VII. "VARİSE VASİYET YOKTUR" HADİSİ
KIRBAŞOĞLU (s.231):
“Şafiî'nin er-Risale'deki muhakeme tarzında görülen bir başka zaaf veya tutarsızlık da vasiyet konusuyla ilgilidir. Varislere vasiyette bulunulmasını öngören ayetler karşısında, bunun aksini savunan Şafiî -munkatı bir rivayet dışında- sadece kendinden önceki ilim ehlinden yaptığı muğlak bir nakle dayanır: Fetva yetkisini haiz âlimler ile mağazi konusunda mütehassıs ilim adamlarından -Kureyş'ten olsun, başka bir kabileden olsun- bize ulaşan, onların Mekke'nin fethinde 'Varise vasiyet yoktur; kâfire karşılık bir Müslüman da öldürülemez' dediğinde, herhangi bir ihtilaf içinde olmadıklarıdır. Onlar bu sözü kendilerine eriştikleri mağazî âlimlerinden nakledenlerden rivayet etmektedirler. Bu ise umumun umumdan [kitlesel olarak] yaptıkları bir rivayettir ve bu bazı durumlarda tek kişinin yine tek bir kişiden yaptığı rivayetten daha güçlüdür. (s.139)”
“Burada Şafiî sahih bir hadiste aradığı, ravilerin âdil ve zâbıt olması ile isnadın merfû ve muttasıl olması şartlarından (s.370) tamamen uzaklaşmıştır.”
“…Şafiî'nin bu konuda dayandığı hadislerin –ki bir kısmını da el-Ümm'de zikretmektedir- bir Kur'ân ayetini neshedebilecek güçte olmadığını A. M. Şâkir'in tetkikinde de açıkça görmek mümkündür.”
“Bu tetkikin sonunda Şâkir şunları nakletmektedir: "İbn Hacer Fethu'l-Bârî'de… şöyle der: el-Fahr [er-Râzî] bu hadisin mütevatir oluşuna karşı çıkmıştır. Onun eleştirisi ise sadece akli ihtimallere dayanmaktadır; yoksa o konuyu hadis ilminin sahih esaslarına göre incelememiştir…"
“İbni Hacer (ö. 852/1449) eleştirse de, biz, Râzî'nin (ö. 606/1209) eleştirisinin tamamen yerinde olduğu; burada asıl eleştirilmesi gerekenin Râzî değil, Şafiî olduğu kanaatindeyiz.”
Kırbaşoğlu'nun konuyla ilgili iddialarını özetleyecek olursak:
1. İmam Şafiî sahih hadis için merfu olma şartını koşmuştur.
2. "Varise vasiyet yoktur" hadisi merfu ve muttasıl değildir. Dolayısıyla İmam Şafiî sıhhat konusunda kendisinin koyduğu şarta muhalif olan bir hadisi delil alarak sahih hadisin şartlarından tamamen uzaklaşmıştır.
3. İmam Şafiî sahih hadis için ravilerinin adil ve zâbıt olmaları şartlarını koşmuşken "varise vasiyet yoktur" hadisini delil alırken bu şartlardan da tamamen uzaklaşmıştır.
4. İmam Şafiî'ye göre bir hadisin sahih (kendi tabiriyle "hüccet") olabilmesi için mutlak anlamda muttasıl olması şarttır.
5. İmam Şafiî "varise vasiyet yoktur" hadisiyle Kur'ân'da geçen vasiyet hükmünü nesh etmiştir; ancak bu hadis Kur’ân'ı nesh edebilecek güçte değildir.
6. Râzî vasiyet hadisiyle ilgili yaptığı eleştiride haklıdır. Burada eleştirilmesi gereken o değil, Şafiî'dir.
7. Bütün bunlar, İmam Şafiî açısından bir zaaf ve tutarsızlık örneğidir.
Şimdi bu iddiaları teker teker ele alalım:
1. İmam Şafiî, ne Kırbaşoğlu'nun gösterdiği yerde (er-Risale: 370) ne de başka bir yerde sahih hadis için (veya bizzat İmam Şafiî'nin tabiriyle "hüccet olan haber-i hâssa" için) "merfu olmak" şartını koşmamıştır. Tam aksine er-Risale'de sahih hadisin -diğer sıhhat şartlarını haiz olduktan sonra- isnadının ya Hz. Peygamber'e yahut onun altındaki kişilere ulaşacağını tasrih eder (s. 371). Zaten doğru olan da budur; zira bir hadisin merfu, mevkuf ve maktu gibi kısımlara taksimi, hadisi söyleyen kişiye (mahrece) itibarla yapılmış bir taksimdir. Dolayısıyla bu terimler, sahih, hasen ve zayıf gibi sıhhat ve zaaf durumlarını bildiren terimlerle mütekabiliyet arz etmez. Merfu bir hadis zayıf olabileceği gibi mevkuf bir hadis de sahih olabilir.
Bir başka eserinde de, "mevkuf hadis" tabirini, isnattaki kopukluklara işaret etmek üzere kullanılan ıstılahlardan sayması,[64] yazarın hadis usulü ıstılahlarında zaman zaman kafa karışıklığı yaşadığını gösteriyor.
2. Kırbaşoğlu'nun söylediği gibi, İmam Şafiî'nin bir hadisin sahih olabilmesi için mutlaka "merfu" olması gerektiği yönünde bir şart koştuğunu varsaysak bile onun koştuğu bu şartın vasiyet hadisinde bulunmadığını söylemek yanlıştır. Malum olduğu üzere Hadis terminolojisinde merfu hadis "Hz. Peygamber'e nispet edilen hadis" demektir.[65] Şafiî'nin er-Risale'de rivayet edip delil aldığı vasiyet hadisi ise –her ne kadar İmam Şafiî'nin rivayet ettiği sened itibariyle munkatı olsa da– bizzat Hz. Peygamber'in (s.a.v.) söylediği bir söz olduğundan "merfu" bir hadistir.
3. "Varise vasiyet yoktur" hadisinin ravilerinin tamamı âdil ve zâbıt kimselerden oluşmaktadır; dolayısıyla İmam Şafiî'nin mezkûr sıhhat şartlarından uzaklaşmış olması söz konusu değildir:
Süfyan b. Uyeyne (Kütüb-i Sitte ravisi, sika)[66] → Süleyman el-Ahval (Kütüb-i Sitte ravisi, sika)[67] → Mücahid (Kütüb-i Sitte ravisi, sika)[68]: Hz. Peygamber (s.a.v.).
4. "Varise vasiyet yoktur" hadisi hakkında söylenebilecek yegâne şey, Mücahid (Tabiî) ile Hz. Peygamber (s.a.v.) arasında inkıta olduğu, dolayısıyla hadisin senedinin muttasıl olmadığıdır.
Eğer İmam Şafiî bir hadisi hüccet addedebilmek için mutlak olarak muttasıl olması şartını koşmuş olsaydı, burada Kırbaşoğlu'nun dediği doğru olur ve İmam Şafiî kendi koyduğu kuralı çiğnemiş sayılırdı. Ancak durum böyle değildir; zira burada Kırbaşoğlu, "parçacı" bir bakış açısıyla, hadisin hüccet olma şartlarıyla ilgili olarak, İmam Şafiî'nin er-Risale'nin bir yerinde söylediklerini nakledip eleştirilerini bunun üzerine bina etmiştir. Hâlbuki doğru ve ilmî olan, İmam Şafiî'nin konuyla ilgili söylediklerini "bütüncül" olarak ele almak ve buna göre değerlendirme yapmaktır.
Nitekim İmam Şafiî', er-Risale'nin bir başka bölümünde[69] munkatı hadisin hüccet olup olmayacağı hususuyla ilgili bir soruya verdiği cevapta, bazı şartlar dâhilinde mürsel türü munkatı rivayetlerin hüccet olacağını söylemektedir. Bu şartlardan biri de "ilim ehlinin genelinin, Hz. Peygamber’den (mürsel olarak rivayet edilen) hadisin gereğince fetva vermiş olması"dır.[70] "Varise vasiyet yoktur" hadisinde –ilim ehlinin geneli bir yana– tamamının icma ve ittifakının bulunduğunu nakleden İmam Şafiî'nin,[71] munkatı/mürsel hadislerde benimsediği bu esas gereği, ilgili hadisle amel etmesinde metodolojik bir tutarsızlık asla söz konusu değildir.
5. İmam Şafiî Kur'ân'da geçen vasiyet hükmünü nesh eden nassın, "varise vasiyet yoktur" hadisi olduğunu ileri sürmemiştir ki kendisine, "bu hadis Kur'ân-ı nesh edebilecek güçte değildir" denilerek itiraz edilebilsin. O zaten mutlak olarak Sünnet ile Kur'ân'ın nesh edilemeyeceği görüşündedir.[72] Kırbaşoğlu da bunu pekâlâ bilmektedir. (s. 225) İmam Şafiî, Kur'ân'da geçen vasiyet ayetleri ile miras ayetlerinin her ikisinin de hükümlerinin aynı anda sabit mi olacağı, yoksa miras ayetlerinin vasiyet ayetlerini nesh mi edeceği yönündeki ihtimallerinden birini tayin hususunda –usulü olduğu üzere– Sünnet'in hakemliğine/delaletine başvurmaktadır:
"Bu iki ayette [:miras ve vasiyet ayetleri] anlattığımız ihtimaller [:aynı anda hükümlerinin sübutu yahut miras ayetlerinin vasiyet ayetlerini neshi] sözkonusu olunca ilim ehline düşen, Allah'ın kitabından, [iki ihtimalden birini tayin edecek] bir delalet aramaktır. Allah'ın kitabında [konuyla ilgili tayin edici] bir nass bulamazlarsa, onu Rasulullah'ın sünnetinde ararlar.[73] (…) Biz de, mağazi ehlinin geneli tarafından nakledilen, munkatı bir senetle de Hz. Peygamber'den (s.a.v.) rivayet edilen ve kabulü hususunda icma bulunan 'varise vasiyet yoktur' hadisiyle istidlal ettik ki: miras ayetleri vasiyet ayetlerini nesh etmiştir…"[74]
"Sünnet ve İcmâ'ın Delalet Ettiği Nasih ve Mensuh" başlığı altında ele aldığı bu konuda İmam Şafiî, Sünnet’in delaleti ile miras ayetlerini nâsih, vasiyet ayetlerini mensûh kabul etmiştir. Dolayısıyla kendisine yapılacak: "Vasiyet hadisi Kur'ân'ı nesh edebilecek güçte değildir" şeklindeki bir itiraz, her yönden sakıttır; onun nesh konusundaki metodunu ve bu metodu miras-vasiyet ayetlerine tatbik keyfiyetini anlamamaktan kaynaklanmıştır.
6. Fahruddin er-Râzî'nin itirazını –alettenezzül– yerinde kabul etsek bile bu itiraz, haber-i vahid ile Kur'ân'ın nesh edilemeyeceği gerekçesiyle Kur'ân'daki vasiyet ayetlerinin, "varise vasiyet yoktur" hadisiyle nesh edildiğini söyleyenlere yöneliktir.[75] Yukarıda da izah ettiğimiz üzere, İmam Şafiî vasiyet ayetini mensuh kabul ederken, onu nesh edenin bu hadis değil, miras ayeti olduğunu tasrih etmiştir.[76] Dolayısıyla, er-Râzî'nin itirazı İmam Şafiî'ye yönelik olmadığından, burada Kırbaşoğlu'nun birini haklı, diğerini haksız kabul etmesi bir anlam ifade etmez.
7. Ortada bir zaaf ve tutarsızlık olduğu kesin; ancak bu, İmam Şafiî'ye değil Kırbaşoğlu'na aittir.
VIII. ABDEST ÖRNEĞİ
KIRBAŞOĞLU (s.232):
“Kur'ân'da açık hükmü bulunan farzlar yanında Resulullah'ın da sünnet vaz etmesi" başlığı altında Şafiî, Sünnet'in –dolayısıyla da nassların– değerini arttırabilmek gayesiyle, oldukça zayıf istidlallere bile başvurmaktan kaçınmamaktadır. Bu durum onun delil olarak zikrettiği 'abdest' örneğinde açıkça görülmektedir. Ona göre Kur'ân açıkça abdestin nasıl alınacağını (5/Maide: 6) göstermiş, Resulullah da ayette belirtildiği gibi abdest alarak sünnet vazetmiş (s. 162); Resulullah (azaları) birer defa yıkayarak sünnet vazetmiş, bu da Kur'ân'ın zahirine uygun düşmüştür. (s. 164)”
Öncelikle, er-Risale'nin bu bölümünde, A. M. Şâkir neşrinde yer alan bir hataya işaret etmek suretiyle konuya başlamak istiyoruz.
Kırbaşoğlu'nun bahsettiği başlığın bu neşirde yer alan Arapça orijinal metni şöyledir:
"الفَرَائِضُ الْمَنْصُوصَة التِّي سَنَّ رَسُولُ اللّه مَعَهَا"[77]
Ancak biz doğru olan metnin şu şekilde olması gerektiğini savunuyoruz:
" الفَرَائِضُ الْمَنْصُوصَة التِّي بَـيَّنَ رَسُولُ اللّه مَعَهَا "
Nitekim aynı metin İmam Şafiî'nin Ahkâmu'l-Kur'ân adlı eserinde er-Risale'den naklen bizim tashih ettiğimiz şekilde geçmektedir.[78]
"Senne" ile "beyyene" fiillerinin (özellikle noktasız yazıldıklarında) birbirine yakın resme/yazım biçimine sahip olduklarını düşünürsek, bunun müstensihten yahut muhakkikten kaynaklanan bir hata olduğunu kolaylıkla anlayabiliriz.
Ayrıca bu tashihe binaen ilgili başlık altında gelen bütün "senne" fiillerinin de "beyyene" olarak tashih edilmesi gerekmektedir:
er-Risale: (162): "وَسَنَّ رَسُولُ اللّه الْوُضُوءَ كَمَا أَنْزَلَ اللّه" doğrusu: "وَبَـيَّنَ رَسُولُ اللّه الْوُضُوءَ... "
er-Risale: (164): "فَسَنَّ رَسُولُ اللّه الْوُضُوءَ مَرَّةً" doğrusu: "فَبَـيَّنَ رَسُولُ اللّه الْوُضُوءَ مَرَّةً"
Bu ibare er-Risale'nin bir başka yerinde (s. 29) bizim tashih ettiğimiz şekilde geçmiştir. Bu da bizim tashihimizi takviye eden ikinci bir husustur.
er-Risale: (164): "وَسَنَّهُ مَرَّتَيْنِ وَثَلَاثًا" doğrusu: "وَبَـيَّنَهُ مَرَّتَيْنِ وَثَلَاثًا"
er-Risale: (164): "فَلَمَّا سَنَّهُ مَرَّةً..." doğrusu: "فَلَمَّا بَـيَّنَهُ مَرَّةً"
er-Risale: (166): "وَسَنَّ رَسُولُ اللّه فِي الْغُسْلِ..." doğrusu: "وَبَـيَّنَ رَسُولُ اللّه فِي الْغُسْلِ"
er-Risale: (166): "وَسَنَّ رَسُولُ اللّه فِيمَا يَجِبُ مِنْهُ الْوُضُوءَ." doğrusu: "وَبَـيَّنَ رَسُولُ اللّه..."
Yaptığımız bu tashihten sonra başlığın ve Kırbaşoğlu'nun yukarıda alıntı yaptığı diğer metinlerin doğru tercümeleri şöyle olacaktır:
er-Risale: (161): "[Kur'ân tarafından] tensis edilmekle birlikte [aynı şekilde] Rasulullah'ın da [Kur'ân nassını destekleyici-pekiştirici mahiyette] beyanının bulunduğu farzlar."
(Aranot: Parantez içi koyduğumuz şerhler metne müdahale/metni yönlendirme kabilinden olmayıp tamamen İmam Şafiî'nin konu içerisinde açıkça ifade ettiği hususlardan özetlenmiş ve anlama kolaylığı sağlaması amacıyla parantez içi olarak metne ilave edilmiştir. İlgili konuyu er-Risale'nin metninden okuyanların bunu fark edeceklerinden şüphemiz yoktur.)
er-Risale: (162): "Rasulullah da abdesti -aynı ayette belirtildiği gibi- beyan etmiş…"
er-Risale: (164): "Rasulullah abdestin/yıkamanın bir kere olduğunu beyan etmiş ve onun bu beyanı Kur'ân'ın zahirine muvafık olmuştur."
Tabii, Şafiî'yi anlamaktan önce eleştirmeye "kilitlenmiş" bir yazardan bu yanlışları fark etmesini beklemenin abes olacağı da malumumuz...[79]
Bütün bunlardan sonra asıl konuya dönecek olursak…
İmam Şafiî, âzâların yıkanma sayısı açısından abdestle ilgili Hz. Peygamber'in (s.a.v.) iki (fiilî) beyanının olduğundan bahseder:
1. Abdest azalarını bir kere yıkaması: Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bu fiili Kur'ân'ın zahiriyle de tamamen muvafakat halindedir (yani, ona herhangi bir ilave hüküm getirmeden olduğu gibi takrir etmiştir); zira "yüzlerinizi yıkayın" cümlesinde geçen "yıkayın" emrinin zahiri, ("yıkama"nın kendisine ıtlak edilebileceği en alt limit olan) "bir kere yıkama"yı gerektirir. Hz. Peygamber'in bu fiili aynı zamanda abdest azalarının bir defadan fazla yıkanmasının farz olmayıp sünnet olduğunu da beyan etmiştir. Biz buna kısaca takrir edici beyan yahut İmam Şafiî'nin ifadelerinden mülhem olarak muvafık beyan diyebiliriz.[80]
2. Abdest azalarını birden fazla (2, 3 kere) yıkaması: Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bu fiili de Kur'ân'ın zahirine uygun olmayan (zahirinin bir defa yıkamayı ifade ettiğini söylemiştik) ancak tamamen de aykırı olmayıp muhtemilâtından olan "birden fazla yıkama" anlamına dair gelmiş bir beyandır. Nitekim abdest azalarını 2 ya da 3 kere yıkamak sünnettir/fazilettir.[81] Buna da kısaca tekmil edici beyan yahut İmam Şafiî'nin ifadelerinden mülhem olarak ziyade beyan diyebiliriz.
Görüldüğü gibi İmam Şafiî burada sadece, "farz oldukları Kur'ân "nassıyla" sabit olan bazı hükümlerin, -Kur'ân nassını takrir yahut tekmil eder mahiyette gelen- Rasulullah'ın sözleri/fiileri ile beyanı" konusunu işlemiştir. Yoksa ortada Kırbaşoğlu'nun dediği gibi "Kur'ân'dan bağımsız olarak vaz edilen bir sünnet" falan yoktur.
Nitekim er-Risale'de bundan sonra gelen konu başlıkları da, meseleyi vuzuha kavuşturmada yardımcı olmaktadır:
— "(Kur'ân tarafından) tensis edilen, Sünnet’in de (Kur'ân'da geçen umum ifadeden) hususun kastedildiğini beyan ettiği farzlar"[82]
— Mücmel farzlar."[83]
Yani İmam Şafiî önce:
1. Kur'ân'da nass olarak yer alan farz hükümleri takrir ve tekmil yollu beyan eden sünnet konusunu,
2. Daha sonra Kur'ân'da nass olarak yer alan ancak umumundan husus kastedildiğini tahsis yollu beyan eden sünnet konusunu,
3. En son olarak da Kur'ân'da (nass olarak değil de) mücmel olarak yer alan ve kendisinden ne kastedildiğini tefsir yollu beyan eden sünnet konusunu, muntazam bir tertip içerisinde işlemiştir.
Onun bu başlıklar altında Sünnet’in "Kitab’ı beyan edici özelliğini" kitabın baş tarafında yaptığının aksine, tafsilatlı olarak ele alıp işlemekten başka bir gaye ve hedefi yoktur. Hedef ve gayesinin "zayıf istidlallere bile başvurmak pahasına sünnetin değerini arttırabilmek" olduğu iddiası ise olsa olsa, İmam Şafiî'yi eleştirmeye şartlanmışlığın iyi bir örneği olabilir.
Bu şartlanmışlığın, İmam Şafiî'nin "demediğini söyletmeye", "dediklerini de gizleme veya görmezden gelme" gibi eylemlere nasıl dönüştüğü, Kırbaşoğlu ve İmam Şafiî'den peşpeşe vereceğimiz nakillerde, daha da net görülecektir:
KIRBAŞOĞLU (s.233): “Hâlbuki burada, [:Rasullullah'ın azalarını bir kere yıkayarak abdest almasında. A.Y.] Resulullah'ın son derece açık olan bir ayeti tatbiki, ona tabi olması söz konusudur. Yoksa Şafiî'nin dediği gibi Resulullah sünnetini Kur'ân'dan bağımsız olarak vazetmiş de, tesadüfen Kur'ân'a uygun düşmüş değildir. (…) Hz. Peygamberin bu konudaki uygulaması olmasaydı bile, bizim abdesti sadece ayete dayanarak doğru bir şekilde almamız mümkün olurdu. Dolayısıyla Şafiî'nin verdiği bu örneğin, üzerinde yeterince düşünülmeden seçilmiş bir örnek olduğu söylenebilir.” [Vurgular bize ait, A.Y.]
İMAM ŞAFİİ (s. 165)[84]: "Bu da daha önce anlattığımız farzlar gibidir; yani bu konudaki hadis terk edilse, Kitab'ın hükmü yeterli olurdu. Bu konudaki hadis rivayet edildiğinde bu, o hadisin Allah'ın kitabına tabi olduğunu gösterir." [Vurgular bize ait, A.Y.]
Kur'ân nassını takrir ve tekmil eden sünnetlerin beyan sayılıp sayılmayacağı meselesine gelince; bu, kişinin "beyan"dan ne anladığına ve bu hususta nasıl bir ıstılah benimsediğine göre değişir. İmam Şafiî'nin, bu konudaki hadis terk edilse Kitab'ın hükmü yeterli olurdu dedikten sonra, konuyla ilgili hadisi beyan sayması onun "beyan" kavramıyla ilgili olarak sonraki usulcülerden farklı bir ıstılah edindiğini gösterir. Siz konuyla ilgili hadise beyan edici değil de –örneğin– "takrir edici/destekleyici sünnet" demeyi tercih ederseniz, İmam Şafiî ile aranızda sadece lâfzî bir ihtilaf kalır. İçeriği kabul ettikten sonra ifadeyi/ıstılahı tartışmak ise -el-Cessas'ın da (r.h.) dediği gibi- "lüzumsuz bir iştigal"dir.[85]










