Muhammed Avvâme Hoca: Değerli kardeşim Dr. Ahmed Muhammed Nûr Seyf günümüzde tedebbür, teenni ve dikkatle çalışanlardandır. Dr. Ahmed Ma‘bed Tehzîbu't-Tehzîb üzerine çalışmaktadır. O, bu sahada tecrübe ve birikim sahibi bir kimsedir. Mısır'da hadis üzerine çalışan kardeşlerimizi de burada zikretmeliyiz. Hususen hadis şerhleri üzerine çalışmaktalar. Aralarında, Hadis ilimleri, cerh-ta‘dîl ve ricâl konusunda Ahmed Ma‘bed'den başka çalışan olduğunu bilmiyorum.
Şuayb el-Arnavût hocanın dostları ve talebeleriyle birlikte Sünnet kitaplarıyla ilgili çalışmaları, bazı yönlerden eksiklikleri olmakla birlikte anılmaya ve takdire değer.
Ayrıca arkadaşı Prof. Dr. Beşşâr Avvâd Ma‘rûf'un –ekibiyle birlikte- yaptığı çalışmaları da önemli. Özellikle el-Mizzî'nin Tehzîbu'l-Kemâl'inin ilk ciltleri üzerine yaptığı çalışmaları burada bahusus zikretmek gerekir. Yine Tuhfetu’l-Eşrâf üzerine olan çalışması… Keşke, en-Nuketü'z-Zırâf'ı hazfedip de ilim talebelerini İbn Hacer’in kıymetli değerlendirmelerinden mahrum bırakmamış olsaydı. Allah Teâlâ'dan, bir sonraki baskıda bu kitabın et-Tuhfe ile birlikte neşrini yapması konusunda kendisini muvaffak kılmasını dileriz.
İbn Hazm (rh. a)'a nasıl bakıyorsunuz?
Muhammed Avvâme Hoca: İbn Hazm geniş bir ilmî birikime sahip olduğu kesin olmakla birlikte tahkik ehli değildir. Muhakkik biri olmadığı eserlerinde açık bir şekilde görülmektedir; bazı konuları ele alırken ileri-geri konuşur… Hükümler ve ulema ile ilgili genellemeler yapar. En meşhur garip yaklaşımlarına bir örnek olarak onun İmam Tirmizî'yi kastederek söylediği, "Bu Ebû İsâ da kimdir?" sözünü gösterebiliriz.
Samimiyetinde şüphe yok, ama böyle biridir işte İbn Hazm. El-Muhallâ adlı eserinde Hukmü'l-Eğânî ve'l-Mûsîkâ başlıklı bir bahis açmış. Konuyla ilgili (yasaklayıcı) hadislerin hepsini taz’if ettikten sonra diyor ki: "Allah'a yemin olsun ki eğer bu hadislerden bir tanesi bile sahih olsaydı onu alırdık." Bu da onun ne kadar samimi olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla o böyle bir yemin ettikten sonra artık İbn Hazm'ın müzik ve çalgıya cevaz verdiğini söylemek doğru değildir. Çünkü daha sonra gelen âlimler müzik konusuyla ilgili deliller ve burhanlar getirmişler. Buhârî'nin konuyla ilgili hadisinin on iki yolla mevsûl olduğunu isbat etmişlerdir. Benim şahsî kanaatim, İbn Hazm kendisinden sonra gelen âlimlerin Buhârî rivayetinin muttasıl olduğunu isbat ettiklerini gördükten sonra yeminin gereği olarak kabrinde bu görüşünden dönmüştür. Dolayısıyla İbn Hazm'ın mezkûr görüşünü müziğin cevazına kılıf yapmak caiz değildir.
İbn Teymiye (rh. a)’i nasıl değerlendiriyorsunuz?
Muhammed Avvâme Hoca: İbn Teymiye konulara vukufiyet ve ilmîlik açısından imamdır. Ancak bazı meseleleri kabul ve red konusunda aceleci davranmıştır. Ayrıca İbn Hazm gibi İbn Teymiye ve İbnu'l-Kayyim'in de bazı şaz görüşleri vardır. Zaten her âlimin az da olsa mutlaka aykırı görüşleri olmuştur. Ancak yanlış bizden kaynaklanır. Onlar ictihad etmiştir ve ecir almışlardır. Fakat bizim onlardan birine tâbi olurken ona ismet ya da kutsiyet atfetmemiz yanlıştır. İbn Hazm, İbn Teymiye, İbnu'l-Kayyim, İbn Abdi'l-Hâdî, İbn Kesîr, İbn Hacer… Kim olursa olsun her insan yanılabilir. Ancak bizim bir âlimi kutsayarak sâbitelerimiz/değişmezlerimizden taviz vermemizdir yanlış olan.
Sika vasfını haiz bir râvî, rivayetiyle ilgili bir yanılgıya düştüğünde onun rivayet ettiği bütün hadisleri reddetmiyoruz. Aynı şekilde İbn Teymiye de bir konuda yanlış yaptığında onun o görüşünü reddediyoruz; yoksa bütün görüşlerini reddediyor değiliz. Bir konuda isabet etmesi de onun bütün görüşlerini alacağımız anlamına gelmez.
İbn Teymiye'nin şaz görüşlerinden bazıları şöyledir: Ona göre üç talak tek talak sayılıyor. Hâlbuki cumhur-i ulemâya göre böyle değildir. Hatta bu hususta icma olduğu söylenir. İbn Teymiye bu hususa aykırı fetva verdiğinde onun bu görüşünü reddederiz. Bir, iki ya da üç âlimin görüşünü on binlerce âlimin görüşüne tercih etmem. Bunun böyle olması akıl ve ilim mantığı gereğidir.
Bu hususa bir başka açıdan temas edecek olursak… Bazen, "Ebu Hanife falan konuda şöyle demiştir" dediğimizde "o masum değildir" deniliyor. Evet tabii ki masum değildir. Ancak bu hususta Hanefî mezhebinden binlerce âlim onun bu görüşünü incelemiş, tartışmış ve sonunda onaylamıştır. Dolayısıyla bu görüş artık yalnızca Ebu Hanife'nin görüşü olmaktan çıkarak binlerce âlimin görüşü haline gelmiştir. Aynı şekilde İmam Buhârî, Sahîh'ine bir hadis dercedip onun sahih olduğunu söylediğinde, "İmam Buhârî masum değildir" deniliyor. Evet masum değildir fakat falan, falan ve falan muhaddis de onu desteklemiştir. Öyle ki kitap, Buhârî'nin Sahîh'i olmaktan çıkarak ümmetin Sahîh'ine dönüşmüş. Masumluk, yanlış yapmamak demektir. Masum olmamak ise insanın yanlışa düşme ihtimali olmakla birlikte mutlaka yanlış yapmak ya da her konuda yanlışa düşmek anlamına gelmez.
Osmanlı Hilafeti ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
Muhammed Avvâme Hoca: Osmanlı âlimlerinin bazı cüzî meselelerle ilgili yaklaşımlarına dair bir şeyler söylenebilirse de genel olarak hakk ve hayır ehli kimselerdir. Bizde meşhur bir hadiseyi de aktarayım ki kayıtlara geçsin… Hocamız Abdurrahman Zeynü'l-Âbidîn hoca (rh. a) –ki Arapça ve aklî ilimlerde hüccet bir kimseydi- anlatmıştı: Babası onları alarak Antakya'dan Haleb'e getirmiş… Göç etmişler. Hocamız Osmanlı devletiyle ilgili haberleri sürekli takip ediyormuş. Dedi ki: Fâris el-Hûrî Lübnanlı bir Hıristiyandır. Büyük bir siyasetçidir. Lübnan'da bir dönem başbakanlık yapmıştır. Bu şahıs ölüm döşeğindeyken etrafındakilere, "Ölüp gidiyorum ama içimde bir ukde var" demiş. Etrafındakiler, "O ukde nedir? Söyle giderelim" deyince şöyle demiş: "Sultan Abdülhamid'i karalama kampanyasını başlatanlardan biri de bendim. Onca çabaya rağmen Sultan'la ilgili bir hakikatin üstü örtülemedi. O da şudur: Sultan Abdulhamid, Filistin'i Yahudilere satmadı."
İhvân Hareketine nasıl bakıyorsunuz?
Muhammed Avvâme Hoca: Aynı şekilde onların da çok hayırlı hizmetleri oldu. Her topluluk tâbilerinin sayısı çoğaldıkça mutlaka bir bozulma yaşıyor. Ancak bu hareket doğuşu itibariyle selîmdir, sağlıklıdır. Hasan el-Benna malum âlim oğlu âlim, sûfî oğlu sûfî, sâlih oğlu sâlih bir zattır. İslam'a büyük hizmetleri olmuştur. İnsanların eğitiminde çok önemli işler yapmıştır. Onun ilk müntesipler tabakası istikamet ve takvalarıyla öne çıkmıştır. Ama ondan sonra hareket içinde bir takım savrulmalar yaşanmıştır.
Tebliğ cemaatini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Muhammed Avvâme Hoca: Tebliğ cemaati Hindistan'da kurulmuş hayır üzere olan bir cemaattir. Hesabını veremeyecekleri sorunları yok; çünkü onlar İslam'ın temel konularıyla meşgul oluyorlar. Cüziyyâta girseler belki birtakım yanlışları olabilir. Sakin ve hoş üsluplarıyla büyük kalabalıkları İslam'a hizmet yoluna koyabiliyorlar.
Selefîleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Muhammed Avvâme Hoca: Selefîlik, akide, fıkıh, ahlak ve hayat tarzı olarak selef-i sâlihini izlemek demektir. Bu ise, ıslah, adalet, muhabbet, hayır vb. değerleri dillendiren tüm yaklaşımlar gibi Müslümanlara hoş gelen bir tutumdur. Bu yüzden de çok kimsenin yöneldiği bir çekim merkezi olmuştur. Ancak burada şairin şu mısraları hatırlanmalı:
“Herkes Leyla'yla irtibat iddiasında olsa da
Leyla hiçbirini kabul etmiyor.
Gözyaşları yanaklara kadar inse de
Ağlayan ile ağlar gibi yapan belli oluyor.”
Dolayısıyla selefîlik iddiasında olan kimselerin sözlerinin ve davranışlarının selef-i sâlihîne uyup uymadığına bakarız. Bu uygunluk nisbetinde selefe yaklaşılmış ya da onlardan uzaklaşılmış olur.
Ahbâş cemaatine nasıl bakıyorsunuz?
Muhammed Avvâme Hoca: Habeşîler ya da Ahbâş, şaz ve sapkın görüşleri olan bir grup. Hocaları Abdullah el-Habeşî’yi çok iyi tanırım. Şam'dayken kendisini defalarca ziyaret ettim. O da beni Halep'teki evimde ziyaret etti. Halep'te bir ay kaldı. O süre içinde de görüşüyorduk. Medine-i Münevvere'ye geldiğimde Abdullah el-Habeşî hocadan hiç söz edilmiyordu. Bir talebesinin evinde ziyaret ettim. Kendisi muhaddistir, Şâfiî fakihi ve usûlcüsüdür. İyi tanırım. Ancak bu cemaat endişelerini, gayretlerini, mallarını ve vakitlerini Müslümanları bölmek için seferber etmiş durumdadır. Elbânî'nin yarıda bıraktığı Müslümanları bölme/parçalama işini Habeşîler devraldı. Meclislerinde genç kızlar ve genç erkekler bir arada oturuyor ve bunların fıkıh ve hadis meclisleri olduğunu iddia ediyorlar.
Doğru düşündükleri konularda bile aşırılıkları var. Te’vili benimsiyorlar, ancak şiddet, tekfir ve silahlanma ile beraber... Lübnan'da bazı mescidlerde silahlı saldırılar gerçekleştirdiler. Allah Müslümanların kalplerini hayır üzerinde birleştirsin.
Cemalüddîn Afgânî hakkında ne düşünüyorsunuz?
Muhammed Avvâme Hoca: Afgânî, sapkınlığın ve dalâletin başıdır. Ben Allah'ın izniyle, karakter olarak övgüde ve medihde mübalağayı sevmem. Afgânî ve ekolü, Muhammed Abduh ve takipçileri dalâletin ve sapkınlığın öncüleridir. Cemâluddîn Esedâbâdî adında bir kitap var. Bu kitapta, mutlaka bilinmesi gereken bir hadise anlatılır. Afgânî'nin seferde-hazarda, gece-gündüz yanından ayırmadığı bir çantası vardır. Çantada çok özel belgeleri var. Bir defasında geceleyin Tahran'da bir arkadaşının yanında uyumaktayken Sultan Abdülhamid'den bir haber gelir. Sultan, Afgânî'yi çağırmaktadır… Afgâni apar-topar hazırlanır ve yola koyulur. Ancak çantasını arkadaşının evinde unutur. Adam çantayla ilgili olarak dostlarıyla istişarede bulunur. Sonunda tarihe bir hizmet olsun diye çantanın içindeki belgeleri çoğaltmaya ve Farsçaya çevirip incelemeye karar verirler. Cemâlüddîn Afgânî'nin 26 farklı imza kullandığı tesbit edilir. Ayrıca, evrakların arasında Afgânî'nin Mason mahfiline sunduğu masonluğa katılma dilekçesi ve masonluğa kabul edildiğine dair belge de vardır. Kabul merasiminin yeri ve zamanı da belirtilmiştir.
Başka bir belge, Muhammed Abduh'un bir mektubudur. İngilizler, Muhammed Abduh'u Mısır halkı nezdinde popülaritesini artırması için –İngilizler Mısır ahalisinin kalbini kazanan bir Arap öncü yetiştirmek istiyordu- Lübnan'a sürdüklerinde mektubu buradan yazmış. Diyor ki Muhammed Abduh: "Biz senin sağlam yolundayız. Dinin başını yine dinin kılıcından başka bir şeyle kesemezsin. Bizi görsen âbid, zâhid, rükû ve secdeden başını kaldırmayan kimseler zannedersin." Çantada daha birçok belge vardır.
Riyad'da Dr. Fehd er-Rûmî, İmam Muhammed üniversitesinde yaptığı doktora tezinin konusu Menhecü'l-Medrese el-Akliyye el-Hadîse fi't-Tefsîr (Modern Akılcı Ekolün Tefsir Yöntemi)… Çalışmanın başında bu akımın öncüleri olan Afgânî, Muhammed Abduh ve Reşîd Rızâ'nın biyografileri var. Benim az önce sözünü ettiğim belgeleri de oraya koymuş. Muhammed Abduh da bu çizgide olan bir kimsedir. İngilizler Mısır'da Abduh'u ciddî anlamda desteklemiş ve bir "din ıslahatçısı" olarak öne çıkarmışlardır. İslam dünyasını bütünüyle ifsad etmesi için Abduh'u Mısır müftülüğü makamına atamışlardır. Çünkü Mısır Ezher'e ev sahipliği yaptığı için tüm İslam dünyasının ilim kıblesiydi. İngilizlere göre Muhammed Abduh'u aktör yaptıkları bu ifsad projesi Mısır'da tutarsa İslam dünyasının diğer ülkelerinde de tutacaktı. Bu yüzden Muhammed Abduh aleyhine konuşanlara baskı uygulamışlardı. Ama tüm bunlara rağmen Allah Teâlâ hak yolunda malını ve canını feda eden kimseler gönderdi. Bunların en başta geleni Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi (rh. a.)’dir. O, Mevkıfü'l-Akl isimli kitabında bu akımın maskesini düşürdü. Bu akımın gerçek yüzünü bilmek için Mustafa Sabri Efendi'nin bu kitabı mutlaka okunmalıdır.
Ahmed Şâkir'i nasıl değerlendiriyorsunuz?
Muhammed Avvâme Hoca: O, fazilet ve insaf ehli, sâlih bir âlim olmakla birlikte bir takım yanlış görüşlere de sahiptir. Özellikle üç talakı bir boşama sayması aykırılıklarına bir örnektir. Çünkü kendisi o zaman şeriat kadısı idi. Bu yüzden de bu görüşün yayılmasına sebep oldu. Hocamız Abdulfettah Ebu Ğudde, Ahmed Şâkir'i över ve severdi. Ahmed Şâkir'in ilmî serüveni edebiyat ve fıkıhla başlamıştır. Bundan dolayı da kadı olarak tayin edilmiştir. Hadis ilmiyle iştigal etmesi ise geç dönemdedir ve esaslı bir başlangıç yapamamıştır. Hayatının sonuna doğru bu ilimde olgunlaşmıştır. el-Müsned'in son bölümlerine yaptığı tahkikler öncekilere göre hayli iyidir. Müsned’in dışındaki -Elfiyyetü's-Süyûtî ve el-Bâ‘isü'l-Hasîs tahkikleri gibi- bazı tahkik çalışmaları olgun değildir.
Tasavvufla aranız nasıl?
Muhammed Avvâme Hoca: Tasavvuf da diğerleri gibi bir ilimdir. Her tasavvufla ilgilenene sûfî denmez. Özellikle son asırlarda bu sahaya na-ehil kimseler bulaştı. Ancak tasavvufun aslı ve menşei, İslam'ın ruhu olmasıdır. Bunu kimse inkâr edemez. Mesela İbn Teymiye (rh. a) büyük bir sûfîdir. El-Ubûdiyye kitabına bakın; orada İbn Teymiye'nin sûfî tarafını çok net olarak görürsünüz. Aynı şekilde İbnu'l-Kayyim büyük bir sûfîdir. Medâricü's-Sâlikîn adlı eserine bakarsanız bunu anlarsınız. Âlimlerimizin hepsi sûfîdir. Ancak tasavvuf üç kısımdır:
1- Şeyhle birlikte olmak, mürid-mürşid ilişkisi ve sülûk âdâbı
2- Ahlâkî tasavvuf, nefis tezkiyesi ve terbiyesi. İmam el-Gazzâlî'nin el-İhyâ'daki yöntemi ve eş-Şa‘rânî'nin bütün kitapları böyledir.
3- Üçüncü kısım tasavvufa “hakikat ve irfan ilmi” derler ki Muhyiddîn İbn Arabî, Abdülkerîm el-Cîlî ve benzerleri bu hat üzerindedir. Bu tür tasavvufta alınabilecek hususlar olduğu gibi reddedilebilecek taraflar da vardır. Bir ve ikinci kısım tasavvufu ise âlimlerimizden hiçbiri red yahut inkâr etmemiştir. İslam âlimlerinin hepsinin birinci ve ikinci kısım tasavvuf bağlamında sûfî olduğunu söylesem hilaf-ı hakikat ve mübalağa olmaz. Ben iddia ediyorum: Hiç kimse, bu hat üzerindeki tasavvufu reddeden bir tane bile âlim gösteremez. Ancak üçüncü kısım tasavvuf konusu biraz karmaşıktır.
Ezher ve hocalarında görülen ilmî seviye zayıflığını neye bağlıyorsunuz?
Muhammed Avvâme Hoca: Yöneticiler ve devlet.
el-Ğumârîlerle ilgili görüşleriniz neler?
Muhammed Avvâme Hoca: Hülâsa olarak söylersem, ben kendilerini iyi tanırım. Özellikle Ahmed el-Ğumârî ve Abdullah el-Ğumârî hocaları… İlmî seviyeleri çok iyidir. Sünnet üzerine ıttılaları çok geniştir. Hususen Abdullah el-Ğumârî hocanın sünnet, karşılaştırmalı fıkıh ve usûl sahalarındaki vukufiyeti çok geniştir. İçlerinde şaz görüşleri olanı Ahmed el-Ğumârî ve Abdülaziz el-Ğumârî hocalardır. Her ikisinin de kalemi ve dili çok sivridir. Abdullah el-Ğumârî hoca ise dili ve kalemi temiz, vakur ve konusuna vâkıf bir hocadır. Ezher'de okumuştur. Usûl ilmindeki derin birikimi ona bu hasletleri kazandırmıştır.
Ğumârîlerdeki Şiilik temayülü açıktır. Mesela Abdülaziz el-Ğumârî'nin el-Bâhis an İleli't-Ta‘ni fi'l-Hâris adında bir risalesi vardır. Hâris dediği muhaddislerin el-Hârisü'l-a‘var (şaşı Haris) dediği zattır. Hz. Ali Efendimiz’den rivayetleri vardır. Âlimlerimiz onu zayıf bulmuştur; fakat Abdülaziz el-Ğumârî onun sika ve kavî bir râvî olduğunu isbatlamak adına bu risaleyi kaleme almıştır. Ayrıca İmam el-Buhârî'nin Sahîh'i hakkında birtakım sözleri vardır. Gençlik döneminde yazdığı kitaplarında biraz çekingen davranırmış… Bu yüzden, kardeşi Ahmed el-Ğumârî mezkûr risalesini okumuş ve birtakım talikler yazmış. Abdülaziz el-Ğumârî çekingen davrandığında Ahmed el-Ğumârî, "korkma devam et" dermiş. Ahmed el-Ğumârî'nin en son risalesi el-Muğîr'in sonunda meşhur bir sözü var. Diyor ki: "es-Sahîhayn'ın bazı hadislerinin uydurma olduğuna hükmetmekten çekinme!!"
Sekkâf'ı nasıl buluyorsunuz?
Muhammed Avvâme Hoca: Es-Sekkâf ilim talebesi olamadı. Tenâkuzâtü'l-Elbânî (Elbânî'nin Çelişkileri) adlı kitabıyla bazı ilim talebelerinin gönlünü fethetti. Bu talebeler, Elbânî'ye reddiye yazmanın din olduğunu sanıyorlar. Sekkâf, Ğumârîlerden etkilendi. Kelam cüretini onlardan aldı… Özellikle Ahmed el-Ğumârî'nin şaz görüşlerinden çok yararlandı. Sonunda da yoldan saparak çağdaş bid‘atlerin hepsine bulaştı.
Sizinle ilgili tenkitlere nasıl bakıyorsunuz? Mesela İbn Hacer'in Takrîbu't-Tehzîb kitabına yaptığınız tahkik çalışmasını eleştirenler oldu…
Muhammed Avvâme Hoca: İçlerinde insaf ve adaletle eleştirenlerin başımız üstünde yeri var. Art niyetli tenkitçiye ise saygı duyulmaz. Ancak bir soru sormak istiyorum: Biz et-Takrîb'i basmadan önce Abdülvehhâb Abdüllatîf hoca (rh. a)'in yaptığı baskı vardı ve bu çalışma on binlerce bastı. Bu baskıda birçok hata vardı. El-Âsıme baskısı çıktığında oğlum Muhyiddin'e, "Abdülvehhâb hocanın et-Takrîb nüshasını al ve benim müellif nüshasıyla karşılaştırdığım ve üzerine kalemle yazdığım tashihatı say" dedim. Sadece birinci ciltte bin iki yüz otuz beş matbaa hatası vardı. İkinci ciltte de bu kadar yanlış olduğunu varsayalım –gerçi ben daha fazla olduğunu düşünüyorum- toplam iki bin beş yüz ya da daha fazla yanlış… Abdülvehhâb hocanın baskısı niçin bir kere bile tenkide tâbi tutulmadı da benim yaptığım baskı bu kadar tenkit aldı? Hâlbuki yapılan tenkitlerin hepsini doğru saysak bile benim yaptığım baskıda toplam yüz yanlış var. Bu insaf mıdır, ahlâk mıdır? Üstelik bu yanlışlar 1406 hicrî senesinde yapılan ilk baskı için sözkonusu. Sonraki baskılarda onlar tashih edildi. Ama buna rağmen çalışmanın ilk baskısı esas alınarak kusur aranmaya devam edildi.
Ama ben bunun sebebini biliyorum. Abdülvehhab hocanın yanlışlarını görmezden gelip bütün tenkitleri benim çalışmam üzerine yoğunlaştırmalarının sebebini biliyorum. Çünkü ben orada yaklaşık bir sayfalık bir metinle İmam Ebu Hanîfe (r.a)'ı müdafaa ettim. Yani Muhammed Avvâme'nin tek suçu: Ebu Hanife'yi müdafaa etmektir.
"Gammaz muhbirler, onu sevdiğim için beni gammazlıyorlar" (şiir)
Allah indinde nasılsa karşılaşılacak.
Hocalara, muhakkiklere ve ilim talebelerine kısaca ne tavsiye edersiniz?
Muhammed Avvâme Hoca: Kısa ve öz tavsiyem şudur: Şüphesiz bu ilim dindir; öyleyse dininizi kimlerden aldığınıza dikkat edin. Bu ilim sadakatle taşımanız gereken bir emanettir. Öyleyse ey insanlar emanete sadakatle sahip çıkın. Bid‘atçi akımlar bizi yiyip bitirmeden önce bu emanete sadakat göstermek boynumuzun borcudur. Bid’atçi cereyanlar saflarımızı dağıtmadan toparlanmalı ve hayatımızı, çevremizi ve yaşadığımız gerçeği idrak etmeliyiz.
Mesela Ahmed eş-Şınkîtî hoca ilim hususunda kılı kırk yaran biridir. Ancak o, üç yüz sene öncesinde yaşamakta… Yani üç yüz sene önceki hocaların muasırı… Bugünü bilen ve bugüne hitab eden bir hoca değil. Bu hocamızdan bir yere kadar istifade edebiliriz. Ancak muasır âlimlerimiz kendi çağlarının insanları olmalıdır. Etraflarında olan biten hadiseleri bilmelidirler. İlim sorumluluğunu layık-ı vechile yerine getirmek gerek.
İlim talebelerine nasihatim şudur: Talebe ve kitap, savaş meydanındaki asker ve silahı gibidir. İlim talebeleri de muharebe meydanında İslam düşmanlarıyla ve cehaletle savaşmaktadır. Savaş meydanında silahını bırakan askerin hükmü nedir? Savaş suçu işlemiş olur; askerî mahkeme kurulur ve idamına hükmedilir. Aynı şekilde ilim talebesi de kitabı elinden bıraktığında savaş suçu işlemiş olur… Kitap, talebenin gece gündüz yanından hiç ayırmadığı dostudur. Ancak ilmi hocadan almak gereklidir. Yoksa kitap tek başına yetmez… Mutlaka bir hocanın önünde diz kırmak gerekir. Âlimlerle beraber olmak, onların sohbetlerinde olmak ve meclislerinde bulunmak icab eder.
İlim yolculuğuna devam etmeli ve ilmî takva edinmeliyiz. İlim tahsil ederken sahih ve selim bir yol tutmalıyız. Kendime ve ilim talebesi kardeşlerime söyleyeceklerim kısaca bunlardır. Allah Teâlâ yardımcımız olsun… O, bize yeter.
Allahım, Efendimiz Hz. Muhammed'e, onun Ehl-i Beytine ve bütün Sahabesine salât u selam eyle! Allah'tan faydalı ilim, helal rızık ve makbul amel istiyoruz. Bütün övgüler âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.










