olduğunu bilmiyorum.

Şuayb el-Arnavût hocanın dostları ve talebeleriyle birlikte Sünnet kitaplarıyla ilgili çalışmaları, bazı yönlerden eksiklikleri olmakla birlikte anılmaya ve takdire değer.

Ayrıca arkadaşı Prof. Dr. Beşşâr Avvâd Ma‘rûf'un –ekibiyle birlikte- yaptığı çalışmaları da önemli. Özellikle el-Mizzî'nin Tehzîbu'l-Kemâl'inin ilk ciltleri üzerine yaptığı çalışmaları burada bahusus zikretmek gerekir. Yine Tuhfetu’l-Eşrâf üzerine olan çalışması… Keşke, en-Nuketü'z-Zırâf'ı hazfedip de ilim talebelerini İbn Hacer’in kıymetli değerlendirmelerinden mahrum bırakmamış olsaydı. Allah Teâlâ'dan, bir sonraki baskıda bu kitabın et-Tuhfe ile birlikte neşrini yapması konusunda kendisini muvaffak kılmasını dileriz.

İbn Hazm (rh. a)'a nasıl bakıyorsunuz?

Muhammed Avvâme Hoca: İbn Hazm geniş bir ilmî birikime sahip olduğu kesin olmakla birlikte tahkik ehli değildir. Muhakkik biri olmadığı eserlerinde açık bir şekilde görülmektedir; bazı konuları ele alırken ileri-geri konuşur… Hükümler ve ulema ile ilgili genellemeler yapar. En meşhur garip yaklaşımlarına bir örnek olarak onun İmam Tirmizî'yi kastederek söylediği, "Bu Ebû İsâ da kimdir?" sözünü gösterebiliriz.

Samimiyetinde şüphe yok, ama böyle biridir işte İbn Hazm. El-Muhallâ adlı eserinde Hukmü'l-Eğânî ve'l-Mûsîkâ başlıklı bir bahis açmış. Konuyla ilgili (yasaklayıcı) hadislerin hepsini taz’if ettikten sonra diyor ki: "Allah'a yemin olsun ki eğer bu hadislerden bir tanesi bile sahih olsaydı onu alırdık." Bu da onun ne kadar samimi olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla o böyle bir yemin ettikten sonra artık İbn Hazm'ın müzik ve çalgıya cevaz verdiğini söylemek doğru değildir. Çünkü daha sonra gelen âlimler müzik konusuyla ilgili deliller ve burhanlar getirmişler. Buhârî'nin konuyla ilgili hadisinin on iki yolla mevsûl olduğunu isbat etmişlerdir. Benim şahsî kanaatim, İbn Hazm kendisinden sonra gelen âlimlerin Buhârî rivayetinin muttasıl olduğunu isbat ettiklerini gördükten sonra yeminin gereği olarak kabrinde bu görüşünden dönmüştür. Dolayısıyla İbn Hazm'ın mezkûr görüşünü müziğin cevazına kılıf yapmak caiz değildir.

İbn Teymiye (rh. a)’i nasıl değerlendiriyorsunuz?

Muhammed Avvâme Hoca: İbn Teymiye konulara vukufiyet ve ilmîlik açısından imamdır. Ancak bazı meseleleri kabul ve red konusunda aceleci davranmıştır. Ayrıca İbn Hazm gibi İbn Teymiye ve İbnu'l-Kayyim'in de bazı şaz görüşleri vardır. Zaten her âlimin az da olsa mutlaka aykırı görüşleri olmuştur. Ancak yanlış bizden kaynaklanır. Onlar ictihad etmiştir ve ecir almışlardır. Fakat bizim onlardan birine tâbi olurken ona ismet ya da kutsiyet atfetmemiz yanlıştır. İbn Hazm, İbn Teymiye, İbnu'l-Kayyim, İbn Abdi'l-Hâdî, İbn Kesîr, İbn Hacer… Kim olursa olsun her insan yanılabilir. Ancak bizim bir âlimi kutsayarak sâbitelerimiz/değişmezlerimizden taviz vermemizdir yanlış olan.

Sika vasfını haiz bir râvî, rivayetiyle ilgili bir yanılgıya düştüğünde onun rivayet ettiği bütün hadisleri reddetmiyoruz. Aynı şekilde İbn Teymiye de bir konuda yanlış yaptığında onun o görüşünü reddediyoruz; yoksa bütün görüşlerini reddediyor değiliz. Bir konuda isabet etmesi de onun bütün görüşlerini alacağımız anlamına gelmez.

İbn Teymiye'nin şaz görüşlerinden bazıları şöyledir: Ona göre üç talak tek talak sayılıyor. Hâlbuki cumhur-i ulemâya göre böyle değildir. Hatta bu hususta icma olduğu söylenir. İbn Teymiye bu hususa aykırı fetva verdiğinde onun bu görüşünü reddederiz. Bir, iki ya da üç âlimin görüşünü on binlerce âlimin görüşüne tercih etmem. Bunun böyle olması akıl ve ilim mantığı gereğidir.

Bu hususa bir başka açıdan temas edecek olursak… Bazen, "Ebu Hanife falan konuda şöyle demiştir" dediğimizde "o masum değildir" deniliyor. Evet tabii ki masum değildir. Ancak bu hususta Hanefî mezhebinden binlerce âlim onun bu görüşünü incelemiş, tartışmış ve sonunda onaylamıştır. Dolayısıyla bu görüş artık yalnızca Ebu Hanife'nin görüşü olmaktan çıkarak binlerce âlimin görüşü haline gelmiştir. Aynı şekilde İmam Buhârî, Sahîh'ine bir hadis dercedip onun sahih olduğunu söylediğinde, "İmam Buhârî masum değildir" deniliyor. Evet masum değildir fakat falan, falan ve falan muhaddis de onu desteklemiştir. Öyle ki kitap, Buhârî'nin Sahîh'i olmaktan çıkarak ümmetin Sahîh'ine dönüşmüş. Masumluk, yanlış yapmamak demektir. Masum olmamak ise insanın yanlışa düşme ihtimali olmakla birlikte mutlaka yanlış yapmak ya da her konuda yanlışa düşmek anlamına gelmez.

Osmanlı Hilafeti ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Muhammed Avvâme Hoca: Osmanlı âlimlerinin bazı cüzî meselelerle ilgili yaklaşımlarına dair bir şeyler söylenebilirse de genel olarak hakk ve hayır ehli kimselerdir. Bizde meşhur bir hadiseyi de aktarayım ki kayıtlara geçsin… Hocamız Abdurrahman Zeynü'l-Âbidîn hoca (rh. a) –ki Arapça ve aklî ilimlerde hüccet bir kimseydi- anlatmıştı: Babası onları alarak Antakya'dan Haleb'e getirmiş… Göç etmişler. Hocamız Osmanlı devletiyle ilgili haberleri sürekli takip ediyormuş. Dedi ki: Fâris el-Hûrî Lübnanlı bir Hıristiyandır. Büyük bir siyasetçidir. Lübnan'da bir dönem başbakanlık yapmıştır. Bu şahıs ölüm döşeğindeyken etrafındakilere, "Ölüp gidiyorum ama içimde bir ukde var" demiş. Etrafındakiler, "O ukde nedir? Söyle giderelim" deyince şöyle demiş: "Sultan Abdülhamid'i karalama kampanyasını başlatanlardan biri de bendim. Onca çabaya rağmen Sultan'la ilgili bir hakikatin üstü örtülemedi. O da şudur: Sultan Abdulhamid, Filistin'i Yahudilere satmadı."

İhvân Hareketine nasıl bakıyorsunuz?

Muhammed Avvâme Hoca: Aynı şekilde onların da çok hayırlı hizmetleri oldu. Her topluluk tâbilerinin sayısı çoğaldıkça mutlaka bir bozulma yaşıyor. Ancak bu hareket doğuşu itibariyle selîmdir, sağlıklıdır. Hasan el-Benna malum âlim oğlu âlim, sûfî oğlu sûfî, sâlih oğlu sâlih bir zattır. İslam'a büyük hizmetleri olmuştur. İnsanların eğitiminde çok önemli işler yapmıştır. Onun ilk müntesipler tabakası istikamet ve takvalarıyla öne çıkmıştır. Ama ondan sonra hareket içinde bir takım savrulmalar yaşanmıştır.

Tebliğ cemaatini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Muhammed Avvâme Hoca: Tebliğ cemaati Hindistan'da kurulmuş hayır üzere olan bir cemaattir. Hesabını veremeyecekleri sorunları yok; çünkü onlar İslam'ın temel konularıyla meşgul oluyorlar. Cüziyyâta girseler belki birtakım yanlışları olabilir. Sakin ve hoş üsluplarıyla büyük kalabalıkları İslam'a hizmet yoluna koyabiliyorlar.

Selefîleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Muhammed Avvâme Hoca: Selefîlik, akide, fıkıh, ahlak ve hayat tarzı olarak selef-i sâlihini izlemek demektir. Bu ise, ıslah, adalet, muhabbet, hayır vb. değerleri dillendiren tüm yaklaşımlar gibi Müslümanlara hoş gelen bir tutumdur. Bu yüzden de çok kimsenin yöneldiği bir çekim merkezi olmuştur. Ancak burada şairin şu mısraları hatırlanmalı:

“Herkes Leyla'yla irtibat iddiasında olsa da

Leyla hiçbirini kabul etmiyor.

Gözyaşları yanaklara kadar inse de

Ağlayan ile ağlar gibi yapan belli oluyor.”

Dolayısıyla selefîlik iddiasında olan kimselerin sözlerinin ve davranışlarının selef-i sâlihîne uyup uymadığına bakarız. Bu uygunluk nisbetinde selefe yaklaşılmış ya da onlardan uzaklaşılmış olur.

Ahbâş cemaatine nasıl bakıyorsunuz?

Muhammed Avvâme Hoca: Habeşîler ya da Ahbâş, şaz ve sapkın görüşleri olan bir grup. Hocaları Abdullah el-Habeşî’yi çok iyi tanırım. Şam'dayken kendisini defalarca ziyaret ettim. O da beni Halep'teki evimde ziyaret etti. Halep'te bir ay kaldı. O süre içinde de görüşüyorduk. Medine-i Münevvere'ye geldiğimde Abdullah el-Habeşî hocadan hiç söz edilmiyordu. Bir talebesinin evinde ziyaret ettim. Kendisi muhaddistir, Şâfiî fakihi ve usûlcüsüdür. İyi tanırım. Ancak bu cemaat endişelerini, gayretlerini, mallarını ve vakitlerini Müslümanları bölmek için seferber etmiş durumdadır. Elbânî'nin yarıda bıraktığı Müslümanları bölme/parçalama işini Habeşîler devraldı. Meclislerinde genç kızlar ve genç erkekler bir arada oturuyor ve bunların fıkıh ve hadis meclisleri olduğunu iddia ediyorlar.

Doğru düşündükleri konularda bile aşırılıkları var. Te’vili benimsiyorlar, ancak şiddet, tekfir ve silahlanma ile beraber... Lübnan'da bazı mescidlerde silahlı saldırılar gerçekleştirdiler. Allah Müslümanların kalplerini hayır üzerinde birleştirsin.

Cemalüddîn Afgânî hakkında ne düşünüyorsunuz?

Muhammed Avvâme Hoca: Afgânî, sapkınlığın ve dalâletin başıdır. Ben Allah'ın izniyle, karakter olarak övgüde ve medihde mübalağayı sevmem. Afgânî ve ekolü, Muhammed Abduh ve takipçileri dalâletin ve sapkınlığın öncüleridir. Cemâluddîn Esedâbâdî adında bir kitap var. Bu kitapta, mutlaka bilinmesi gereken bir hadise anlatılır. Afgânî'nin seferde-hazarda, gece-gündüz yanından ayırmadığı bir çantası vardır. Çantada çok özel belgeleri var. Bir defasında geceleyin Tahran'da bir arkadaşının yanında uyumaktayken Sultan Abdülhamid'den bir haber gelir. Sultan, Afgânî'yi çağırmaktadır… Afgâni apar-topar hazırlanır ve yola koyulur. Ancak çantasını arkadaşının evinde unutur. Adam çantayla ilgili olarak dostlarıyla istişarede bulunur. Sonunda tarihe bir hizmet olsun diye çantanın içindeki belgeleri çoğaltmaya ve Farsçaya çevirip incelemeye karar verirler. Cemâlüddîn Afgânî'nin 26 farklı imza kullandığı tesbit edilir. Ayrıca, evrakların arasında Afgânî'nin Mason mahfiline sunduğu masonluğa katılma dilekçesi ve masonluğa kabul edildiğine dair belge de vardır. Kabul merasiminin yeri ve zamanı da belirtilmiştir.

Başka bir belge, Muhammed Abduh'un bir mektubudur. İngilizler, Muhammed Abduh'u Mısır halkı nezdinde popülaritesini artırması için –İngilizler Mısır ahalisinin kalbini kazanan bir Arap öncü yetiştirmek istiyordu- Lübnan'a sürdüklerinde mektubu buradan yazmış. Diyor ki Muhammed Abduh: "Biz senin sağlam yolundayız. Dinin başını yine dinin kılıcından başka bir şeyle kesemezsin. Bizi görsen âbid, zâhid, rükû ve secdeden başını kaldırmayan kimseler zannedersin." Çantada daha birçok belge vardır.

Riyad'da Dr. Fehd er-Rûmî, İmam Muhammed üniversitesinde yaptığı doktora tezinin konusu Menhecü'l-Medrese el-Akliyye el-Hadîse fi't-Tefsîr (Modern Akılcı Ekolün Tefsir Yöntemi)… Çalışmanın başında bu akımın öncüleri olan Afgânî, Muhammed Abduh ve Reşîd Rızâ'nın biyografileri var. Benim az önce sözünü ettiğim belgeleri de oraya koymuş. Muhammed Abduh da bu çizgide olan bir kimsedir. İngilizler Mısır'da Abduh'u ciddî anlamda desteklemiş ve bir "din ıslahatçısı" olarak öne çıkarmışlardır. İslam dünyasını bütünüyle ifsad etmesi için Abduh'u Mısır müftülüğü makamına atamışlardır. Çünkü Mısır Ezher'e ev sahipliği yaptığı için tüm İslam dünyasının ilim kıblesiydi. İngilizlere göre Muhammed Abduh'u aktör yaptıkları bu ifsad projesi Mısır'da tutarsa İslam dünyasının diğer ülkelerinde de tutacaktı. Bu yüzden Muhammed Abduh aleyhine konuşanlara baskı uygulamışlardı. Ama tüm bunlara rağmen Allah Teâlâ hak yolunda malını ve canını feda eden kimseler gönderdi. Bunların en başta geleni Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi (rh. a.)’dir. O, Mevkıfü'l-Akl isimli kitabında bu akımın maskesini düşürdü. Bu akımın gerçek yüzünü bilmek için Mustafa Sabri Efendi'nin bu kitabı mutlaka okunmalıdır.

Ahmed Şâkir'i nasıl değerlendiriyorsunuz?

Muhammed Avvâme Hoca: O, fazilet ve insaf ehli, sâlih bir âlim olmakla birlikte bir takım yanlış görüşlere de sahiptir. Özellikle üç talakı bir boşama sayması aykırılıklarına bir örnektir. Çünkü kendisi o zaman şeriat kadısı idi. Bu yüzden de bu görüşün yayılmasına sebep oldu. Hocamız Abdulfettah Ebu Ğudde, Ahmed Şâkir'i över ve severdi. Ahmed Şâkir'in ilmî serüveni edebiyat ve fıkıhla başlamıştır. Bundan dolayı da kadı olarak tayin edilmiştir. Hadis ilmiyle iştigal etmesi ise geç dönemdedir ve esaslı bir başlangıç yapamamıştır. Hayatının sonuna doğru bu ilimde olgunlaşmıştır. el-Müsned'in son bölümlerine yaptığı tahkikler öncekilere göre hayli iyidir. Müsned’in dışındaki -Elfiyyetü's-Süyûtî ve el-Bâ‘isü'l-Hasîs tahkikleri gibi- bazı tahkik çalışmaları olgun değildir.

Tasavvufla aranız nasıl?

Muhammed Avvâme Hoca: Tasavvuf da diğerleri gibi bir ilimdir. Her tasavvufla ilgilenene sûfî denmez. Özellikle son asırlarda bu sahaya na-ehil kimseler bulaştı. Ancak tasavvufun aslı ve menşei, İslam'ın ruhu olmasıdır. Bunu kimse inkâr edemez. Mesela İbn Teymiye (rh. a) büyük bir sûfîdir. El-Ubûdiyye kitabına bakın; orada İbn Teymiye'nin sûfî tarafını çok net olarak görürsünüz. Aynı şekilde İbnu'l-Kayyim büyük bir sûfîdir. Medâricü's-Sâlikîn adlı eserine bakarsanız bunu anlarsınız. Âlimlerimizin hepsi sûfîdir. Ancak tasavvuf üç kısımdır:

1- Şeyhle birlikte olmak, mürid-mürşid ilişkisi ve sülûk âdâbı

2- Ahlâkî tasavvuf, nefis tezkiyesi ve terbiyesi. İmam el-Gazzâlî'nin el-İhyâ'daki yöntemi ve eş-Şa‘rânî'nin bütün kitapları böyledir.

3- Üçüncü kısım tasavvufa “hakikat ve irfan ilmi” derler ki Muhyiddîn İbn Arabî, Abdülkerîm el-Cîlî ve benzerleri bu hat üzerindedir. Bu tür tasavvufta alınabilecek hususlar olduğu gibi reddedilebilecek taraflar da vardır. Bir ve ikinci kısım tasavvufu ise âlimlerimizden hiçbiri red yahut inkâr etmemiştir. İslam âlimlerinin hepsinin birinci ve ikinci kısım tasavvuf bağlamında sûfî olduğunu söylesem hilaf-ı hakikat ve mübalağa olmaz. Ben iddia ediyorum: Hiç kimse, bu hat üzerindeki tasavvufu reddeden bir tane bile âlim gösteremez. Ancak üçüncü kısım tasavvuf konusu biraz karmaşıktır.

Ezher ve hocalarında görülen ilmî seviye zayıflığını neye bağlıyorsunuz?

Muhammed Avvâme Hoca: Yöneticiler ve devlet.

el-Ğumârîlerle ilgili görüşleriniz neler?

Muhammed Avvâme Hoca: Hülâsa olarak söylersem, ben kendilerini iyi tanırım. Özellikle Ahmed el-Ğumârî ve Abdullah el-Ğumârî hocaları… İlmî seviyeleri çok iyidir. Sünnet üzerine ıttılaları çok geniştir. Hususen Abdullah el-Ğumârî hocanın sünnet, karşılaştırmalı fıkıh ve usûl sahalarındaki vukufiyeti çok geniştir. İçlerinde şaz görüşleri olanı Ahmed el-Ğumârî ve Abdülaziz el-Ğumârî hocalardır. Her ikisinin de kalemi ve dili çok sivridir. Abdullah el-Ğumârî hoca ise dili ve kalemi temiz, vakur ve konusuna vâkıf bir hocadır. Ezher'de okumuştur. Usûl ilmindeki derin birikimi ona bu hasletleri kazandırmıştır.

Ğumârîlerdeki Şiilik temayülü açıktır. Mesela Abdülaziz el-Ğumârî'nin el-Bâhis an İleli't-Ta‘ni fi'l-Hâris adında bir risalesi vardır. Hâris dediği muhaddislerin el-Hârisü'l-a‘var (şaşı Haris) dediği zattır. Hz. Ali Efendimiz’den rivayetleri vardır. Âlimlerimiz onu zayıf bulmuştur; fakat Abdülaziz el-Ğumârî onun sika ve kavî bir râvî olduğunu isbatlamak adına bu risaleyi kaleme almıştır. Ayrıca İmam el-Buhârî'nin Sahîh'i hakkında birtakım sözleri vardır. Gençlik döneminde yazdığı kitaplarında biraz çekingen davranırmış… Bu yüzden, kardeşi Ahmed el-Ğumârî mezkûr risalesini okumuş ve birtakım talikler yazmış. Abdülaziz el-Ğumârî çekingen davrandığında Ahmed el-Ğumârî, "korkma devam et" dermiş. Ahmed el-Ğumârî'nin en son risalesi el-Muğîr'in sonunda meşhur bir sözü var. Diyor ki: "es-Sahîhayn'ın bazı hadislerinin uydurma olduğuna hükmetmekten çekinme!!"

Sekkâf'ı nasıl buluyorsunuz?

Muhammed Avvâme Hoca: Es-Sekkâf ilim talebesi olamadı. Tenâkuzâtü'l-Elbânî (Elbânî'nin Çelişkileri) adlı kitabıyla bazı ilim talebelerinin gönlünü fethetti. Bu talebeler, Elbânî'ye reddiye yazmanın din olduğunu sanıyorlar. Sekkâf, Ğumârîlerden etkilendi. Kelam cüretini onlardan aldı… Özellikle Ahmed el-Ğumârî'nin şaz görüşlerinden çok yararlandı. Sonunda da yoldan saparak çağdaş bid‘atlerin hepsine bulaştı.

Sizinle ilgili tenkitlere nasıl bakıyorsunuz? Mesela İbn Hacer'in Takrîbu't-Tehzîb kitabına yaptığınız tahkik çalışmasını eleştirenler oldu…

Muhammed Avvâme Hoca: İçlerinde insaf ve adaletle eleştirenlerin başımız üstünde yeri var. Art niyetli tenkitçiye ise saygı duyulmaz. Ancak bir soru sormak istiyorum: Biz et-Takrîb'i basmadan önce Abdülvehhâb Abdüllatîf hoca (rh. a)'in yaptığı baskı vardı ve bu çalışma on binlerce bastı. Bu baskıda birçok hata vardı. El-Âsıme baskısı çıktığında oğlum Muhyiddin'e, "Abdülvehhâb hocanın et-Takrîb nüshasını al ve benim müellif nüshasıyla karşılaştırdığım ve üzerine kalemle yazdığım tashihatı say" dedim. Sadece birinci ciltte bin iki yüz otuz beş matbaa hatası vardı. İkinci ciltte de bu kadar yanlış olduğunu varsayalım –gerçi ben daha fazla olduğunu düşünüyorum- toplam iki bin beş yüz ya da daha fazla yanlış… Abdülvehhâb hocanın baskısı niçin bir kere bile tenkide tâbi tutulmadı da benim yaptığım baskı bu kadar tenkit aldı? Hâlbuki yapılan tenkitlerin hepsini doğru saysak bile benim yaptığım baskıda toplam yüz yanlış var. Bu insaf mıdır, ahlâk mıdır? Üstelik bu yanlışlar 1406 hicrî senesinde yapılan ilk baskı için sözkonusu. Sonraki baskılarda onlar tashih edildi. Ama buna rağmen çalışmanın ilk baskısı esas alınarak kusur aranmaya devam edildi.

Ama ben bunun sebebini biliyorum. Abdülvehhab hocanın yanlışlarını görmezden gelip bütün tenkitleri benim çalışmam üzerine yoğunlaştırmalarının sebebini biliyorum. Çünkü ben orada yaklaşık bir sayfalık bir metinle İmam Ebu Hanîfe (r.a)'ı müdafaa ettim. Yani Muhammed Avvâme'nin tek suçu: Ebu Hanife'yi müdafaa etmektir. 

"Gammaz muhbirler, onu sevdiğim için beni gammazlıyorlar" (şiir)

Allah indinde nasılsa karşılaşılacak.

Hocalara, muhakkiklere ve ilim talebelerine kısaca ne tavsiye edersiniz?

Muhammed Avvâme Hoca: Kısa ve öz tavsiyem şudur: Şüphesiz bu ilim dindir; öyleyse dininizi kimlerden aldığınıza dikkat edin. Bu ilim sadakatle taşımanız gereken bir emanettir. Öyleyse ey insanlar emanete sadakatle sahip çıkın. Bid‘atçi akımlar bizi yiyip bitirmeden önce bu emanete sadakat göstermek boynumuzun borcudur. Bid’atçi cereyanlar saflarımızı dağıtmadan toparlanmalı ve hayatımızı, çevremizi ve yaşadığımız gerçeği idrak etmeliyiz.

Mesela Ahmed eş-Şınkîtî hoca ilim hususunda kılı kırk yaran biridir. Ancak o, üç yüz sene öncesinde yaşamakta… Yani üç yüz sene önceki hocaların muasırı… Bugünü bilen ve bugüne hitab eden bir hoca değil. Bu hocamızdan bir yere kadar istifade edebiliriz. Ancak muasır âlimlerimiz kendi çağlarının insanları olmalıdır. Etraflarında olan biten hadiseleri bilmelidirler. İlim sorumluluğunu layık-ı vechile yerine getirmek gerek.

İlim talebelerine nasihatim şudur: Talebe ve kitap, savaş meydanındaki asker ve silahı gibidir. İlim talebeleri de muharebe meydanında İslam düşmanlarıyla ve cehaletle savaşmaktadır. Savaş meydanında silahını bırakan askerin hükmü nedir? Savaş suçu işlemiş olur; askerî mahkeme kurulur ve idamına hükmedilir. Aynı şekilde ilim talebesi de kitabı elinden bıraktığında savaş suçu işlemiş olur… Kitap, talebenin gece gündüz yanından hiç ayırmadığı dostudur. Ancak ilmi hocadan almak gereklidir. Yoksa kitap tek başına yetmez… Mutlaka bir hocanın önünde diz kırmak gerekir. Âlimlerle beraber olmak, onların sohbetlerinde olmak ve meclislerinde bulunmak icab eder.

İlim yolculuğuna devam etmeli ve ilmî takva edinmeliyiz. İlim tahsil ederken sahih ve selim bir yol tutmalıyız. Kendime ve ilim talebesi kardeşlerime söyleyeceklerim kısaca bunlardır. Allah Teâlâ yardımcımız olsun… O, bize yeter.

Allahım, Efendimiz Hz. Muhammed'e, onun Ehl-i Beytine ve bütün Sahabesine salât u selam eyle! Allah'tan faydalı ilim, helal rızık ve makbul amel istiyoruz. Bütün övgüler âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.

 
Sayfa 1 > 2

Duyuru

Birinci ve ikinci  sayılarımıza RIHLE başlığı altındaki menümüzden ulaşabilirsiniz.



RIHLE 5-6 KAPAK 
Rıhle 9