"yol nereden geçerse, yolcu da oradan geçer"
İstanbul'da yaklaşık 500 yıldır yanan bir kandil var. Büyüklüğüyle mütenasip bir vakar ve tevazu ile etrafına cömertçe ışık saçıyor. Aşağıda nefis sohbetini zevkle okuyacağınız muhterem Emir Eş'in ifadesiyle, "her araştırmacı ilim adamının yolu Süleymaniye Kütüphanesinden geçmek durumundadır. Zira yol nereden geçerse, yolcu da oradan geçer."
Kütüphane bir "kitap mezarlığı" ya da "müze" değildir. Kitap ve kütüphane aşiretten millet, milletten medeniyet çıkaran en önemli unsurdur; kurucu olarak, taşıyıcı olarak ve muhafız/hafıza olarak.
Sadece Süleymaniye'de değil, İstanbul'daki, Konya'daki, Amasya'daki, Şam'daki Kahire'deki, hatta Londra'daki, Escorial'deki… kütüphanelerde derinden bir nabız atışı gibi yaşayan, bizim hafızamız, bizim kimliğimizdir. Geçmişte Moğollar ve Haçlılar tarafından yakılıp yıkılan da, dün ve bugün Bosna'da ve Bağdat'ta hunharca katledilen, yağmalanan da o…
Bu nasıl bir "yüzakı" medeniyettir ki, âsâr-ı bâkiyesi ile dahi dünyanın dört bir yanında varlığını hissettiriyor, düne olduğu gibi bugüne de ışık tutmaya devam ediyor; rencîde olan dîde-i huffâş rağmına!..
Medarı iftiharımız olan Süleymaniye'yi hayatımıza daha bir etkin olarak sokmanın yollarını aramak adına, göreve geldiği günden bu yana bitmek bilmez bir enerjiyle çalışan muhterem Emir Eş'e, yoğun mesaisinde bize bir yer açtığı için bir kere de huzurunuzda teşekkür ediyor, kitap tadındaki söyleşisinde sizi onunla baş başa bırakıyoruz.
Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi’nin tarihçesi ile başlayalım isterseniz…
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethedince, işin kolay tarafı bitti, zor tarafı başladı.”Kolay” dediğimiz taraf, işin askeri yönüydü. Netice itibariyle, gönderden Bizans Bayrağı indirildi ve yerine Osmanlı sancağı çekildi. Bu büyük fetihten önce, Hz. Peygamberden bu yana irili ufaklı 28 sefer daha düzenlenmişti, İslam Orduları tarafından, İstanbul’a. Bu seferler sırasında sayısız acılar yaşandı. Belki yüz binlerce şehitler verildi. Çok sayıda insan sakatlandı. Analar dul, çocuklar yetim kaldı. Faka, bütün bunlara biz işin “kolay” tarafı diyoruz.
“Zor” tarafına gelince... Bu, Konstantinopolis'i İstanbullaştırmak yani İstanbul'u her rengin her tonuyla Müslümanlaştırmaktı. Ve bu da, silah zoruyla olmuyordu, olamıyordu. Dinen de caiz değildi. Bunun için Sultan Fatih nüfusu dengelemek amacıyla Osmanlı Coğrafyasından İstanbul’a göç almayı planladı. Fakat çoğu tarım ve hayvancılıkla uğraşan insanlar, şırıl şırıl derelerin, gürül gürül nehirlerin aktığı irili-ufaklı yerleşim alanlarını terk edip, o gün de bu gün de su sıkıntısı çeken İstanbul’a gelmeyi tercih etmedi. Bunun üzerine Sultan Fatih, kendi adıyla anılan camii ve etrafındaki Semâniye Medreseleri’ni (Sahn-ı Semân) inşa ettirmek suretiyle İstanbul’u eğitim yoluyla Müslümanlaştırma projesini başlattı. Ancak Fatih’ten sonra devamlı büyüyen ve gelişen Osmanlı Coğrafyasının ihtiyaç duyduğu kadroları yetiştirmeye bu medreseler yüz yıl sonra kâfi gelmez oldu. Ve fethin yüzüncü yılı anısına Kanûni Sultan Süleyman tarafından, kendi adıyla anılacak olan câmi merkezli Külliye’nin ve Külliye bünyesinde yer alacak olan Süleymaniye Medreseleri’nin temeli atıldı. Osmanlı eğitim sisteminde Medrese, Fakülte demektir. 1557’de gerçekleşen açılıştan 1918 yılına kadar bu medreselerde tıp, hukuk, hadis, kıraat, matematik ve astronomi başta olmak üzere çok sayıda ilim okutuldu. Önemli ilim adamları tarafından, önemli ilim adamları yetiştirildi. Ancak her şeyin takdir edilen bir ömrü ve sonu vardır. Artık Osmanlı Devleti çökmüştür. Devlet müesseseleri korumasız kalmıştır. İstanbul’un câmi, tekke, dergâh, Mevlevîhane, muallimhane, vakıf, saray, konak gibi yerlerinde irili-ufaklı çok sayıda kütüphane bilhassa işgalci İngilizlerin birinci derece ilgi alanına dönüşmüştür. Süleymaniye medreselerinde ise talebe kalmamıştır. Çünkü küçükler evlerinde, büyükler cephededir. İşte İstanbul’un çeşitli yerlerinde bulunan ve sayıları ikiyüze yaklaşan bu irili-ufaklı kütüphanelerden ilk etapta 15-20 kadarı, sağlam bir taş yapı olup ateşe ve dış etkilere dayanıklı olan bu medreselere alel-acele nakledilmiştir.
Böylece başlayan "medreseden kütüphaneye geçiş" sürecini 1928’deki Harf Devrimi hızlandırmıştır. Zaman içerisinde peyderpey gelen başka koleksiyonlar ile daha sonra katılan özel şahıs koleksiyonlarının birleşmesinden dev bir Yazma Eser Kütüphanesi doğmuş oldu.
Kütüphane hangi birimlerden oluşuyor?
Bu sorunun cevabına başka bir noktadan giriş yaparak başlamalıyız: Biz “Medrese” deyince sadece din ilimlerinin insanlara sunulduğu mekanları; “Yazma Eser” deyince de genellikle Tefsir, Hadis ve Fıkıh gibi bilim dallarını hatırlarız. Her ne kadar böyle anlaşılmasında bir mahzur yoksa da, işin aslı tam olarak öyle değildir... Burada Tefsir'den Matematiğe, Güzel Sanatlar’dan Hijyen'e, Mantık’tan Edebiyat’a, Astronomi’den Tıbb’a, Gramer’den Spor’a, Zooloji’den Kıraat İlimleri’ne, Botanik’ten Jeoloji’ye, Biyoloji’den Ev İdaresi’ne, Paleontoloji’den El Sanatları’na, Veterinerlik’ten Mühendisliğe, Tasavvuf’tan Biyografi’ye, İnşaat Endüstrisi’nden Hadis Usûlü’ne, Kimya’dan Fıkıh'a, Ziraat’ten Fizik’e, Anatomi’den Eczacılığa hatta Tarih’ten Metalurji vs. ye kadar hemen her konuda bilgiye ve kitaba ulaşmak mümkündür. Ancak doğal olarak yoğunluk Din İlimleri ile Tıp, Matematik, Tarih ve Edebiyat konularındadır. Bu eserler 117 tanesi Osmanlı’dan kalmak üzere yaklaşık 135 koleksiyon oluşturmuştur. Bu koleksiyonlardan “Vakıf” olanlara statüleri gereği hiç bir ilave ve çıkartma yapılmadığından bunlar sabit durmaktadırlar. Yani orijinal adları ve o günki numaralarıyla... Bir de Yazma Bağışlar, Basma Bağışlar, Yeni Eserler, Süreli Yayınlar, Levhalar ve Yabancı Diller gibi yürüyen, büyüyen ve gelişen koleksiyonlarımız var. Zaman zaman, elinde bilhassa yazma eserlerden oluşan çok sayıda kitabı bulunduran kişi ve ailelerin, ilim dünyasının istifadesi için bu kitapları kütüphanemize bağışlaması suretiyle yazma eser ve koleksiyon sayımız gelişmiş ve günden güne de gelişmektedir.
Birimlerimize gelince.. Detaylarına girmeden söyleyecek olarsam, kütüphanemiz şu birimlerden oluşuyor: Kataloglama birimi, teknik hizmetler birimi, kütüphanecilik birimi, bağlı kütüphaneler birimi...
Bağlı kütüphanelerse şunlar: Üsküdar'daki Hacı Selim Ağa ile Eminönü’nün muhtelif semtlerine serpiştirilmiş durumda bulunan Nuru Osmaniye, Atıf Efendi, Köprülü ve Koca Ragıp Paşa kütüphaneleri… Kitapları Süleymaniye'de olan koleksiyonlar için web sayfamıza müracaat etmeniz gerekir.
Süleymaniye Kütüphanesinde toplam olarak kaç kitap var?
Kütüphanemizde yaklaşık 80.000 cilt Yazma ve 50.000 cilt Arabi harfli matbu eser var. Yazmaların %65’ i Arapça ,%25’ i Osmanlı Türkçesi ve %10'u Farsça'dır. Buna Müdürlüğümüze bağlı birer birim olarak çalışan kütüphanelerde –ki bir önceki cevapta isimlerini zikretmiştim– bulunan yazma eserleri de eklersek cilt sayımız rahatlıkla 100.000’e; Arabî harfli matbu eser sayımız ise 80.000'e ulaşmaktadır. Bu rakamlar kolay ulaşılabilecek sayılar değildir, takdir edersiniz…
Kütüphaneye devam eden araştırmacı profili hakkında bilgi verebilir misiniz?
Kullanıcıları açısından üç türlü kütüphane vardır: Çocuk Kütüphaneleri… Halk Kütüphaneleri… Araştırma Kütüphaneleri… Süleymaniye, bu tasnifte üçüncü kategoriye girer. Seçici davranmadığımız şeklinde anlaşılmamak kaydıyla, yerli-yabancı her ilim adamına, kapılarımız açıktır. Özellikle İlimler Tarihi konusunda ve -sahası ne olursa olsun- bilimin bu günkü seviyeye gelmesinde geçirdiği devre ve aşamaları kavrama noktasında her araştırmacı ilim adamının yolu Süleymaniye Kütüphanesi'nden geçmek durumundadır. Zira yol nereden geçerse, yolcu da oradan geçer. Tabii, kaynaklarımızın tamamına yakını tarihî eser niteliğinde ve Arabî harfli olduğu için, Arapça, Farsça ya da Osmanlı Türkçesi’ne vâkıf olmak şartıyla…
Kütüphaneden istifade etmek isteyenlere ne tür hizmetler sunuyorsunuz?
Normal ve rutin olarak Pazar hariç hergün okuma salonumuzda verdiğimiz okuyucu hizmetini zikretmeye, bilmem gerek var mı? Bunun yanı sıra Okuma Salonu’muzdaki Okuyucu Terminalleri’nden, Yazma Eserlerimizin %80’inin görüntülerine sayısal ortamda ulaşmak mümkündür. Böylece hem araştırmacılarımız bazı kırtasiye angaryasından kurtulmuş olmakla zaman kazanmakta, hem de kısa bir sürede çok sayıda yazma eseri mütâlaa imkânına kavuşmaktadır. Diğer yandan eserlerimiz bulundukları yerden çıkartılmamak suretiyle ısı değerlerinde ani değişikliklere maruz kalmadığından, kimyasal anlamda zarardîde olmaktan kurtulmuş olmaktadırlar. Ancak bunu değişmez bir kural olarak algılamıyoruz. Bazen kitabın cildi, hattının türü, kâğıdının yapısı vs. gibi ayrıntılar metinden de kıymetli olabilmektedir. Ekrandaki görüntü bunlar üzerinde sağlıklı gözlemler yapılmasına elverişli olmayabilir. Bu durumlarda kitap ait olduğu yerden görevlilerce getirilerek okuyucunun araştırmasına ve istifadesine sunulmaktadır. Zaten bizzat insan elinin ve emeğinin ürünü olan yazma eserler ile birebir temasın ilim adamında duygusal bir atmosfer meydana getirdiği de tartışılmaz bir gerçek olup, erbabınca malumdur…
2007 yılının Mayıs ayından beri okuma salonumuzda yeni bir uygulama başlatmış bulunuyoruz. 85 yıl öncesine dayanan tarihî bir geleneğin ihyası niteliğindeki bu husus, Kütüphanemiz Okuma Salonunun hafta içi günlerde gece saat 23.00’e kadar açık tutulmasıdır. Evet, bilhassa gündüzleri üniversitelerinde çalışan akademik personel en çok araştırma için ayıracak zaman bulamama konusunda sıkıntı çekmekte ve kütüphanenin daha akşam olmadan kapatılması nedeniyle kaynaklara ulaşamamaktan yakınmaktadır. Bunu aşmanın yollarını ararken kütüphanemizin arşivindeki eski belgeleri incelediğimiz bir sırada ulaştığımız bir vesika önümüze yeni ufuklar açıverdi. Şöyle ki: 1922 tarihine tekabül eden ve medreseden kütüphaneye geçişin ilk yıllarına ait yazışma dosyaları içersinde bulunan, Evkaf Nezaretine o zamanki kütüphane müdürü tarafından gönderilmiş bir yazıda: “Karilerimiz Ramazan-ı Şerif'te kütüphanenin sahura kadar açık olmasını talep etmektedirler. Bunu biz de istiyoruz. Ancak aşılması gereken bir mes'elede yardımınıza ihtiyacımız vardır....” sözleriyle ifadesini bulan bu problemin ne idüğünü arz etmeden önce, talebin değerini keşfedebilmemiz için o günün sosyal şartlarını göz önüne almakta fayda var: I. Cihan Savaşı yeni bitmiş, Osmanlı Devleti yıkılmış, yerine bir Meclis Hükümeti kurulmuş. Belirsizlikler ve iç karışıklıklar var. İstiklal Harbi ve Seferberlik devam ediyor. Aşılması çok zor, büyük ekonomik sıkıntılar yaşanıyor. Bunların hepsinden daha vahimi bu savaşlarda en çok okumuş kesimden insanlar canlarını yitirmiş. Sürmekte olan bütün bu olumsuz durumlara rağmen insanlar Ramazan-ı Şerif'te kütüphanenin sahura kadar açık olmasını talep edebiliyorlar! Kütüphane idarecilileri de bunu istiyor. Fakat aşmak için Evkaf Nezareti'nden yardım talep edilen konu kolay halledilir bir problem değil:
Kütüphanede gece aydınlanmayı sağlayacak bir tek lamba yoktur. İşte zamanın müdürü, Bakanlıktan ödünç bir lamba temini için yardım talep ediyor. Bu talep karşılanmış mı bilmiyoruz. Ancak yaz mevsiminde günün ortası sayılabilecek bir saatte kışın da akşam ezanı civarında eskiden beri kütüphanenin kapatıldığı gerçeği, bizi adeta ezdi. Bunun üzerine bizzat Bakanlığımızın o tarihteki Müsteşarı Prof. Dr. Mustafa İSEN ile yaptığım bir görüşmede kütüphaneyi gece saat 23.00'e kadar açık tutmayı düşündüğümüzden bahsedince çok heyecanlandılar. Kalkıp bizi tebrik ettiler. Ve Mayıs 2007 tarihinden beri de kütüphanenin belirtilen saate kadar açık olmasına izin verdiler. Yazılı ve görsel medya aracılığı ile yeterli tanıtım yapılamamış olmasına rağmen uygulamada maya tutmuştur, uygulamadan istifade edenler fevkalade memnundur. Araştırmacının önündeki en azından piskolojik bir engel kaldırılmış olup dileyen herkes gece geç saatlere kadar kütüphanemizde araştırma yapabilmektedir. Bu konuda daha fazla bilgi almak isteyenlerin web sayfamızdaki "Duyurular" bölümüne müracaatları gerekmektedir.
Yeni bir kataloglama çalışması başlattığınızı biliyoruz. Biraz bundan bahseder misiniz? Ayrıca başka projeleriniz var mı?
Evet, son bir buçuk seneden beri, kütüphanemizin uluslar arası ününe yakışır biçimde iç düzenlemeler ve fiziki şartların iyileştirilmesi için olağanüstü bir gayret ve heyecan içerisindeyiz. Bu rutin bir programdır ve parçalar halinde süregitmektedir. Süleymaniye, 90 yıldır "Kütüphane" olmuş ama ideal manada “kurum” olamamıştır. Burayı kurumlaştırma yolunda önemli adımlar attığımızı söyleyebiliriz.
Ancak, projelerimiz bununla sınırlı değil. Kütüphanecilik hizmetleri alanında da çok önemli bir projeyi hayata geçirmek üzere olduğumuzu okuyucularımıza müjdelemek isterim. Bundan bir süre önce Laleli Camii imam hatibi sayın Doç. Dr. Behlül DÜZENLİ başkanlığındaki bir ekip çalışmasında kütüphanemizin önemli koleksiyonlarından Esat Efendi bölümündeki 5000 civarında yazma eser taranmış ve bunların içerisinde 2.600'ü ciddi anlamda çaplı olmak üzere 6400 kayıtsız yeni risale keşfedilmiştir. Bunu diğer koleksiyonlara genellediğimizde bir proje gerçekleştirerek en az 80.000 yeni risaleyi ilim dünyasının istifadesine sunabileceğimizi gördük.
Web sayfamıza koyduğumuz bir ilan üzerine 15-20 kişinin bize müracaat edebileceğini, bunlardan seçeceğimiz 3-5 kişi ile de yukarıda sözü edilen çalışmayı diğer bölümlere uygulayabileceğimizi düşünürken 100 civarında müracaat ile karşılaştık. Sayın Doç. Dr. İhsan FAZLIOĞLU yaz aylarında 4 hafta süren bir seminer çalışmasıyla, bu adaylara yazma eserler ve bu eserlerle ilgili terminoloji hakkında bilgi verdi. Peşinden dil yönünden yaptığımız bir seçme sınavında bu projede birlikte çalışabileceğimiz ilk etapta 25 kişi belirlendi. Diğer arkadaşlarımızdan da projenin yaygın anlamda uygulandığı aşamalarda faydalanmayı düşünüyoruz. Part time bir usulle gerçekleşecek bu çalışma neticesinde sahibi olduğumuz yazılı kültürel birikimin derinliği ilim dünyasına bir kere daha gösterilmiş olacaktır.
Bir başka proje de hasarlı ve hastalıklı kitapların kâğıtlarıyla ilgili iyileştirme ve restorasyon çalışmaları üzerinedir. Bizim elimizdeki kitaplar, en yenisi 150 yaşında en eskisi ise 1370 yaşında kültür varlıklarıdır. Dolayısıyla bunlar da diğer varlıklar gibi hastalanabilirler. Bunlara en çok arız olan hastalıklar asitlenme, mantar, nem gibi unsurlardır. Bunlara müdahale edilerek hastalığın önce durdurulması, sonra tedavisi için çok önemli bir proje üzerinde çalışmalar sürdürülmektedir. Önümüzdeki aylarda projenin diğer aşamasına geçilmesi düşünülüyor. Kısaca Patoloji Merkezi diye bilinen Yazma ve Nadir Eserler Restorasyon ve Araştırma Merkezi'mizde eleman azlığı sebebiyle sınırlı oranlarda sürdürülen bu çalışmalar bu proje ile büyük hız kazanacaktır inşaallah...
Yaptığınız iş sizin için ne ifade ediyor?
Bizim burada yaptığımız iş bilimin bugünkü seviyeye tarihi süreçte hangi aşamalardan geçerek geldiğini göstermektir. Dolayısıyla hangi ilim dallarının hangi mesafeleri katettiğini göstermeye yarayacağından, geriye doğru bir çalışma gereklidir. Bu da ancak Süleymaniye Kütüphanesi gibi yerlerde olabilir. Dünyanın çeşitli bölgelerinden gelen ilim adamları birbirleriyle tanışmasalar bile aynı noktayı vurgulayarak Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki zenginliğin insanlığın ortak mirası olduğu konusunda ağız birliği halindedirler. Batı kültürü figüratif bir kültür olduğundan yazı ve yazılı kültür varlığı oralarda bizim coğrafyamıza oranla çokça yoktur. İslam kültürü ise paleografik bir kültür olduğundan yazılı malzeme Batı dünyasıyla kıyaslanamayacak kadar çoktur, elimizde. Bu köklerimizin derinliğini ve İslam'ın ilime, ilmî çalışmaya, ilim adamına verdiği teşviki göstermeye yaraması cihetinden çok önemlidir. İşte bu kültürel birikimin fiziki güvenliğini sağlamaktan tutun ilim adamlarına yol göstericilik yapmaya kadar; kitapların gereği gibi muhafazasını sağlamaktan alın bunların muhtevasını üniversitelerle ve her seviyede akademik çevrelerle paylaşmaya kadar bir dizi faaliyet içerisinde olmak, hele bu kültürün bizim ceddimize ait olduğu bilincini taşımak, insana yaptığı işin farkına varmak açısından büyük bir heyecan veriyor.
Klasik cilt, tarihi kâğıtların restorasyonu, tezhip, ebru, katı', şiraze ve ahar türünden tarihi kitap sanatlarının canlandırılması gibi alanlarda gerek Konya ve Bursa yazma eser Kütüphaneleri gibi Türkiye'deki kurumların teknik elemanlarını yetiştiren ve gerekse bilhassa Türki Cumhuriyetlerde yeni yeni uyanan alakayı karşılamaya çalışan Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, sahasında şu gün itibariyle bir "Ocak" durumundadır. Bu konumunu yukarıda işaret ettiğimiz "kurumlaşma" süreci tamamlandığında bir "ekol" ya da "okul"a dönüştürecektir inşaallah.
Süleymaniye ile diğer kütüphaneler arasında bir karşılaştırma yaparsanız neler söylersiniz? Bölümler, kitaplar, hizmetler vs.)
Süleymaniye Kütüphanesini gerek Türkiye'deki gerekse dünyadaki diğer yazma eser kütüphaneleriyle karşılaştırdığımızda aralarında şu temel farkı görüyoruz: Bu kütüphanelerde farklı kıymetlerde de olsa çok sayıda yazma eser vardır. Ama bunların ortak özelliği en çok -önemsemiyor anlamı çıkartmamak kaydıyla söyleyecek olursak-medrese kitapları olmasıdır. Süleymaniye'de ise çok sayıda medrese kitabı bulunmakla birlikte daha ileri seviyelerde ilimleri ihtiva eden ve bunun yanı sıra fiziki açıdan çok iyi korunmuş sanatlı tezhipli, hat yönünden olağanüstü, binlerce onbinlerce eser bulunur. Bunun böyle olmasının sebebi bu koleksiyonların daha çok padişah, valide sultan, şeyhülislam, kazasker, cami ve saray kütüphanesine ait olmasıdır. Genellikle ciltler tamam, metin bütün, kalite yüksektir. Yurtdışındaki Mısır, Hindistan, İran ve Rusya gibi ülkelerde bulunan yazma eser kütüphanelerinin özelliği de yukarıdaki genellemeye uyar. Süleymaniye bunların en kıymetlisi olarak bütün ilim dünyasınca kabul edilir ve böyle telaffuz edilir.
Dünya kütüphaneleri ile irtibat, bilgi ve veri alışverişiniz oluyor mu?
Dünyanın saygın yazma eser kütüphaneleriyle bilgi, veri ve kaynak alışverişimiz oluyor. Gerek mikrofilm ve gerekse sayısal ortama aktarılmış metinlerin mübadelesi düşünülüyor. Ancak çekim sırasında gözetilen kriterler açısından sorun yaşıyoruz. Kütüphanemizdeki 80.000 cilt yazma eserin şu ana kadar yaklaşık 70.000'ini yüksek çözünürlükte sayısal ortama aktarmış durumdayız. İran bu konuda kriterlerini bizim gibi yüksek tutmakla birlikte diğer ülkelerin kriterleri bize göre daha geri olduğu için ancak bu seviyeyi tutturdukları takdirde kendileriyle dijital mübadele yapmayı düşünebiliriz. Bu arada gerek yayınlanan katalogların karşılıklı değişimi, gerekse kitapların restorasyonunda takip edilen ve geliştirilen yöntemler konusunda Japonlarla, Türki Cumhuriyetlerle, Unesco ile ve Dubai'deki bir merkezle çeşitli aşamalarda iş birliği halindeyiz. Zaten bunları gerçekleştirmediğiniz taktirde konuyla ilgili gündemi yakalayamamış olursunuz. Bu bir zorunluluktur.
Bu nefis sohbet için teşekkür ederiz.
Kitaba ve kültüre gösterdiğiniz ilgi sebebiyle asıl ben teşekkür ederim. Hayırlı bir niyetle çıktığınız bu "rıhle"de size muvaffakiyetler dilerim. Allah yardımcınız olsun.










