5) İbnü'l-Vezîr, kendisiyle aynı îtikâdî ve fıkhî mezhepten olan İbn Ebi'l-Hadîd'i kınamakta son derece haklı. Zira Muhammed ümmeti arasında (1400'lü yıllarda bile) fitneye sebep olabilecek önemde bir iddiayı/rivayeti kitabına alırken, isnâdındaki şahısları araştırmaya lüzum görmeksizin, "şeyhimiz Ebû Ca'fer el-İskâfî rahimehullâh'ın zikrettiğine göre…" diyerek söze girmesi affedilecek bir hata değildir. İleride pek çok örneğini naklettiğimizde görüleceği gibi, İmâmiyye Şîası'nı (özellikle de Ahbârî kanadını) tenkidlerin odağına yerleştiren, savunulamaz hâle getiren ve gözden düşüren ana etken; işte bu "usûl" eksikliğidir ve dahi; "vusûlsüzlük usûlsüzlüktendir."[i]
İbn Ebi'l-Hadîd sözlerine şöyle devam ediyor: "İskâfî, Ali (a.s.)'nin velâyetine kesin olarak inanan ve onu üstün tutmada (tafdîl'de) aşırı gidenlerdendi (mine'l-mübâliğîn). Tafdîl görüşü, mezhep taraftarlarımızın Bağdad'lı olanları arasında bütünüyle yaygın ise de, Ebû Ca'fer, bunu dile getirme konusunda onların en serti (eşeddühüm), itikad olarak da en hâlisi idi. Onun zikrettiğine göre Muâviye…"[ii]
İbnü'l-Vezîr'in ifadesiyle "sika râvîlerin haberlerinden bîhaber", İbn Ebi'l-Hadîd'in tabiriyle de "aşırı ve şedîd" olan İskâfî'nin nakledeceği senedsiz rivayetten hayır beklenemeyeceği baştan bellidir. Nitekim bu öngörünün adım adım doğrulandığını görürüz.
a) Şerhu Nehci'l-Belâğa'da, "Muâviye'nin, Hz. Ali'nin şerefini lekeleyecek ve ondan uzak durmayı sağlayacak hadisler uydurmakla görevlendirdiği" sahâbîlerin ilki olan Urve b. ez-Zübeyr'den naklen verilen örnek, onun teyzesi Hz. Âişe'den naklettiği şu rivayettir: "Rasûlullah'ın yanındaydım. O sırada Abbâs ve Ali bulunduğumuz yere doğru geliyorlardı. Allah Rasûlü; Yâ Âişe! şu ikisi benim dînimden başka bir din üzere ölecekler! buyurdu". Diğer bir diğer rivayette ise; "Yâ Âişe! Cehennem ehlinden iki adam görmek istersen şu gelen iki kişiye bak! Buyurdu." Bu iki rivayeti, Ma'mer b. Râşid Urve'den duymuş. Oysa böyle bir söz, Ma'mer b. Râşid'in Câmi'i ve talebesi Abdürrezzâk'ın Musannef'i dahil hiçbir hadis kaynağında yer almaz. Ebû Hureyre'yi seven, sayan ve öven bir tâifenin musannefâtında, kıyıda köşede de kalsa, bu rivayetin mutlaka zikredilmesi gerekmez miydi?
b) Amr b. el-Âs (r.a.)'dan verilen örnek, Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde rivayet edilen şu hadistir: "Ebû Tâlib'in âli benim dostlarım/yardımcılarım (evliyâm) değildir. Benim velim, ancak Allah ve mü'minlerin sâlihi/sâlihleridir (innemâ veliyyiyallâhu ve sâlihu'l-mü'minîn)." İskâfî (ya da İbn Ebi'l-Hadîd), gereksiz bir önyargı ile hadisin ilk kelimesinde boş bırakılan yeri "Tâlib" kelimesi ile doldurarak, bu hadiste Hz. Ali ve evlâdının kötülendiğini düşünmektedirler. Oysa Buhârî'deki rivayette "inne âle ebî"den sonraki kelime nüshalarda boş (beyaz) bırakılmış, Müslim'deki rivayette ise "inne âle ebî"den sonra araya "yani: filanca" kelimesi konulmuştur. Dolayısıyla orada Hz. Peygamber'in hangi şahsın âlini/ehlini telaffuz ettiği kesin olarak belli değildir. Buna gerek de yoktur, zira hadiste; Hz. Peygamber'e âhirette yakın olmayı haketmenin temel ölçüsünün, "akrabalık bağından" değil "sâlih amel sahibi olmak"tan geçtiği vurgulanmıştır. Ve bunların içine Ebû Talib'in kendisi girmese bile, oğlu Hz. Ali (r.a.) ve torunu Hz. Hasan ile Hüseyn'in girdiğinde kimse şüphe edemez. Bu rivayeti okuyan hiçbir Sünnî'nin aklına, Hz. Peygamber'in Hz. Ali'den teberrî ettiği de gelemez.
Bu noktada İbn Hacer el-Askalânî'nin hadisin şerhi sadedinde söyledikleri yeterlidir: "Taberî'nin zayıf bir senedle Mücâhid'den naklettiğine göre Sâlihu'l-mü'minîn'den kasıt, Hz. Ali'dir. İbn Mirdeveyh'in iki zayıf senedle Esmâ bt. Umeys'den onun da Hz. Peygamber'den rivayet ettiğine göre Sâlihu'l-mü'minîn; Hz. Ali'dir. en-Nakkâş'ın, İbn Abbâs, Muhammed b. Ali el-Bâkır ve Ca'fer b. Muhammed es-Sâdık'tan naklettiği rivayete göre de böyledir. Derim ki: Bu sâbitse eğer, merfû bir hadisle Ali (r.a.)'nin kadrinin düşürüldüğünü vehmedenlerin bu vehmi ortadan kalkmış ve velîlikten nefyedilenler, sadece Ebû Tâlib ve onun kâfir olarak ölen akrabaları olmuş olur. Mü'min olanlar bunun dışında kalır. Hadisin lafzıyla, Tahrîm Sûresi'nin 4. âyetinin lafzına işaret edilmiştir." (Fethu'l-Bârî, 10/421).
O âyet şudur: "Eğer sizler (Peygamberin iki eşi) Allah'a tevbe ederseniz (ne güzel olur); çünkü kalpleriniz eğrilik gösterdi. Yok eğer ona karşı birbirinize destekçi olmaya kalkışırsanız, artık Allah onun mevlâsıdır; Cibril de ve mü'minlerin sâlih olan(lar)ı da!". Orada Hz. Peygamber'in kendi akrabâlarına karşı menfî bir tavrı sözkonusu edilmiş olsaydı, Amr b. el-Âs ile aynı kefeye konan Ebû Hureyre'den şöyle bir rivayet de gelmezdi: "Kureyş, Ensâr, Müzeyne, Cüheyne, Eslem, Ğıfâr, Eşca' benim mevâlîmdir (yardımcılarımdır). Onların da Allah ve Rasûlünden başka mevlâsı yoktur". (Müslim, Sahîh, no. 2520; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/291, 388, 467, 481).
c) Ebû Hureyre'den verilen örneğe gelince; o daha bir içler acısıdır. "Ondan rivayet edildiğine göre, Ali (a.s.), Rasûlullah (s.a.v.) hayatta iken Ebû Cehl'in (müslüman olan) kızıyla nişanlanarak onu öfkelendirmiş, Hz. Peygamber de minbere çıkarak şöyle buyurmuşlardır: Allah'ın velîsinin kızı ile Allah'ın düşmanının kızı biraraya gelemez. Fâtıma benden bir parçadır, onu üzen şey beni de üzer. Ali, Ebû Cehl'in kızını istiyorsa benim kızımdan ayrılsın, ondan sonra dilediğini yapsın" diyor İskâfî. Arkasından da; "Hadis, el-Kerâbîsî'nin rivayetinden meşhurdur" diye ekliyor. İbn Ebi'l-Hadîd ise şöyle diyor: "Bu hadis aynı şekilde Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde el-Misver b. Mahrame ez-Zührî'den tahrîc edilmiştir. el-Murtazâ "Tenzîhü'l-Enbiyâi ve'l-Eimme" adlı kitabında, bunun el-Hüseyn el-Kerâbîsî'den rivayet edildiğini, Kerâbîsî'nin de Ehl-i beyt'ten yüz çevirip ve onlara düşmanlık etmekle meşhur, rivayeti merdud birisi olduğunu zikretmiştir. Şair Mervân b. Ebî Hafsa (ö. 182), dillere düşüp yayılsın diye bu haberi halife Reşîd'i medhettiği bir kasîdesinde zikretmiş, Fâtıma (a.s.)'nın çocuklarına saldırarak onları zemmetmiş, hatta daha da ileri giderek Ali (a.s.)'ye dil uzatmıştır… Bence, bu haber sahihse bile, onda Hz. Ali'ye herhangi bir ayıplama ve kınama yoktur. Zira onun, Hz. Fâtıma'dan sonra Ebû Cehl'in kızını da nikahlamasının câiz olduğunda ümmet ittifak etmiştir… Bu haber sahihse eğer, Rasûlullah (s.a.v.), Fâtıma (a.s.)'nın her kadın gibi kıskançlığa tutulduğunu görünce, bir ailenin evlâdını azarlaması gibi Ali (a.s.)'yi azarlamış, bir babanın çocuğunun görüşünü sorgulaması gibi sorgulamış ve ondan zevcesiyle barışarak rızasını almasını istirham etmiştir." (4/66).
İfadelerden de anlaşılacağı üzere, burada Hz. Ali'ye herhangi bir hakaret sözkonusu değildir. Üstelik hadisin Ebû Hureyre (r.a.) ile ilgisi yoktur! Kaynaklara baktığımız zaman hadisin ya el-Misver b. Mahrame'den veya Abdullah b. ez-Zübeyr'den (Hâkim, Müstedrek, 3/173, no. 4751) geldiğini görürüz. Hatta bazı tarîklerde rivayeti el-Misver'den alıp İmam Zührî'ye aktaran kişi, (yukarıda İbnü'l-Vezîr'inde işaret ettiği gibi) Ali b. el-Hüseyn Zeynü'l-Âbidîn'dir! (Müslim, Sahîh, no. 2449; Ebû Dâvud, Sünen, no. 2069; İbn Hıbbân, Sahîh, 15/408, no. 6957; 15/535, no. 7060).
Dahasını da söyleyelim; el-Kerâbîsî denilen el-Hüseyn b. Ali b. Yezîd el-Bağdâdî (ö. 245) adlı Şâfiî fakîhinden, Kütüb-i Sitte ve diğer meşhur hadis kitaplarına tek bir rivayet bile alınmamıştır! İbn Ebi'l-Hadîd'in iki yerde; "eğer bu haber sahihse" demesi ve ardından rivayetin mahiyetini bir sayfadan fazla dil dökerek tefsir etmeye çalışması son derece düşündürücü! Zira o da pekâlâ hadisin "sahih" olduğunu biliyordu. Biliyordu da, Ebû Hureyre'ye (r.a.) olan buğz ve adâveti, hakikati itiraf etmesine izin vermemişti. "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin." (Mâide, 5/8).
İbn Ebi'l-Hadîd'in daha sonra Ebû Hureyre hakkında Ebû Ca'fer el-İskâfî'den naklettiği iddiaların sonunu; "Bunun tamamını İbn Kuteybe 'el-Meârif' adlı kitabında Ebû Hureyre'nin biyografisinde zikretmiştir. İbn Kuteybe'nin Ebû Hureyre hakkındaki sözü huccettir, çünkü kendisi onu ithâm eden biri değildir" diyerek bitirmiş olması da (4/69) bir başka ard niyetin ürünüdür. Zira İbn Kuteybe'nin Ebû Hureyre'ye ayırdığı kısacık bölümden Şerhu Nehci'l-Belâğa'ya alınan, sadece, onun nüktedan biri olduğu, sokakta karşılaştığı çocuklara yemek yedirdiği, onlarla oyun oynadığı, "beni imam yapan Allah'a hamdolsun" diyerek cemaati güldürdüğü (ki bunu hutbede söylediği ve cemaati güldürdüğüne dair herhangi bir ibare orada yoktur!) ve çarşıda yürürken "çekilin yoldan, emir geliyor" demesidir (Bu sözü hutbede iken Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) için söylediği de rivayet olunur. Bk. İbnü'l-Imâd el-Hanbelî, Şezerâtü'z-Zeheb fî Ahbâri men Zeheb, I/64). Bunun haricinde, diğer iddiaların hiçbiri İbn Kuteybe'den alınmadığı halde, el-Meârif'te varmış hissini uyandıracak bir cümleyle bölümü bitirmek son derece çirkin bir davranıştır. Kaldı ki İbn Kuteybe'nin hayatının son döneminde kaleme aldığı "Te'vîlü Muhtelifi'l-Hadîs"inin bir bölümü, Ebû Hureyre'yi savunmak için yazılmıştır. İleride bundan da bahsedeceğiz.
6) İbnü'l-Vezîr'in delilleri arasında geçen, "Bu sancağı Allah ve Rasûlü'nü seven; Allah ve Rasûlü'nün de onu sevdiği bir adama vereceğim" hadis-i şerîfine dikkatinizi çekmek isterim. Ne büyük bir hamâkat veya hıyânet eseridir ki, Mahmud Ebû Rayye, Ebû Hureyre'nin rivayet ettiği bu hadisi, Ebû Hureyre aleyhine kullanmaktadır. "Ebû Hureyre ve Ali (r) Aleyhindeki Hadisler" başlığı altında, Sa'd b. Ebî Vakkâs'ın Muâviye'ye, Hz. Ali'nin fazileti hakkında Hz. Peygamber'den duyduğu üç hadis nedeniyle ona asla sövmeyeceğini bildiren uzunca bir rivayetin içinde geçen bu hadis, gördüğünüz gibi Ebû Hureyre'den de nakledilmiştir. Rivayetin görebildiğimiz kadarıyla, ana hadis kitaplarında Hz. Ali'nin kendisi hariç 7-8 râvisi vardır ki bunlardan biri Ebû Hureyre'dir. Tarîklerden birinde, Ebû Hureyre'nin dâmâdı Saîd b. el-Müseyyeb'in Sa'd b. Ebî Vakkâs'dan rivayetine şahit oluruz.[iii] Hadisin Nesâî tarafından rivayet edilmiş olması da ayrıca önemlidir.[iv] Zira Ahmed b. Şuayb en-Nesâî (ö. 303), Hz. Ali'yi sevmeyen "nâsıbî" halk tabakasını irşad etmek maksadıyla onun faziletlerine dair "Hasâisu Emîri'l-Mü'minîn" adıyla müstakil bir eser kaleme almıştı (Türkçe çevirisi: "Hadislerle Hz. Ali", Naim Erdoğan-Yusuf Özbek, İz yayıncılık, İstanbul 1999). Kitabı bitirdikten sonra Dımeşk Câmiinde halka açıklamak istedi. Cemaatten birisi; "Emîru'l-mü'minîn Muâviye'nin menâkıbına dair de bir şeyler yazdın mı?" diye sordu. Nesâî; "Muâviye nere, menâkıb nere? O kendi başını kurtarsın yeter" diye cevap verince, halkın avam takımı onu Şiîlikle suçlayıp dövdüler. Hayalarına aldığı şiddetli darbeler nedeniyle son derece rahatsızlandı ve; "Öleceksem Mekke'de öleyim" diyerek ailesinden kendisini Dımeşk'ten götürmelerini istedi. Mekke'ye varır varmaz vefat etti ve Safâ ile Merve arasına defnedildi. Kütüb-i Sitte'ye dahil Sünenlerden birinin müellifi olan Nesâî'nin de Ebû Hureyre'ye olan bu itimadı, taassuptan kararmamış gözler için çok şey ifade eder. Nesâî'nin "Hasâis"inin ilk sayfalarında dört ayrı senedle zikri geçen yukarıdaki hadisten başka (s. 43-45, no. 18-21), aynı eserde Ebû Hureyre (r.a.)'nin şu rivayeti de mevcuttur: "Semâdan ziyaretime gelen bir melek; kızım Fâtıma'nın ümmetimin kadınlarının efendisi olduğunu, Hasan ve Hüseyn'in de Cennet gençlerinin efendisi olduklarını haber vererek beni müjdeledi."[v]
"Hayber'de verilen sancak" hadisinin, Türkiye alevî-bektâşîlerinin de Hz. Ali'nin kahramanlığına delil olarak kullandıkları bir rivayet olduğunu hatırlatalım.[vi]
Ama unutmayalım ki, genel bir prensip olarak, râvilerine değer verilmeyen bir rivayetin, metni de değerinden kaybeder.
7) Ebû Rayye'nin işlediği ilim namusuna sığmayan cinayetler bununla sınırlı olsaydı keşke. "Ebû Hureyre'nin Rivayetlerinden Örnekler" başlığı altında; "Onun peygambere yaklaşabileceği hiçbir fazileti yoktu ki! Nitekim Rasûl'ün Refîk-i A'lâ'ya intikâlinden sonra sahâbe tabakâtının hiçbir tabakasında adı anılmamıştır" der ve sayfa altına düştüğü dipnotta şunu söyler: "Faziletlerine göre sahâbeyi 12 dereceye ayırmışlardır. Ebû Hureyre'yi bunların hiçbirinde bulamadık: I., II, III, .... XII: Fetih günü ve Vedâ Haccı esnasında Rasûlullah'ı gören çocuklar. Bu durumda Ebû Hureyre'yi son tabakadaki çocuklardan saymamız doğru olur. Bk. el-Vezîr el-Yemânî, er-Ravdu'l-Bâsim, I/69-70."[vii]
Aynı kitabın 215. sayfasında Ebû Hureyre'nin hicretin 7. yılında ve 30 yaşında Hayber Fethi sırasında Medine'ye geldiğini söyleyen Ebû Rayye, burada onu Fetih'le Veda Haccı arasında Hz. Peygamber'i görenlerle aynı kategoriye koymak gibi bir tezada düşmekte, X. tabakadaki "Hudeybiye ve Mekke Fethi arasında hicret edenler" maddesini görmezden gelmekte, üstelik onun faziletsiz ve meziyetsizliğine delil olarak el-Vezîr el-Yemanî'nin kitabını delil göstermektedir. Oysa "er-Ravdu'l-Bâsim", bizim size içinden paragraflar aktardığımız "el-Avâsım ve'l-Kavâsım" adlı eserin müellif tarafından ihtisar edilmiş halidir. Dokuz ciltlik asılda Ebû Hureyre'yi savunmak için ayrılmış 46 sayfalık bölümü gördünüz. Bir iddiaya delil olarak, o iddianın tam tersini savunan bir yazarın kitabını kaynak göstermek… Bu ne yaman çelişkidir? Bu haysiyetsizce işe hokkabazlık mı demeli, madrabazlık mı demeli, kalpazanlık mı demeli?.. En doğru kelimeyi bulma işini siz okuyucuların takdirine bırakıyorum.
8) Aynı hastalıklı mantık, Ebû Rayye'nin kitabının tümüne hakim durumdadır. Ebû Hureyre'ye (r.a.) karşı en ufak bir saygısızlığı aklından bile geçirmeyecek ne kadar adam varsa, onların eserlerini Ebû Hureyre'ye sövgü uğrunda kaynak olarak kullanmış! Üzülerek söyleyelim ki, benzer bir mantaliteyi Hüseyin Işık'ın cümleleri arasından çıkarmak da mümkün. Ne diyordu ilk yazısında: "… Müslim, Sahih-i Müslim'in ikinci cildinin 'Ebu Hureyre'nin Faziletleri' bölümünde diyorlar ki; 'Aişe onu defalarca reddederek şöyle diyordu: "Ebu Hureyre çok yalan söylüyor; o, Resulullah (s.a.a) adına da bir sürü yalan hadis uydurmuştur." Yani İmam Müslim Ebû Hureyre'nin (r.a.) faziletleri üzerine eserinde bir bölüm açacak, ama orada onun –hâşâ- rezîletine dair rivayetleri sıralayacak! Aklınız böyle bir şeyi alıyor mu?
Müslim'in Sahîh'inde işaret edilen bölüme baktığımız zaman, önce Hz. Peygamber'in: "Allahım! Bu kulunu ve annesini mü'min kullarına sevdir" diye Ebû Hureyre'ye dua ettiğine dair rivayeti görürüz.[viii] Bundan bir sonraki rivayet şöyledir: "Siz Ebû Hureyre'nin Rasûlullah'dan çok hadîs rivayet ettiğini söylüyorsunuz. Varılacak yer Allah'ın huzurudur. Ben fakir bir adamdım. Rasûlullah (s.a.v.)'a boğaz tokluğuma hizmet ediyordum. Muhacirleri pazar yerlerindeki pazarlık, Ensârı da mallarına bakmak meşgul ediyordu. Birgün Allah Rasûlü (s.a.v.): 'Kim elbisesini yayacak ki, bir daha benden işittiği bir şeyi kat'iyyen unutmasın!' buyurdu. Ben hemen elbisemi yaydım. Tâ ki, sözünü bitirdi. Sonra onu kendime topladım. Bir daha da ondan işittiğim hiçbir şeyi unutmadım."
Arkasından Urve b. ez-Zübeyr'in, teyzesi Hz. Âişe'den naklettiği şu rivayet gelir: "Ebû Hureyre'ye şaşmaz mısın! Gelerek hücremin yanıbaşına oturdu. Peygamber (s.a.v.)'den hadîs rivayet ediyor; bunu bana da işittiriyordu. Ben nafile namaz kılıyordum. Namazımı bitirmeden kalktı gitti. Ona yetişseydim kendisine red cevâbı verecek ve "Şüphesiz ki Rasûlullah (s.a.v.) hadîsi sizin serdettiğiniz gibi serdetmezdi (arka arkaya sıralayıp ara vermeden rivayet etmezdi) diyecektim". [Bu rivayetin bir başka varyantı, Sahîh'in en sonunda "Zühd ve Rekâik Kitabı"nda zikredilir ki, orada Urve'nin naklettiğine göre Ebû Hureyre, bir yandan hadis rivayet etmekte, bir yandan da; "Dinle ey hücrenin sâhibesi!" diyerek Hz. Âişe'ye seslenmekteymiş. O sırada namazda olan Hz. Âişe, namazını bitirince Urve'ye şöyle demiş: "Nebî (s.a.v.) bir söz söylediği zaman, saymak isteyen onu tek tek sayabilirdi." Dolayısıyla Ebû Hureyre'nin tek oturumda çok sayıda hadis rivayet etmesini tenkid etmiş (Müslim, Sahih, 3/2298)].
Müslim'in bundan sonra zikrettiği son rivayet, İmam Zührî'nin Saîd b. el-Müseyyeb'den, onun da kayınpederi Ebû Hureyre'den naklettiği şu rivayettir: "Ebû Hureyre çok hadis rivayet etti diyorlar. Varılacak yer Allah'ın huzurudur. Bir de neden Muhacirlerle Ensâr onun hadisleri gibi (çok) hadis rivayet etmiyor diyorlar. Bunun sebebini size haber vereyim. Ensârdan olan kardeşlerimi topraklarında çalışmak meşgul ediyordu. Muhacirlerden olan kardeşlerimi de pazar yerlerindeki pazarlık işi meşgul ediyordu. Ben de boğaz tokluğuna Rasûlullah (s.a.v.)'ın hizmetine devam ediyordum. Onlar bulunmadığı vakit ben bulunuyor; onlar unuttuğu vakit ben belliyordum. Gerçekten bir gün Rasûlullah (s.a.v.): 'Hanginiz elbisesini yayacak da benim şu hadîsimden (bir şeyler) alacak, sonra onu göğsüne toplayacak? Muhakkak o, benden işittiği bir şeyi bir daha unutmayacaktır!' buyurdu. Hemen üzerimde bulunan bir cübbeyi yaydım. Tâ sözünü bitirinceye kadar! Sonra onu göğsüme topladım. O günden sonra da bana söylediği hiçbir şeyi bir daha unutmadım. Eğer Allah'ın kitabında indirdiği iki âyet olmasaydı; ebediyyen bir şey rivayet etmezdim: 'Bizim indirdiğimiz doğru yolu ve beyyineleri gizleyenler yok mu… (Bakara, 159-160)."
Görüldüğü gibi burada, söylenenin aksine, Ebû Hureyre savunulmaktadır. Ve yazarın zannettiğinin aksine, hiçbir kaynakta; "Ebu Hureyre çok yalan söylüyor; o, Resulullah (s.a.a) adına da bir sürü yalan hadis uydurmuştur" şeklinde bir cümle yoktur!
Şârihler Ebû Hureyre'nin "varılacak yer Allah'ın huzurudur' diyerek söze başlamasını şöyle izah ediyorlar: "Ben kasden yalan söyledimse Allah beni hesaba çekecek ve kim hakkımda sû-i zan'da bulunursa onu da hesaba çekecektir. Siz mi inkârınızda haklı, yoksa ben mi çok hadis rivayet etmekte haklıyım, onu kıyâmet gününde göreceksiniz!"
Bizim âcizâne dikkat çekmek ve uyarıda bulunmak istediğimiz şey de bu… Bırakın çok rivayet meselesini, onu dinden dönmekle suçluyor yazarımız. Peki kıyâmette Ebû Hureyre (r.a.) ile hesaplaşma ânına hazır mı acaba? Ona karşı yeteri kadar delil hazırlamış mı o çetin gün için? Yoksa kendisini Ebû Rayye'nin mi kurtaracağını zannediyor?!!!
9) Ebû Rayye, Ebû Hureyre ile ilgili bölümün son cümlesini; "Buhârî'nin 'Ashâb'ın Faziletleri' bölümünde, ona dair tek bir hadis bile rivayet etmemiş olması yeter" diyerek bitirir (s. 247). O bölümde 15 kadar sahâbînin, özellikle de dört halife ve aşere-i mübeşşere'nin faziletlerine dair alt başlıklar vardır. Evet, Ebû Hureyre (r.a.) için ayrı bir başlık yoktur. Ama, bu Allah'tan korkmaz adam, halifelerin faziletlerine dair 4-5 hadisin Ebû Hureyre'den nakledildiğini de mi farketmemiş? Buhârî'nin, onların faziletini ispat etmek için Ebû Hureyre'yi şâhid getirmesi onun için bir anlam ifade etmiyor muymuş? Müslim'in ve Şîa'ya meyli ile bilinen el-Hâkim en-Neysâbûrî'nin Ebû Hureyre (r.a.) hakkında müstakil bölüm açmaları nasıl olmuş da gözünden kaçmış?
Hüseyin Işık da kalkmış; "Mahmud Ebu Rayye'nin dillendirdiği isnatları iftira olarak addedip, Hz. Resul (s.a.a)'ün sahabelerine ve tabiinden olan insanlara iftiracı demektedir Molla!" diyor. Hâşâ ve kellâ! Toz duman ortadan kalkınca, altındakinin at mı eşek mi olduğunu göreceksin! (Sevfe terâ ize'ncele'l-ğubâru – E ferasün tahteke em hımâru).
Bakınız burada yeri gelmişken, internetteki forumlarda rastladığım bir haberi nakletmek isterim. Meşhur "Advâu'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'âni bi'l-Kur'ân" adlı tefsirin müellifi Şınkîtî'nin yakın akrabası, Mekke'li muhaddis ve tebliğci Muhammed b. Muhammed el-Muhtâr eş-Şınkîtî (adına açılmış bir web sayfası da mevcut), öğrencisi Fetâ el-Edğâl'in aktardığına göre sohbetlerinde defalarca Ebû Rayye'nin vefât anından bahsetmiş. Sekerâtında yanında hazır bulunan bir grup, Ebû Rayye'nin yüzünün karardığını, korkuyla titreyerek "âhh, âhh Ebû Hureyre!" diye bağırdığını ve bu hal üzere öldüğünü nakletmişler.
[i] Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, 10/316.
[ii] Şerhu Nehci'l-Belâğa, 4/63.
[iii] el-Bezzâr, el-Müsned, 3/281, no. 1072; İbnü'l-Müseyyeb'in aradaki raviyi atlayarak doğrudan –mürsel- rivayeti için bk. İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 6/369, no. 32098.
[iv] es-Sünenü'l-Kübrâ, no. 8405, 8406, 8603.
[v] Nesâî, Hasâisu Emîri'l-Mü'minîn Ali b. Ebî Tâlib, Kuveyt 1406, s. 143, no. 130; es-Sünenü'l-Kübrâ, 5/146, no. 8515.
[vi] 2008 yılı başlarında, aşağıdaki linkte bu hadisin kullanıldığını görmek mümkündü
http://www.karacaahmet.com/Content.ASPX/1/31878/hazreti--ali
[vii] Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması, s. 239; Advâun ales-Sünneti'l-Muhammediyye, s. 212).
[viii] Müslim, Sahîh, 2/1938-1940, no. 2491-2493.










