e-Posta Yazdır PDF

"er-Risalê'nin Şekil ve Muhteva Açısından Eleştirisi" İsimli Makalesi Bağlamında

HAYRİ KIRBAŞOĞLU ELEŞTİRİSİ

Abdulkadir Yılmaz / Daru’l-Hikme

Giriş

Şarkiyatçılığın lokomotifliğini üstlendiği Modern İslam düşüncesinde, bazı İslam âlimlerinin bilinçli bir şekilde "hedef" haline getirildiği dikkatli gözlerden kaçmaz. Bu isimlerin başında da İmam Şafiî gelmektedir. Onun, Sünniliğin sahip olduğu iddia edilen kaderci, akıl karşıtı, dogmatik ve literalist karakterine biçim veren en önemli aktör olduğu iddiasının kendisi, neredeyse bir dogma-tez haline gelmiş/getirilmiştir.

Onların bu yaklaşımlarında er-Risâle'nin etkin rol oynadığı söylenebilir. Tasnif olarak usul-i fıkhın temellerini atan İmam Şafiî'nin er-Risale'de ortaya koyduğu esaslar, muhtemelen hareket alanlarını daraltıp istedikleri manevraları yapmalarına mani olduğu için Modernistler tarafından bu kitabın ilmî bir eser değil, ideolojik bir çalışma olarak sunulmasına yol açmıştır. Hatta onlar yine aynı nedenden dolayı sahip oldukları bilinçli Şafiî karşıtlığı dürtüsüyle, er-Risale'yi bir usul kitabı, İmam Şafiî'yi de bu ilmin kurucusu olarak görmek istemezler.

Yerli ve yabancı yazarların makalelerinden teşekkül eden Sünni Paradigmanın Oluşumunda Şafiî'nin Rolü isimli M. Hayri KIRBAŞOĞLU imzalı seçki de, bu teze derli-toplu bir katkıda bulunmak amacıyla oluşturulmuştur. Seçki içerisinde Kırbaşoğlu'nun kendisine ait iki makale de yer almaktadır. Bunların ilkinde İmam Şafiî'nin er-Risale'deki Hadisçiliğini kritize eden Kırbaşoğlu, er-Risale’nin Şekil ve Muhteva Açısından Eleştirisi başlıklı ikinci makalesinde, ‑kendi tabiriyle‑ "on iki asır boyunca ihmal edilen er-Risale eleştirisi görevini" yerine getirmeye çalışmıştır."[1]

Kırbaşoğlu’nun bu ikinci makalesini okurken geneli itibariyle İmam Şafiî'yi/er-Risale’yi anlamamasından yahut yanlış anlamasından nâşi, kemiyet ve keyfiyet itibariyle ciddi boyutlara varan hatalara rastladık. Bunun üzerine hatalarını yazılı olarak tespit etmek için makaleyi daha titiz bir şekilde incelemeye ve dolayısıyla bir daha okumaya karar verdik. Ancak incelememiz, henüz Kırbaşoğlu'nun makalesinin 1/3'üne varmıştı ki, kaleme almayı hedeflediğimiz yazının tahmin ettiğimizden çok daha büyük bir hacme ulaşacağını gördük. Bunun üzerine ulaştığımız noktaya kadar tespit ettiğimiz hataları ‑sonuna bir virgül koyarak‑ bir makale formatında Rıhle okuyucusuyla paylaşmak istedik.

Muvaffakiyet Allah'tan… (c.c. )

I. İMAM ŞAFİİ'NİN er-RİSALE’DEKİ AMACI/PROJESİ

Kırbaşoğlu’nun makale boyunca yoğun bir Nasr Hamid Ebu Zeyd tesiri altında hareket ettiği çok açık bir şekilde hissedilmektedir. Öyle ki, Ebu Zeyd'in dillendirdiği kimi iddiaları, birçok yerde sadece tekrar etmekle yetinmiş ve kendince bu iddialara destek olacak kimi er-Risale pasajlarına yer vermekle iktifa etmiştir.

Er-Risale'nin ilmî/usulî endişelerle yazılmış bir eser değil ideolojik bir savunma olduğu iddiası bunlardan biridir. O böyle bir iddiayı kendi ifadesiyle "rahatlıkla" dile getirebilmiştir. Kendisine bu rahatlığı sağlayan neden, bizce Ebu Zeyd'in iddiaları karşısındaki "ikna olmuşluk"tan başka bir şey değildir. Bu noktadan sonra Kırbaşoğlu'nun hedeflediği tek şey, ilgili iddiaya destek olabilecek pasajları bulmak ve bunları iddia ile uyum arz edecek tarzda sunmaktır.

Şimdi tek tek bu iddialardan bazı örnekleri inceleyelim:

Kur'ân'da Her Şeyin Delilinin Bulunması

KIRBAŞOĞLU (217):

"er-Risâle'nin ilk bölümünde, Şafiî'nin projesinin özeti sayılabilecek şu ifadelere rastlanmaktadır: Allah'ın dinine mensup olanların karşılaşacakları hiçbir mesele yoktur ki, Allah'ın kitabında o konuda yol gösterici nitelikte bir delil bulunmasın (er-Risale, s. 20)"

Ebu Zeyd'in iddialarından biri de İmam Şafiî'nin her şeyin çözümünü nasslarda arama çabasıdır. Kırbaşoğlu da, bu çok etkilendiği yazarın iddiasıyla uzaktan da olsa alakası olan er-Risale pasajını alıntılamış ve arzu ettiği istikamette okuyucuya sunmuştur.

Aslında İmam Şafiî burada, Kırbaşoğlu'nun iddia ettiği gibi, insanların başlarına gelen meselelerin çözümlerinin Kur'ân'da "birebir" mevcut olduğu şeklinde bir iddiada bulunmamaktadır. O yalnızca, meselelerin çözümlerinin ne olduğu ve bunlara nasıl ulaşılacağı noktasında Kur'ân-ı Kerim'de "yol gösterici nitelikte deliller" bulunduğunu söylemiş ve bu delillerin doğrudan ya da dolaylı olabileceğini belirtmek üzere, ifadesini "mutlak" bırakmıştır. Nitekim Nazmü'd-Dürer müellifi el-Bikâî de, İmam Şafiî'nin açıklamalarını bu şekilde değerlendirmiştir.[2]

Kırbaşoğlu’nun yaptığı gibi onun bu sözünü "karşılaşılacak her meselenin çözümünün literal anlamda Kur'ân'da mevcut olduğu" şeklinde okuyucuya servis etmek, İmam Şafiî'ye söylemediğini söyletmektir. İmam Şafiî'nin ifadelerinde Kur'ân'daki çözümün literal olduğu hiçbir şekilde tasrih ya da ima edilmediği halde Kırbaşoğlu neye dayanarak bunu iddia edebilmiştir, gerçekten merak ediyoruz.

Ayrıca İmam Şafiî, er-Risale'nin giriş kısmında, bu eseri telif amacıyla ilgili bazı ipuçları da vermektedir. Bu bölümde İmam Şafiî, ilim talebesinin ilmini arttırma konusunda olanca gayretini sarf etmesi gerektiğini ve gerek nass gerekse istinbat yollu yapılacak ilmî faaliyetlerde Allah'a karşı ihlâs üzere bulunulması gerektiğini vurgular.[3]

Daha sonra, "Allah'ın hükümleriyle ilgili bilgiyi gerek nass gerekse istidlal yollu elde eden kimsenin Allah tarafından, bildiğini dile getirmeye ve onunla amel etmeye muvaffak kılınırsa, dinde imamlık mertebesini hak edeceğini" söyleyen İmam Şafiî,[4] bu bölümden sonra anlatmaya başladığı "beyan", "nesh", "umum-husus", "emir-nehiy", "icma" ve "kıyas" gibi meselelerle aslında er-Risale'nin telif amacını göstermektedir: Hükümlerin nassla ve istidlalle nasıl sabit olacağının keyfiyetini/usulünü oraya koymak!

II. 4 BEYAN MI, 5 BEYAN MI?

Kırbaşoğlu, İmam Şafiî'nin "Beyan" ile ilgili bölümde Allah'ın Kitab'ta yaptığı dört tür açıklamaya temas ettiğini söyler. (s. 218). Bundan bir sayfa sonra da, "Şafiî, daha önce Allah'ın beyanının dört çeşit olduğunu söylediği halde (er-Risale, 21–22), daha sonra bunları geniş olarak açıklamaya başlayınca bu sayıyı beşe çıkarmıştır" demektedir.

İmam Şafiî'nin yaptığı bu değişikliği Kırbaşoğlu'nun kendisi şöyle açıklar:

"Bunun da sebebi 'ikinci ve üçüncü beyan' başlıkları altında ayrı ayrı ele aldığı konuların aslında aynı olmasıdır. Zira ikinci ve üçüncü beyan başlıkları altında ele alınan hususlar, Kur'ân'ın getirdiği hükümlerin detaylarının Hz. Peygamber tarafından açıklanmasıyla ilgilidir." (s. 219)

Aslında İmam Şafiî, "Beyan"dan ilk bahsettiği bölümde de –tıpkı sonrasında olduğu gibi– beş çeşit beyandan bahsetmiştir. Buradaki tek problem Kırbaşoğlu’nun er-Risale'deki beyanın 1. kısmını fark etmeyip atlaması ve bunun neticesinde İmam Şafiî'ye haksız yere yüklenmesidir.

İmam Şafiî, "Beyan'ın Keyfiyeti" başlıklı bölümde "وَالْبَيَانُ اسْمٌ جَامِعٌ لِمَعَانِيَ مُجْتَمِعَةِ الأُصُولِ مُتَشَعِّبَةِ الفُرُوعِ/ Beyan, asılları bir, fer'leri çeşit çeşit olan manaları câmi bir isimdir" ifadesiyle beyanı "tavsif" ettikten sonra, ilk beyan çeşidi olan, herhangi bir şer'î sorumluluk bildirmeyen ve beyanın en alt limitini oluşturan kısmıyla beyanın taksimine başlamıştır:

فَأقَلُّ مَا فِي تِلْكَ الْمَعَانِي الْمُجْتَمِعَةِ المُتَشَعِّبَةِ: أَنَّهَا بَيَانٌ لِمَنْ خُوطِبَ بِهَا مِمَّنْ نَزَلَ القُرَآنُ بِلِسَانِهِ، مُتَقَارِبَةُ الاسْتِوَاءِ عِنْدَهُ ‑وَإِنْ كَانَ بَعْضُهَا أَشَدَّ تَأكِيدَ بيانٍ مِنْ بَعْضٍ‑ وُمُخْتَلِفَةٌ عِنْدَ مَنْ يَجْهَلُ لِسَانَ العَرَبِ.

"Bu, (asılları) bir, (fer'leri) çeşit çeşit olan manalarda en alt limit olarak bulunan şey:

- Kur'ân'ın kendi dilleriyle indiği insanlar arasından ona muhatap olanlara bir beyandır,

- Bu insanlara göre ifadelerin -her ne kadar bir kısmı beyanın tekidi açısından diğerlerinden daha kuvvetli olsa da- (anlaşılma hususunda) birbirine yakın olması ve,

- Arap lisanını bilmeyenler açısından muhtelif olmasıdır."

Beyanın, Kırbaşoğlu'nun atladığı ilk çeşidi budur. Bu kısmı diğerlerinden ayıran en temel özellik, bu tür beyanda herhangi bir "şer'î yükümlülük bulunmaması" ve Arapçayı bilen büyük küçük herkese "en alt limitte bir anlam ifade etmesi"dir. Beyanın diğer türlerine göre arz ettiği bu farklılıktan dolayı İmam Şafiî, "şer'î bir yükümlülük bildiren"/مِمّا تَعَبّدَهُم بِه diğer dört beyanı, bu beyan türünden ayrı olarak ele almıştır.

İşte bu ilk beyan türüyle diğer dört beyan türü arasındaki farkı kaçıran Kırbaşoğlu'nun yanıldığı nokta da burası olmuştur. İmam Şafiî'nin yaptığı taksimdeki bu inceliği kavrayamadığı için kendisi bunu, er-Risale'de bulunan "şekli bir zaaf" olarak nitelemiştir. (s. 219) Bu şekli zaaftan dolayı beyan bölümünde İmam Şafiî'nin "tutarsız olduğu ve tekrara düştüğü"nü söyleyen (s. 219) Kırbaşoğlu’nun vardığı bu netice, aslında kendisinin anlayış zaafından kaynaklanmaktadır.

İlerleyen bölümlerde, İmam Şafiî'nin verdiği misallerden ilk beyan türünden tam olarak ne kastettiği daha net anlaşılmaktadır.

O, "Birinci Beyan" başlıklı bölümde üç örnek vermektedir. İlk örnek 2/Bakara: 196'da geçen: "Kim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban kesmesi gerekir. Kurban kesmeyen kimse hac günlerinde üç gün, memleketine döndüğü zaman da yedi gün olmak üzere oruç tutar ki, hepsi tam on gündür" ayetidir.

İmam Şafiî bu ayetle ilgili şunları söylemiştir: "Bu ayetin muhatabı olan kişilere göre hacda 3, dönüşte de 7 gün tutulan orucun toplamda 10 gün edeceği çok net idi (:beyyin). Buna rağmen Cenab-ı Hakk'ın hepsi tam on gündür buyurması iki şeye ihtimallidir: 1- Bu söz ya "ziyade beyan" (:tekit) içindir, 2- ya da muhataplara 3 ile 7 toplandığında 10 yapar bilgisini öğretme amaçlıdır."[5]

Kırbaşoğlu, İmam Şafiî'nin aktardığımız bu son cümlesine de takılmış ve şunları söylemiştir:

"Kur'ân'ın parmak hesabıyla dahi bilinebilecek basit bir toplama işlemini insanlara öğretmek istediğini söylemenin ve bunu bir 'beyan' addetmenin makul bir izahını yapmaktan aciz kaldığımızı belirtmek isteriz" (s. 219)

Aslına bakarsanız Kırbaşoğlu bu noktada çok doğru söylemektedir. O gerçekten bu konunun makul bir izahını yapmaktan kelimenin tam anlamıyla "aciz" kalmıştır. Zira meseleyi anlamadan makul bir izah yapmak gerçekten de mümkün değildir. Meseleyi anlamamasındaki en büyük etken ise ilk geçtiği yerde İmam Şafiî'nin bahsettiği "birinci beyan" kısmını görememiş olmasıdır. Nitekim bunun izahını az önce yapmıştık.

Burada İmam Şafiî'nin kendi ifadelerine dayanarak "3+7=10" şeklinde formüle ettiğimiz yukarıdaki örneği izah etmeye çalışacağız.

İmam Şafiî'nin açıklamalarına göre "3+7=10" ifadesi öyle bir beyandır ki, Kur'ân'ın kendi dilleriyle indiği Araplar arasında bunu bilmeyecek kimse yoktur. Ancak bu beyan Arapça ifade edildiği için, bu dili bilmeyenler katında bir bilgi/mana hâsıl olmayacaktır. Bunu diğer 4 beyan türünden ayıran en büyük özellik "3+7=10" ifadesinin şer'î bir yükümlülük ifade etmemesidir. Zira Cenab-ı Hakk bunu (aklî ihtimaller olarak) ya önceki söze (:Kurban kesmeyen kimse hac günlerinde üç, memleketine döndüğü zaman yedi olmak üzere oruç tutar kavlinden anlaşılan toplamda 10 gün oruç tutulması gerektiği hükmüne) bir tekit olarak getirmiştir, yahut burada 3 ile 7 rakamlarının toplamının 10 yapacağı şeklinde basit bir matematiksel bilgi öğretimi söz konudur.

İmam Şafiî’nin verdiği ikinci örnek olan Ârâf: 142. ayetinde de aynı izah geçerlidir.

Ayrıca İmam Şafiî hepsi tam on gündür ifadesinin iki şeye ihtimalli olduğundan bahsederken burada sadece aklî ihtimalleri gündeme getirmektedir. Yoksa bu bölümün sonunda kendisinin de ifade ve tercih ettiği gibi "3+7=10"dan ifade edilmek istenilen şeyler arasında en doğrusu, birinci ihtimal olan 'ziyade beyan'[6] veya başka bir ifade ile 'tekit'tir. İmam Şafiî'nin ayetten tam olarak hangi ihtimalin kastedildiğini açıkladığı sayfadan (hatta paragraftan) yanlış da olsa bir nakil yapan Kırbaşoğlu, İmam Şafiî'nin bu ifadelerini niçin gizleme ihtiyacı hissetmiştir acaba?

İlgili sayfadan Kırbaşoğlu'nun yaptığı yanlış nakle gelince… Kırbaşoğlu, makul izah yapmaktan "aciz" kaldığından bahsettiği cümlenin hemen peşinden şunları söyler:

"Şafiî'nin, bu yorumu yaparken, Kur'ân'ın muhataplarının bu basit toplama işlemini[7] bilemeyecek insanlar olduğunu söylemesi (s. 28) karşısında şaşkınlığımız daha da artmaktadır."

Gerçekten de İmam Şafiî'nin söylemediği bir şeyi ona söyletme hususunda gösterdiği bu garip tutum karşısında bizler de şaşırdık kaldık. İmam Şafiî'ye isnad ettiği sözlerin tamamen onun sözünü yanlış anlamasından kaynaklandığını, er-Risale'nin orijinal metni ile doğru tercümesini verdiğimizde, okuyucular da net olarak görecektir:

وَأَشْبَهُ الْأُمُورِ بِزِيَادَةِ تَبْيِينِ جُمْلَةِ الْعَدَدِ فِي السَّبْعِ وَالثَّلَاثِ وَفِي الثَّلَاثِينَ وَالعَشْرِ: أَنْ تَكُونَ زِيَادَةً فِي التَّبْيِينِ، لِأَنَّهُمْ لَمْ يَزَالُوا يَعْرِفُونَ هَذَيْنِ الْعَدَدَيْنِ وَجمَاعَهُ، كَمَا لَمْ يَزَالُوا يَعْرِفُونَ شَهْرَ رَمَضَانَ.

"7 ile 3'ün ve 30 ile 10'un toplamıyla ilgili ilave beyan getirme hususunda (söylenebilecek) en doğru şey, bunların ziyade beyan için olmasıdır; zira onlar (:Araplar) tıpkı Ramazan ayını bildikleri gibi, her daim bu iki sayıyı ve onların toplamını bilmekteydiler."[8]

Arap dilinde, لَمْ يَزَالُوا fiili "her zaman devam eden" anlamında nakıs fiildir.لَمْ يَزَالُوا يَعْرِفُونَ sözü yukarıdaki tercümede de verdiğimiz üzere "her daim bilmekteydiler" anlamına gelir. Kırbaşoğlu burada, olumsuzluk edatını (لَمْ) görür görmez cümleye menfi/olumsuz anlam vererek İmam Şafiî'nin ifadesini yanlış anlamış ve anlatmıştır. Doğru olan, bizim verdiğimiz anlamdır.

Bu yanlışa değindikten sonra, gelelim İmam Şafiî'nin bu beyan türüne verdiği son örneğe; yani 2/Bakara: 185. ayetine…

“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'ân'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık, Allah'ı tazim etmeniz, O'na şükretmeniz içindir.”

Bu örnekle ilgili olarak İmam Şafiî şunları söyler: "Allah kendilerine orucu farz kılmış sonra da [o orucun tutulacağı zamanın] bir ay olduğunu beyan etmiştir. Araplar katında bir ay, kimi zaman 29 gün de olabilen iki hilal arasındaki süredir."

İmam Şafiî'nin söylediklerinden de anlaşıldığı gibi burada birinci beyan kısmına örnek teşkil eden bölüm "şehr/bir ay" kelimesidir. Bu ifadeyle Cenab-ı Hakk Kur'ân'ın muhataplarına kendilerince anlaşılabilir bir sözle hitap etmiştir. O "şehr" dediğinde bununla ne demek istediğini Araplar arasında anlamayan yoktur. Ayrıca yukarıda 1 ve 2. örnekler hakkında yaptığımız açıklama burada da geçerlidir: "Şehr" sözünde şer'î bir sorumluluk yoktur; zira bu söz tasavvurî bir bilgi olduğu için zaten herhangi bir tasdik/yargı/hüküm bile bildirmemektedir.

Ayrıca usul-i fıkıh ilmiyle az çok hemhal olan kişiler, İmam Şafiî'nin beyan bahsinde anlattıklarıyla, kendisinden sonra yazılan usul kitaplarında mevzubahis edilen esmâ-i lugaviyye - esmâ-i şer’iyye bahislerinin sıkı bir alakası olduğunu fark edeceklerdir.

Hülasa, İmam Şafiî'nin "beyan" bölümünde Kırbaşoğlu'nun dediği gibi (s. 219) bir tutarsızlık bulunmamaktadır. Böyle bir iddia, sadece İmam Şafiî'nin yaptığı taksim ve izahları anlamamaktan neşet etmiştir.

Bu bahisle ilgili son olarak değinmek istediğimiz bir husus daha var:

Hanefi mezhebinin kurucu usulcülerinden el-Cessas, günümüze kadar ulaşan ve usul konularının hemen hemen tamamını içeren en kadim "usul kitabı" olan el-Fusul'ünde, "Sıfatü'l-Beyan" başlığı altında bir bölüm açmış ve İmam Şafiî'nin er-Risale'de zikrettiği "Beyan bahsi"ni bir Hanefi olarak kendi usul ve fıkıh anlayışına göre etraflıca kritik etmiştir.[9]

el-Cessas gibi usulcü ve cedelci kimliğiyle ön plana çıkmış birinin muhalif mezhebin kurucusu tarafından kendisinden önce usul alanında telif edilmiş bir kitapta ortaya konan mesaili takip ve tenkit etmesi aslında normaldir. Ancak burada ilginç olan bir durum var: İmam Şafiî'nin er-Risalesine "baştan sona kapsamlı bir inceleme" (s. 217) yazan Kırbaşoğlu'nun, el-Cessas'ın bu mesaisinden bihaber olması ve makalesinde buna hiç temas etmemiş olması... Bu durumun, KIRBAŞOĞLU'nun makalesinin ilmîlik vasfını zedeleyen önemli bir unsur olduğu kanaatindeyiz.

III. İMAM ŞAFİİ KUR'ÂN AYETİNDE HATA YAPMIŞ MIDIR?

Kırbaşoğlu, İmam Şafiî'nin Sünnet’in dindeki yeri ile ilgili bölümde Hz. Peygambere itaatin dinen vacip olduğunu göstermek için sunduğu ilk ayette hata yaptığını iddia eder. (s. 222)

Daha sonra İmam Şafiî'nin zikrettiği bu ayetin, "Allah'a ve Peygamberine (rasûlihî) iman edin, (Allah) üçtür demeyin, buna son verin, bu sizin için daha hayırlıdır. Zira Allah tek bir ilahtır, çocuğu olmaktan münezzehtir" mealindeki 4/Nisa: 171. ayet olduğunu söyler.

Kırbaşoğlu, İmam Şafiî'nin bu ayette yaptığını varsaydığı hataları iki noktada toplamıştır:

1. Ayetin aslı rusulihi (:peygamberlerine) şeklinde çoğul iken, İmam Şafiî burayı (yukarıdaki mealde verildiği gibi) rasûlihî (:peygamberine) şeklinde tekil olarak kaydetmiştir.

2. Ayetin Peygambere itaatle bir ilgisi yoktur; zira ayet tamamen Hz. İsa ve Hıristiyanlarla ilgilidir.

Daha sonra Kırbaşoğlu, zikredilmesini yerinde bulduğunu ifade ederek er-Risale naşiri-muhakkiki A. M. Şâkir'den konuyla ilgili uzunca bir alıntı yapar. Bu uzun alıntıda A. M. Şâkir, yukarıdaki iki iddianın dışında İmam Şafiî'nin ayette yaptığı bu hatanın (!) nasıl olup da fark edilmediği, düzeltilmediği konusuna açıklık getirmektedir:

"(…) Kanaatimize göre bütün bunların kaynağı, Allah bilir ya, önce güven duygusu, sonra da taklittir. İmamlar imamı ve ümmetin hücceti olan Şafiî'nin bir ayetin okunuşunda hata yapabileceği, buna bağlı olarak da yanlış bir ayeti delil olarak seçebileceği hiçbirinin aklına gelmemiştir. (…) kimse bu ayeti kontrol etme külfetine katlanmamış, Şafiî'nin delil olarak zikrettiği ayetin baş kısmını da –ona güvenip, bu taklit ile yetindiği için- dikkat etmediğinden ayetin Hz. Peygamber hakkında mı, yoksa başka bir peygamber hakkında mı olduğunu düşünmemiştir."[10]

Yaklaşık bir sayfa tutarındaki bu uzun açıklamayı olduğu gibi alıntılayan Kırbaşoğlu'nun hiçbir noktada A. M. Şâkir'e itiraz etmediği düşünülürse, kendisinin de bu tespitlere aynen katıldığını söyleyebiliriz.

Peki, gerçekten İmam Şafiî bu ayette hata yapmış mıdır?

Bize göre bu sorunun cevabı olumsuzdur; zira İmam Şafiî'nin burada zikrettiği ayet 4/Nisa: 171 değil, 7/Ârâf: 158'de geçen ayettir. Nitekim, el-Beyhaki'nin Delâilu'n-Nübüvve ve Ahkâmu'l-Kur'ân isimli eserlerinde "er-Rabi → eş-Şafiî" kanalıyla er-Risale'nin bu bölümünden yapılan alıntı şöyledir:

"el-Beyhaki → Muhammed b. Abdullah el-Hafız → Muhammed b. Yakub → er-Rabi b. Süleyman → Muhammed b. İdris eş-Şafiî: (…) Cenab-ı Hakk kendisine iman ile Rasülüne imanı birlikte zikretmek suretiyle Hz. Peygamber’in faziletini ortaya koyarak şöyle buyurmuştur: Öyleyse Allah'a ve Rasülüne iman edin. (7/Ârâf: 158) O yine şöyle buyurmuştur:  Müminler ancak, Allah'a ve Rasülüne iman edenlerdir. (24/Nur: 63) Bu ayetlerde Cenab-ı Hakk, tam olarak imanın başlangıç noktasını, önce Allah'a, sonra da onun Rasülüne (s.a.v.) iman olarak belirlemiştir. Bunun dışındaki iman esasları ise bu ikisine tabidir."[11]

Görüldüğü gibi Beyhaki'nin bu iki eserinde er-Rabi → eş-Şafiî kanalıyla yer alan er-Risale metninde ilgili ayet sadece "Öyleyse Allah'a ve Rasulüne iman edin" (7/Ârâf: 158) şeklinde geçmekte ve devamında, -er-Rabi'ye nispet edilen nüsha ile A. M. Şâkir baskısında (ve dolayısıyla sonrasındaki tüm baskılarda) yer alan- (Allah) üçtür demeyin, buna son verin… kısmı bulunmamaktadır. 

el-Beyhaki'nin, er-Risale ravisi er-Rabi b. Süleyman kanalıyla yaptığı bu alıntılar çok net olarak ortaya koymaktadır ki, İmam Şafiî er-Risale'de 7/Ârâf: 158 ayetinin, "öyleyse Allah'a ve Rasülüne iman edin" kısmını yazmış/imla ettirmiş ve er-Risale'nin ravisi er-Rabi de, İmam Şafiî'den ayetin sadece bu kısmını imla etmiştir. Zaten, İmam Şafiî'nin "Cenab-ı Hakk’ın kendisine iman ile Rasülüne imanı bir arada zikretmesi" şeklinde özetlenebilecek istidlali de ayetin sadece bu kısmıyla ilgilidir.

Bütün bunlar bize gösteriyor ki, er-Risale'nin er-Rabi'ye nispet edilen nüshasında, doğrusu sadece "Allah'a ve Peygamberine (rasûlihî) iman edin" şeklinde olan ayet, İmam Şafiî ve er-Rabi dışında "üçüncü bir şahıs" tarafından hatalı olarak (Allah) üçtür demeyin, buna son verin… şeklinde devam ettirilmiştir. Dolayısıyla er-Rabi'ye nispet edilen nüsha ile A. M. Şâkir baskısında yer alan bu ayet hatası, ne İmam Şafiî'ye ne de er-Risale ravisi er-Rabi'ye aittir. Tahkikte esas alınan nüshanın eski tarihli olması ve diğer er-Risale nüshalarının da büyük oranda bu nüshaya veya ondan istinsah edilen nüshalara istinad etmesi sebebiyle er-Risale'deki bu müstensih yanlışı, asırlarca "nüsha bazında" süregelmiştir.

Bu ve buna benzer bazı yanlışlardan hareketle ortaya atılan, "A. M. Şâkir'in tahkikinde esas aldığı nüshanın gerçekte er-Rabi'ye ait olmadığı, onun nüshasından (er-Rabi'ye ait "ketebe" kayıtları da dâhil olmak üzere) elde edilmiş eski tarihli kötü bir istinsah olduğu" iddiası bizce de doğru gözükmektedir.[12]

Aslında bütün bunlar, İmam Şafiî okumalarında el-Beyhaki'nin kitaplarının ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. İmam Şafiî'nin gerek usul, gerekse furu alanında telif ettiği eserlerden bol miktarda alıntılarla dolu olan (hatta Ahkâmu'l-Kur'ân ve Marifetü's-Süneni ve'l-Âsâr gibi, tamamen onun ifadelerinden yahut rivayetlerinden oluşan) el-Beyhaki'nin eserlerini, bu okumalarda ikinci bir nüsha gibi kullanmak, okuyucunun metni doğru anlamasında büyük katkı sağlamaktadır.

Tabii bu anlattıklarımızın tamamı eserin Arapça neşri ile ilgili…

Meselenin Kırbaşoğlu ile ilgili yönüne gelince:

Yola çıkarken er-Risale'yi anlamaktan önce eleştirmeyi hedef olarak belirlemiş bir yazarın "baştan sona kapsamlı bir inceleme" olarak tavsif ettiği makalesinde, sadece, er-Rabi nüshasını esas alan A. M. Şâkir neşrine itimat etme kolaycılığına kaçması; er-Risale'nin yazmalarına yahut el-Beyhaki tarafından yapılan alıntılarına müracaat etme zahmetini göstermemesi, "müstensihe ait bir hatayı, İmam Şafiî'ye nispet etmesi" şeklinde vahim bir hatayla neticelenmiştir.

Makalesinde İmam Şafiî'yi her fırsatta hedef tahtasının ortasına yerleştiren yazarın, A. M. Şâkir'i bu konuda körü körüne taklit etmesi ve onun tahkikinde yer alan eleştirilere, oportünist bir yaklaşımla gözü kapalı onay vermesi, her fırsatta eleştirel aklın öneminden dem vuran biri için oldukça düşündürücüdür.

IV. SÜNNET’İN MAHİYETİ

Kırbaşoğlu eleştirisinin temel noktasını oluşturan hususların başında İmam Şafiî'nin Sünnet anlayışı gelir. O, İmam Şafiî'nin, sünnetlerin vahiy olduğu (vahy-i gayr-i metluvv) görüşüne sahip olduğunu ve onun bu görüşünün sonraki asırlarda hayli etkili olduğundan bahseder. Bu anlayışın Sünnet ile ilgili bazı problemlerin çözümünü zorlaştırdığını söyleyen Kırbaşoğlu, alternatif olarak "Sünnet Kur'ân'dan ilhamını alır, onun bir açılımıdır" şeklinde formüle ettiği eş-Şâtibî'nin görüşünü sunar. (s. 224–225)

Her ne kadar Kırbaşoğlu, İmam Şafiî'nin "sünnetler vahiydir" görüşüne sahip olduğunu söylüyorsa da, İmam Şafiî'nin konuyla ilgili ifadeleri o kadar da kes(k)in değildir. İmam Şafiî, Hz. Peygamber’in Kur'ân nassını takrir/tekit mahiyetinde söylediği sözler ile Kur'ân'ın mücmel ifadelerine yaptığı tefsirlerin vahiy kaynaklı olduklarında âlimler arasında bir ihtilaf olmadığını nakleder.[13] Bu ikisinin dışında Kur'ân nassının bulunmadığı yerlerde Hz. Peygamber’in sünnetinin mahiyeti ile ilgili ilim ehlinden dört görüş aktarır.

Bu dört görüşten, "Sünnet, Allah tarafından Hz. Peygamber’in gönlüne ilka edilen hikmettir" şeklinde hulasa edebileceğimiz sonuncu görüş üzerinde diğerlerine nispetle daha fazla duran İmam Şafiî'nin bu tavrının, tercihinin bu yönde olduğunu gösterdiğini söylemek mümkündür. Ancak İmam Şafiî, -aralarında Kırbaşoğlu’nun eş-Şâtibî'den aktardığı görüşle paralellik arz eden bir görüşün de bulunduğu- bu dört görüşle ilgili son olarak şunları söyler: "Bunların hangisi alınırsa alınsın, neticede Allah (c.c.) böyle bir durumda Rasülüne itaati farz kılmıştır."[14]

Onun bu ifadesi, Hz. Peygamber’in ilgili sünnetleri hakkındaki bu dört görüş sahibinin –her ne kadar sünnetlerin mahiyetleri hakkında ihtilaf etmişseler de– vardıkları sonuç açısından aralarında hiçbir farklılık olmadığını gösterir. İmam Şafiî açısından bu dört görüşten herhangi birini tercih etmekte bir beis bulunmamaktadır; önemli olan, Hz. Peygamber’in bu gibi yerlerde varit olan sünnetlerine ittibadır. Bunların mahiyetlerinin ne olduğu meselesi İmam Şafiî için ikinci planda yer almaktadır.

Kırbaşoğlu'nun, alternatif olarak aktardığı görüşün sahibi olan eş-Şâtibî de "netice itibariyle" İmam Şafiî'den farklı düşünmemektedir. Sünnet’in en nihayetinde mana/maksat itibariyle Kitab'ta mündemiç olduğuna kail olması,[15] eş-Şâtibî için, onun vahiy olarak görülmesine bir mani teşkil etmez:

"Hadis, ya Allah'tan gelen mahza vahiydir ya da Kitab veya Sünnet’ten oluşan sahih vahye itibarla Hz. Peygamber tarafından ortaya konmuş ictihattır. Her iki durumda da hadisin Kitab'la tenakuz halinde olması mümkün değildir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) hevasından konuşmaz; onun söyledikleri kendisine gelmiş bir vahiydir."[16]

Hal böyleyken Hz. Peygamber’in sünnetleri konusunda bir Şafiî-Şâtibî karşıtlığı ortaya koymak; var olmayan "sunî bir ihtilaf var etmek" ve "yeni bir Şâtibî kurgulamak" anlamına gelecektir.

Devamı için tıklayınız

 

Duyuru

Birinci ve ikinci  sayılarımıza RIHLE başlığı altındaki menümüzden ulaşabilirsiniz.



RIHLE 5-6 KAPAK 
Rıhle 9