Ebû Hureyre'yi Anlamak -2

e-Posta Yazdır PDF

Bismillâhirrahmânirrahîm

we_inne_ila_rabbike_leraciÂlemlerin Rabbi Allah'a hamd, rasûlümüz Muhammed'e ve onun âl ve ashâbına salât ve selâm olsun...

Giriş:

Ehl-i Sünnet'in hamdele ve salvelesi böyledir. Bazen cümlenin sonuna, Tevbe sûresinin 100. ayetine atıfla, "ve men tebiahüm bi ihsânin ilâ yevmi'd-dîn" (ve kıyâmete kadar onlara güzellikle tabi olanlara da salât ü selâm olsun) ifadesi de eklenir. Sayın Hüseyin Işık'ın yazılarının girişine koymayı âdet edindiği salveleye dikkatle bakalım şimdi. Allah'ın rahmet ve ihsanını, sadece Hazret-i Peygamber'in akrabalarına tahsis ederek cimri davrandığını, geriye kalan ashâbını bundan mahrum bıraktığını göreceğiz. Hz. Ali kerremallâhü vecheh ile evlâdı ve ahfâdından bahsederken "aleyhisselâm" deyip, aynı "selâm"ı Rasûlullah için istememek de ayrı bir cimrilik. Ebû Hureyre radıyallâhuanh'ı nasıl hatırlamayalım?.. Bir rivayeti şöyledir:

"Biz mescidde Allah Rasûlü sallallâhualeyhivesellem ile beraber otururken, bir bedevî geldi ve Mescid-i Nebevî'nin bir köşesinde namaz kıldıktan sonra ellerini kaldırıp duâ etmeye başladı: "Yâ Rabbî! Bana ve Muhammed'e merhamet et. İkimizden başka kimseye merhamet etme" dedi. Orada oturmakta olan Peygamber sallallâhualeyhivesellem bedevînin bu garip duâsına güldü. Sonra ona dönerek: "Allah'ın geniş rahmetini amma da daralttın yahu!" dedi. Peygamber Efendimiz'in yanında biraz oturan bedevî, küçük abdesti gelince Mescid'in bir köşesine giderek abdest bozmaya başladı. Bedevînin bu beklenmedik davranışı karşısında sahâbîler telâşa kapıldılar. Kimi oturduğu yerden "Yapma, etme!" diye bağırarak, kimi öfkeye kapılıp bedevînin üzerine yürüyerek ona engel olmaya çalıştılar. Duruma hemen müdahale eden Allah Rasûlü: "Bırakın, adam işini bitirsin" buyurduktan sonra, bedevînin küçük abdestini yaptığı yere büyük bir kovayla su dökmelerini söyledi. Sonra da Ashâb-ı kirâmı; "Siz kolaylık göstermek için gönderildiniz, zorluk çıkarmak için değil" diyerek yatıştırdı."[i]

Sayın Işık da işte buna benzer şekilde, her iki yazısının hemen girişinde Allah'ın geniş olan rahmetini daraltmakta, bu da yetmez gibi Rasûlü'nün güzîde ashâbından Ebû Hureyre'yi (r.a.) kalemiyle karalamaya; adeta mescidini kirletmeye yeltenmektedir. Bunu, bağışlasın bizi ama, cehaletine ve bedâvetine veriyoruz. Aksi halde yaptığını, şu gazete haberindeki İngiliz gencin yaptığına kıyas edecek; iflah olmasına ihtimal vermeyerek iddialarına reddiye yazma zahmetine girmeyecektik:

http://www.cnnturk.com/2009/yasam/diger/10/16/ne.olacak.icmeyi.bilmeyen.bu.ingilizlerin.hali/547904.0/index.html

Biz, o da yorumcular da "işlerini bitirsinler" diye bekledik uzunca bir süre. Kolumuzun kaldırabileceği ağırlıktaki bir kova suyu, kabahatlerinin üzerine dökerek temizlemek için bekledik...

1) Işık, Hz. Peygamber'in âl/ehl-i beyti'nin sadece Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin radıyallâhuanhüm ecmâîn'den ibaret olduğunu sanıyor üstelik.[ii] Oysa "ehl-i beyt" tabiri, Peygamber (s.a.v.)'in bütün hanımlarını, çocuklarını, Hz. Ali'yi, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'le birlikte diğer akrabalarını kapsar. Arap dili ve örfüne uyan ve şer'î delillerle desteklenen en doğru tanım budur. Bir de mecazî anlamda ehl-i beyt vardır ki, Vâsile b. el-Eska' ve Selmânü'l- Fârisî (r.a.) bu çerçevede mütalaa olunurlar. Zira Hz. Peygamberle aralarında hiçbir akrabalık bağı bulunmamasına rağmen onlar, bizzat Allah Rasûlü tarafından ehl-i beyt'e dahil edilmişlerdir.[iii]

Bir yazısında; "Ey Mümin dostlarım. Bilin ki bugünün mürted, Yezidî dünyasında Hüseynî olmak zordur" diyerek[iv] içinde yaşadığı toplumu, ehl-i kıblenin kahir ekseriyetini "alenen dinini terkedenler" kapsamında gören ya da en azından bunu imâ eden yazarın, (aslında zındık demeliydi. Zira bir fıkıh tabiri olarak "murted" küfrünü ilan eden için kullanılırken, "zındık", dıştan müslüman görünen kâfire denmektedir) Ebû Hureyre'yi karalayanlar kervanına katılmasını artık yadırga(ya)mıyoruz. Ebû Hureyre bahâne tabi. Bu iddianın arkasında, Hz. Peygamber'in 15-20 kadar sahâbisi dışında herkesin Allah ve Rasûlüne verdiği sözleri unutarak dinden döndüğü şeklindeki habîs fikir yatıyor aslında. Ne kahpe bir dünya değil mi? Yeryüzüne gelen son dinin ilk mensuplarının bile, onca savaş, mahrûmiyet ve eziyet gördükten sonra, pamuk ipliğiyle İslâm'a bağlandıkları ortaya çıksın. Ve son din, Hz. İsâ'nın havarisi kadar bir avuç insanla ortada kalsın…

Bu maval için seçilen örnek tiplemenin adıdır Ebû Hureyre. Donanımsız yazarımızın, İslâm düşmanı şarkiyatçıların da destek verip köpürttüğü tarihin bu en büyük sahte senaryolarından birine kurban gittiğini görüyoruz. A.Ü. Fransız Dili ve Edebiyatı mezunu olduğunu; aynı üniversitedeki Fransız dostluk Kulübü'nün (Club de Francofolie) başkanlığını yaptığını; gitar, akordiyon ve kaval çaldığını; ara sıra da konser verdiğini öğrendiğimiz bu kabiliyetli ama toy yazarımız, dinî meselelerde kalem oynatmadan evvel, İngilizce, Fransızca ve Almancayla meşgul olduğu kadar Arapçaya da eğilebilseydi ve İslâm'ın ana kaynaklarıyla haşır-neşir olabilseydi keşke.[v]

2) Biz, "Hüseyin Işık Ebu Hureyre'den Ne İstedi?" başlığını koyarak ve 1'den 7'ye numaralayarak gönderdiğimiz "okuyucu yorumları"nda, meseleyi en kısa, özlü ve hızlı biçimde ortaya koymak suretiyle eleştirimizi yapmıştık. Bu yorumların hepsinin yayımlanacağından bile şüpheliydik. O yüzden ayrıntıya girmedik. Ancak yazarımızın, ikna edici yeni "naklî deliller"le iddiasını ispat etmek yerine bizim sözlerimizi kendi içerisinde çatıştırmaya çalışması karşısında sessiz kalamazdık. "Cedel etmek için değil, gerçekleri anlatmak için alın kaleminizi elinize. Cedel haramdır. Bir İslam âliminin cedel etmesi bizi gerçekten hayretlere düşürüyor" diyor yazar. İslâm âlimi değilim bir kere, öyle bir iddiam olmadı. İlim tâlibiyim. Vasat seviyede diplomalı bir araştırmacıyım sadece. Cedel'e gelince; sayın Işık Kur'ân-ı Kerim'in 58. sûresinin adı olan "el-Mücâdile"yi hiç duymamış mı acaba? Çirkin ve haram bir şey olsaydı bu, Allah Teâlâ, haklı olduğu bir konuda (kocasıyla ilgili olarak) Hz. Peygamber'le tartışan kadına "mücâdile" der miydi?

Ünlü dilci Ebû Hilâl el-Askerî (ö. 395), "el-Furûk" adlı eserinde cedel/cidâl için ne demiş bakınız: "Cedel'den gelen cidâl, birini tuttuğu yoldan (mezhebinden) çevirmek demektir. Enbiya'nın yolu da budur. Onlar, delil ve huccet getirme konusunda gayret sarfederek ve ictihad ederek kavimlerini bâtıl mezheplerden alıkoyup Allah'ın dinine sokmaya çalıştılar… Aynı anlamdaki "mirâ" ise çirkin (mezmûm) bir şeydir. Zira mirâ', hak ortaya çıktıktan sonra yapılan çekişmedir/muhâsamedir. Cidâl ise böyle değildir."

Şu ayet bu anlamı desteklemektedir zaten: "… onlarla en güzel şekilde mücadele et!" (Nahl, 16/125). Seyyid Şerîf Cürcâni de "et-Ta'rîfât"ında Cedel'i "mantık ilmi" açısından ele alarak şöyle der: "Cedelin maksadı, hasmı ilzâm etmek/zorlamak ve Burhân'ın (kesin bilginin) mukaddemâtını/öncüllerini idrâk edemeyen kimseyi iknâ etmektir." İşte bizim bu ikinci yazımızda yapmaya çalışacağımız şey de –aşağı yukarı- budur: yazarın tuttuğu yolun yanlışlığını iknâ edici delillerle ortaya koymak ve hakkı tutup kaldırmak. Hemen belirtmeliyiz ki, bunu yaparken güttüğümüz asıl gaye, yazardan ziyade okuyucu kitlesinin aydınlanmasıdır. Zira hedefimiz, fitne kıvılcımını çıkaran çakmakla uğraşmaktan çok, kıvılcımın sıçradığı yerdeki hassas bünyeyi yeni sıçrantılara karşı yalıtmak ve yangına karşı dayanıklılığını arttırmaktır.

Şemsettin Yıldırım isimli okuyucu, ilk eleştirilerim hakkında şöyle yorum yapmış: "Bu yazıya gelen eleştiri, görüldüğü gibi 'niçin bilgiyi paylaşıyorsun'un bir yansıması. Bilgiyi kendi malları zannedenler 'niçin paylaşıyorsun' sahiplenmesiyle kaygılana dursun, bilginin kendisi kanatlarını takmış artık her yere uçuyor. Tabi ki bu durum bilginin bir kısmını cimrice saklayanların, bir kısmını da israf derecesinde dağıtanların canını sıkacaktır."

Hayır sayın Yıldırım! Siz bizi, sorgulamanın yasak olduğu skolastik çağın manastır keşişleriyle karıştırıyorsunuz. Tam tersine çabamız, 'bilgiyi niçin tahrîf ediyorsun' kaygısından kaynaklanıyor. Aşağıdaki gerçekleri okudukça, asıl kimin hasislik ettiğini umarım siz de görür, cümlelerinize yansıyan kompleksli tavrı terkedersiniz. Mirâ'dan da riyâdan da Allah'a sığınırız.

Gelişme:

3) Yazarın ilk yazısında İmam Ebû Hanîfe'den tahrîfe uğramış bir cümle aktarılmıştı: "Resulullah'ın (s.a.v.) sahabeleri genelde güvenilir ve adil idiler. Ben onların hepsinden senedi kime dayanırsa dayansın hadis kabul ediyorum. Ama senedleri Ebû Hureyre'ye, Enes b. Malik'e ve Semure b. Cundeb'e dayanan hadisleri kabul etmiyorum."

Bu üç sahâbînin "âdil olmadığı" yönündeki bu ifade, (yazar kaynağını belirtmese de) Mu'tezile'nin Bağdat ekolünden Ebû Hâmid Abdülhamid İbn Ebi'l-Hadîd (ö. 656/1258)'in "Şerhu Nehci'l-Belâğa"sında (IV/68) geçmektedir. Ebû Rayye de –toprağı bol olsun- oradan almıştır. Konuyla ilgili olarak Hanefî kaynaklarındaki ayrıntılı izahları bir kenara bırakalım önce. Ve doğrudan gidip İmam A'zam'ın "Müsned"ine bakalım. Aralarında İmam Ebû Yusuf, Muhammed ve oğlu Hammâd'ın da bulunduğu 15 ayrı tarîkten gelen Müsned'de –bütün tarîkleri biraraya toplandığı zaman- 524 civarında hadis bulunmaktadır. Bu hadislerin isnadı Ebû Hanîfe ile başlar ve Tâbiûn'un büyüklerinden bir veya iki râvî vasıtasıyla bir sahâbîye bağlanır. Elimizdeki Müsned'in "Kitâbü'l-Îmân"la başlayan ilk bölümünün beşinci hadisi kimden alınmış biliyor musunuz? Ebû Hureyre (r.a.)'den! "Her çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra onu ana-babası Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır…" hadis-i şerifi. Sonra "Kitâbü'l-İlm"e bakıyoruz. İkinci hadisi yine Ebû Hureyre'den. Şeybân b. Abdirrahman et-Temîmî – Yahya b. Ebî Kesîr – Ebû Seleme (Abdurrahman b. Avf'ın oğlu) kanalıyla Ebû Hureyre'den alınan bu rivayet: "İlim talep etmek her müslüman üzerine farzdır" hadisi. Oysa bu rivayetin 5-6 sahâbîden daha rivayet edildiğini biliyoruz. Ama İmam, Ebû Hureyre'yi tercih etmiş. "Kitâbü't-Tahâre"ye bakıyoruz. İkinci hadis yine Ebû Hureyre'den. Ebû Hanîfe'nin, el-Heysem es-Savvâf tarîkiyle rivayet ettiği bu hadis meâlen şöyle: "Allah Rasûlü (s.a.v.) durgun suya bevledip sonra da o suyla gusletmekten veya abdest almaktan nehyetti." Sonra bakıyoruz; "Kıraatsiz namaz olmaz" hadisi, istihâre duasıyla ilgili hadis, cenaze namazında okunacak olan dua ile ilgili hadis… hep ondan. "Kitâbü's-Savm"ın ilk hadisi de Ebû Hureyre'den: "Allah buyuruyor ki: Ademoğlunun bütün amelleri kendisi içindir. Oruç müstesna; o benim içindir, mükâfatını da ben veririm." Biz Müsned'in yarısına kadar 10 tane Ebû Hureyre hadisi sayabildik.[vi]

4) O halde bir Ali-Cengiz oyunu var İbn Ebi'l-Hadîd'in kitabında. Bir mezhep imamı, âdil saymadığı birinin hadislerini, emek verip, hadis şeyhlerinin ayağına gidip, senediyle birlikte elde etmeye neden çaba göstersin ki? Kimbilir belki de İbn Ebi'l-Hadîd, Ebû Ca'fer el-İskâfî'nin tuzağına düştü. Öyle bir düştü ki, Şîa'nın Zeydiyye kolunun önde gelen imamlarından ünlü muhaddis Muhammed b. İbrahim el-Vezîr el-Yemânî (ö. 840), iki asır sonra İbn Ebi'l-Hadîd'i sırf bu yüzden; "bir grup selef hakkındaki sözlerini okudum ki ilimdeki yüksek makamına ve insâfa sığmıyor!" diyerek kınayacaktır.[vii] Ama hemen arkasından bu sözleri ona konduramayıp şöyle der: "İbn Ebi'l-Hadîd'in selâmet üzere biri olması, bu sözlerden onu tenzîh etmeyi ve düşmanlarından birinin bunları onun kitabına ilave ettiğini söylemeyi gerektirir. Akıllı olana, haberleri tashîh ve tezyîf etme konusunda sağlam karinelerle amel etmek yaraşır. Görmüyor musun orada Ebû Hureyre'nin Ali'ye buğzettiği ve onun adına kasden yalan söylediği ve onun ayıpları-kusurlarına dair kasden bâtıl hadisler uydurduğu naklediliyor! Hatta orada Hz. Ali'den şu da var: 'Rasûlullah hakkında insanların en yalancısı -veya canlıların en yalancısı- Ebû Hureyre'dir!' Bu, Arif olan kimsenin, Ali aleyhisselâm gibi birinden gelmesinin abesliğini kat'iyyetle kabul edeceği bir şeydir. Onun İbn Ebi'l-Hadîd'den hikâye ve rivâyet edilmemiş olduğunu umuyorum."

[Kısaca tanımlamak gerekirse Zeydiyye: Hz. Hüseyin'in şehâdetinden sonra Emevîlere karşı Ehl-i Beyt adına ayaklanan ilk şahıs olan İmam Zeyd b. Ali b. el-Hüseyn Zeynü'l-Âbidîn'e (ö. 122/740) ve oğlu Yahya'ya (ö. 125/743) uyanların mezhebidir. İmam A'zam Ebû Hanîfe, Hişâm b. Abdilmelik'e karşı Kûfe'de baş kaldırdığı zaman, 2 sene kadar öğrencisi olduğu İmam Zeyd'e 30 bin dirhem para yardımında bulunmuştu… Bu arada, Hz. Ali'nin yukarıda geçen Ebû Hureyre hakkındaki sözünü, yazarımızın ilk makalesinde aktardığını hatırlatalım.]

Ehl-i Beyt Fıkhı üzerine "es-Seylü'l-Cerrâru'l-Mütedeffık alâ Hadâikı'l-Ezhâr" adlı şerhin müellifi Yemen'li ünlü Zeydî muhaddis Muhammed b. Ali b. Muhammed Şevkânî'nin (ö. 1255): "Yemen onun gibisini doğurmadı desem doğrudan uzaklaşmış olmam" dediği İbnü'l-Vezîr el-Yemânî, kendi zamanındaki ulemâyı, taklîde sarılmayı alışkanlık haline getirip ictihâdı terkettikleri için tenkid etmişti. Ona karşı çıkanların başında, hocası es-Seyyid Cemâlüddîn Ali b. Muhammed b. Ebi'l-Kâsım (ö. 837) geliyordu. Vezîr'e, ehli beyt'e muhalefet ettiğini söyleyerek, iddiasını reddeder mahiyette bir mektup yazmıştı. O da kolları sıvadı ve hocasının mektubuna karşı yukarıda adı geçen tam "dokuz ciltlik" reddiyesini kaleme aldı. (Müessesetü'r-Risâle, 1992, I-IX, tahkik: Şuayb el-Arnaût).

İşte bu reddiyenin içinde, hocası Cemâlüddin'in: "Ebû Hureyre müctehid değildir; o ancak râvîlerdendir" sözüne karşılık, 46 sayfada (2/35-81) Ebû Hureyre'nin müctehid ve seçkin bir sahâbî olduğunu ispat ediyor. Son cümlelerini şöyle bitirmiş: "Seyyid, Ebû Hureyre radıyallâhuanh'ın ne rivâyeti ne de velâyeti konusunda herhangi bir kelâm etmediyse de, ben bunlarla itiraz edilebileceğinden korktuğum için, Allah Teâlâ ile Rasûlü'ne (s.a.v.) bu sahâbînin zikri ile tekarrub edebilmek için ve ona yardım edip hakkını ödeyebilmek için bunlardan sözettim. Allah Teâlâ bizi, Kitâb-ı Kerîminde "Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!" diyerek medhettiği kimselerden eylesin!" (2/81).

İbnü'l-Vezîr el-Yemânî'nin bu bölümde gözüme çarpan bazı cümlelerini sizin için tercüme etmek istiyorum. Ne de olsa siz, 10 Ekim 2007 tarihli "İslam Islah mı edilmeli?" başlıklı yazınızda; "İşte tüm değişimler içerisinde İslam ümmeti de Şia ve Zeydi-Hanefi kolları dışında felsefeden kopup bir tür tekke, dergâh ümmeti haline geldi" diyorsunuz.[viii] Tebcil ettiğiniz Zeydiyye'nin önde gelen temsilcilerinden birinin konuyla ilgili görüş ve ifadelerini aşağıda okuyacaksınız. (Parantez içi cümleler bana aittir):

"el-İmam el-Mansûr billâh (a.s.)'ın bana önemli bir faydası dokundu. Kendisi, daha önce geçen -eğer doğruysa- el-İskâfî'nin naklettiklerinin zıddına, Emîru'l-Mü'minîn Ali (a.s.)'nin Ebû Hureyre'nin doğru sözlü olduğuna dair övücü sözlerine ricâl ve tarih kitaplarının birinde rastladığını haber verdi" (2/46) … "Onu selef ve haleften çok sayıda kişi senâ ile anmış, hatta Şîa'nın hadis ricâli imamlarından el-Hâkim (ö. 405), en-Nesâî (ö. 303) ve İbn Ukde (ö. 332; ki 'Ricâlü'ş-Şîa/et-Târîh ve Zikru men Rave'l-Hadîs' adlı bir eseri ile 'Men küntü mevlâhü fe Aliyyün mevlâhü' hadisinin tarîklerini cem'eden bir risâlesi meşhurdur; İbn Hacer, Tehzîbü't-Tehzîb, 1/380, 2/154, 9/259) gibiler onu övmüşler, hadislerini sahih bularak kitaplarına almışlardır... Ancak buna itiraz eden kişi, babası bilinmeyen veled-i zinâ gibi, sıhhat şartlarını taşımayan bir yoldan maktû' olarak geldi ve İskâfî'den haber getirdi. İskâfî (ö. 240) Bağdatlıdır; bırak başkasını, sikaların haberlerini bile nakletmez. Maksadı, -eğer gerçekten o söylediyse- Ebû Hureyre'nin haberlerini toptan geçersiz kılmak ve (ondan) rivayet kapısını kapamaktır. İnsafa/insaflı olana gereken; Ebû Hureyre'yi cerheden râvîleri bilmek ve onların her biriyle Ebû Hureyre arasında karşılaştırma/muvâzene yapmaktır. İçlerinde fazilet ve şeref bakımından Ebû Hureyre'den aşağıda kalan biri varsa, o kimse kendisinden daha hayırlı olana karşı tasdik edilemez. Aksi takdirde mercûh'un râcih'e tercih edilmesi lazım gelir ki bu ne ma'kûle ne de menkûle sığar" (2/50)… "Ebû Hureyre, Sahîh kitaplarda, Ali (a.s.)'nin menâkıbını rivayet etmiştir. Bunlar arasında en meşhuru Hayber'de Nebî (s.a.v.)'nin Ali (a.s.) hakkında söylediği sözü içeren hadistir: 'Bu sancağı Allah ve Rasûlünü seven; Allah ve Rasûlünün de onu sevdiği bir adama vereceğim' (Müslim, Sahîh, no. 2405; Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, no. 8405, 8406, 8603). Sahih olduğu halde bu rivayet Ebû Hureyre'ye fayda vermez de, bunun tersine nakledilen ve sahih olmayan rivayetler ona nasıl zarar verirmiş!... Rivayet edilen o yalanların hepsini, kezzâb râvîler sahâbeye isnâd etmişler, Muhaddisler yalancıları tanıyarak yalanlarını kendi üzerlerine yıkmışlar, Kelâmcıların ahmakları ise hallerini bilmedikleri bu şahısları tenzîh ederek, uydurdukları yalanları; iman, islâm, sohbet, adâlet ve asâletle bilinen insanların üzerine yüklemişler, yapmaları gerekenin aksini yapmışlardır. Görmez misin, Şerhu Nehci'l-Belâğa'daki bu sözün sahibi (İbn Ebi'l-Hadîd), Ali (a.s.)'nin Ebû Cehl'in kızıyla nişanlandığına dair rivayeti nedeniyle Ebû Hureyre'yi kınamakta ve bu konuda sözü uzatmakta, sonra da es-Seyyid el-Murtazâ'dan (ö. 433) bunu Ebû Hureyre'den rivayet edenin el-Kerâbîsî olduğunu, dolayısıyla ona yüklenilmesi gerektiğini nakletmektedir. (4/64-65). Ayrıca sahîh olduğunu da farzederek, râvîleri hakkında ayıplamaya meydan bırakmayacak şekilde güzel bir te'vîl yapmaktadır. Bununla birlikte Ebû Hureyre'yi savunmamış ve onu ayıplanmış (makdûh) halde  bırakmıştır. Oysa bu rivayetin sahîh hadis kitaplarında Ebû Hureyre'den rivayet edilmediğini bilmemektedir. Ona -âdeti olduğu üzere- ne Tirmizî işaret etmiş, ne de hadislerini toplayan Ahmed b. Hanbel bunu ondan rivayet etmiştir. Bilâkis bu rivayet, sahih hadis kitaplarında Ebû Hureyre tarîkinden değil, Ali b. el-Hüseyn Seyyidü'l-Âbidîn – el-Misver b. Mahrame – Nebi (s.a.v.) tarîkiyle rivayet edilmiştir. İbn Ebi'l-Hadîd böyle şeylerden ne kadar da uzak!" (2/51-52).

İbnü'l-Vezîr, sonraki sayfalarda, Hanefî ve Şâfiî fukahâya tâbi olan Mu'tezile'nin, Hz. Ali'yle harbetmeyen sahâbeyi âdil saydıklarını, Ebû Hureyre'nin de icmâ ile, onunla harbetmeyenlerden olduğunu söyler. Şiî muhaddislerin Ebû Hureyre'nin hadislerini rivayet ettiklerini, hatta Muhammed b. Mansûr el-Murâdî'nin (ö. 290) "Ulûmu Âli Muhammed" adlı eserinde, secdedeyken devenin dizi üzerine çöktüğü gibi çökmekten nehyeden Ebû Hureyre hadisiyle delil getirdiğini, ehl-i beyt'in çoğunluğunun da bu hadisle amel ettiğini; keza onların "bir kadının teyzesiyle veya halasıyla birlikte nikâhlanamayacağı" konusunda Nisâ sûresi 24. ayeti tahsîs eden Ebû Hureyre hadisinden başkasına itimat etmediklerini, zira aynı konuda Hz. Ali, İbn Abbas ve Câbir b. Abdillah'dan gelen tarîklerin sahih olmadığını belirtir. Daha sonra, [Ebû Ca'fer el-İskâfî'nin senedsiz olarak naklettiği "Muâviye; sahâbeden Ebû Hureyre, Amr b. el-Âs, el-Muğîre b. Şu'be ve tâbiûndan Urve b. ez-Zübeyr'i Ali'nin şerefini lekeleyecek ve ondan uzak durmayı sağlayacak hadisler uydurmakla görevlendirmiş ve bunun karşılığında onlara çok şeyler vadetmiştir" sözleri hakkında (Ebu Rayye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması, Yöneliş yay. 1988, s. 235; Şerhu Nehci'l-Belâğa, 4/63)] şöyle der:



[i] Buhârî, Sahîh, Vudû 58, 1/61; Ebû Dâvud, Sünen, no. 380; Tirmizî, Sünen, no. 1476; İbn Mâce, Sünen, no. 529.

[iii] Mehmet Bahaüddin Varol, Ehl-i Beyt Gerçeği, Doktora tezi, Şamil Yayıncılık, I. Bölüm: Kelime ve Kavram Olarak Ehl-i Beyt, s. 26-110.

[vi] Bk. Müsnedü'l-İmâm Ebî Hanîfe, tahkik: Safvet es-Sakkâ, 1962.

[vii] el-Avâsım ve'l-Kavâsım fi'z-Zebbi an Sünneti Ebi'l-Kâsım, 2/43-44; kitabın tamamını ya da sadece 2. cildini pdf dosyası olarak şu linkten indirebilirsiniz:

http://www.waqfeya.com/book.php?bid=1063

 

Duyuru

Birinci ve ikinci  sayılarımıza RIHLE başlığı altındaki menümüzden ulaşabilirsiniz.



RIHLE 5-6 KAPAK 
Rıhle 9